İslam Özkan
İslam Özkan

İlyas Buzgan: Dindar Kürtler CHP'yi denemeye değer gördü

Cumartesi, 7 Aralık, 2019
Buzgan, Kürt sorununun ve dindarların sorunlarının çözümü noktasında çıtayı yükselterek önce çok yüksek beklentiler oluşturan ardından da bu beklentileri bütünüyle tahrip eden AK Parti iktidarından ümidi tamamıyla kestiklerini, dindar da olsa Kürtlerin bundan sonra AK Parti’ye ilişkin herhangi bir umut beslemesinin söz konusu olmayacağını ifade ediyor. CHP ile ilgili rezervlerine rağmen mütedeyyin Kürtlerin yine de sosyal demokratları denemeye değer bulduklarını, CHP’yi bir imkan olarak değerlendirdiklerini ifade ediyor.

Türkiye’de İslamcılar bir de Kürtler en az bilinen sosyolojiyi oluşturuyor. Ama hem dindar hem de Kürt iseniz bilinmezlik katsayısı daha da artıyor. Biraz bu perdeyi aralamak, mütedeyyin Kürtlerin geleceğe ilişkin yaklaşımlarına projeksiyon tutmak gerekiyordu. Yerel seçimler öncesinde CHP’li yetkililerin davet edildiği iftar vesilesiyle  gündeme gelen ve alt yapısını mütedeyyin Kürtlerin oluşturduğu “Hakkı Savunanlar Platformu” Başkanı Buzgan’la bu perdeyi aralamaya çalıştık. Kendisiyle dindar Kürtlerin siyasal ve toplumsal gelişmelere bakışlarını, çözüm sürecinin yeniden gündeme gelme ihtimalini, platformun faaliyet ve amaçlarını, Kürt sorununa dair Türk İslamcılarının yeterlilik ve yetersizliklerini masaya yatırmaya çalıştık.

‘AK PARTİ’NİN İKTİDARA GELMESİ DİNDAR KÜRTLERDE BİR BEKLENTİYİ AÇIĞA ÇIKARDI’

İlyas Buzgan

Mütedeyyin Kürtler ne düşünüyor, Türkiye’de son 10 yılda yaşananları nasıl görüyor? Dünyaya bakışları nasıl?

Dindar Kürtler ve dindar Türkler, Cumhuriyet tarihinin ilk günlerinden itibaren sistemin dışında, sürekli siyasal sistemin periferisinde tutuldu. Kürtler kendilerine özgü farklı özelliklerinden dolayı, farklı kimlik, dil ve farklı etnik ögeleri temsil ettiklerinden dolayı Türklere oranla daha fazla sistem dışına itildiler. Siyasal iletişim kanalları onlara kapalı tutuldu. Bu, esas itibarıyla baktığımızda 80’lere kadar bu şekilde devam etti. 80’lerin sonunda ilk kez bir Kürt partisi kuruldu. Kürt hareketinin yasal düzeyde temsili esas itibarıyla 1980’li yılların sonunda gerçekleşti. Baktığımız zaman 1980 askeri darbesinin inşa ettiği anayasal mimari, İslamcılık ve Kürt milliyetçiliğine kapalı bir mimariydi. Bu nedenle Kürtler kendi talep ve özlemlerini siyasal partiler üzerinden parlamentoya, bir başka ifadeyle siyasal topluma yansıtamadılar. Onlar ilk kez Türkiye’de siyasal İslamcıların 1994 yılında İstanbul, Ankara gibi büyük metropollerdeki yerel yönetimlerde iktidara gelmesiyle birlikte sistemle ve sistemin otoriter yapısıyla tanışmış oldu. Şimdi 2003 Kasım seçimlerinde AK Parti’nin tek başına iktidara gelmesi hem İslamcıların hem de muhafazakâr Kürt kesimin birikmiş sorunlarının çözüleceğine ilişkin bir beklentiyi tahrik etti. Erdoğan ve partisi, ilk iktidara geldiğinde AB, özgürlükler ve demokrasi odaklı bir programı deklare etmişti. O zamanın koşullarına baktığımızda olağanüstü hal var. Kürt illerinde yoğun güvenlik tedbirleri söz konusuydu ve sistematik insan hakları ihlalleri mevcuttu. Aslında AK Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte Cumhuriyetin ilk yıllarından beri var olan ama bir türlü açığa çıkamayan bir beklenti enerjisi açığa çıkardı.

‘ÇÖZÜM SÜRECİNİN MİMARİSİ DOĞRU KURGULANMADI’

Bu beklentinin bir arka planı vardı elbette değil mi?

2002’den 2011’e kadar bu dönemde yapılan seçimlerde AK Parti’nin hem dindar Kürt kesimlerden hem de seküler kesimlerden yoğun ilgi görmesi esas itibarıyla ilk iktidara geldiğinde deklare ettiği programa bağlı kalmasından kaynaklanıyordu. 2013’ten itibaren Avrupa Birliği tandanslı program dejenere edilmeye başlandı ve geri adımlar atıldı. Bu dönemden itibaren dindar, Kürt seçmen AK Parti’nin ortaya koyduğu tutumu sorgulamaya başladı. Esas itibarıyla 2013’te AB odaklı programdan bir geri dönüşün işaretlerini görmekle birlikte 2013’te yeni bir süreç başladı. Barış açılımı, demokratikleşme açılımı, ya da kardeşlik açılımı diyebileceğimiz açılım süreci başladı. İki yıl devam eden bu dönemde Kürt toplumunda, gençlikte, kadınlar arasında sosyo-psikolojik rahatlama dönemine girildi. Bu süreçte toplumun ekonomik kalkınmasına, psikolojik rehabilitasyonuna dönük adımlar atıldı ancak birçok nedenden dolayı sürecin kurumsal mimarisinin doğru bir şekilde kurgulanmaması, Rojava bölgesinde yaşananlar ve karşılıklı güvensizlik gibi bir dizi neden, sürecin çökmesiyle sonuçlandı. Dolayısıyla 2003 ile 2015 yılları arasında Kürtlerin beklentileri tam karşılanmamış olsa bile 80’li ve 90’lı yıllara oranla görece siyasal iletişim kanallarına katılma anlamında bir irade ortaya çıktı. Özellikle daha muhafazakâr Kürtleri kastediyorum- Kürt milliyetçilerini ayrı bir yere koymak gerekecektir.

Milliyetçi Kürtlerle burada seküler Kürtleri mi kastediyorsunuz?
HDP’ye oy veren Kürtleri kastediyorum.

‘MÜTEDEYYİN KÜRTLER HEM DİNİ HEM DE ETNİK SORUNLARINA ÇÖZÜM ARADI’

Kürt milliyetçileri HDP’ye oy verenlerle sınırlı değil herhalde.

Kuşkusuz. HDP’yi Kürt bilincini aşılamak, Kürt kimliğini yeniden üretmek konusunda son derece yetersiz gören hatırı sayılır bir kesim var. Bunlar daha çok kopuşu, federasyonu, özgür bir Kürdistan’ı savunan bir kesim. Kuşkusuz bunlar AK Parti’ye oy vermedi. Dolayısıyla buradan çıkan bir sonuç var, bir taraftan 2003’ten 2015 yılına kadar muhafazakâr Kürtler, AK Parti’de özlemini duyduğu şeyi gördüler. Bu konuda Türk İslamcılarıyla örtüşen bir özlem skalasından bahsediyorum. Onu orada gördüler en azından imam hatiplerin yeniden açılması, kat sayının kaldırılması, başörtüsü gibi sorunlar Kürt dindarlarla Türk dindarların ortak ilgi ve beklenti alanlarını temsil ediyordu.

Dindar Kürtlerin sadece Kürt sorunuyla ilgili değil aynı zamanda dindar kimlikleriyle ilgili beklenti ve talepleri de var diyorsunuz. Çözüm sürecinde AK Parti’ye yönelik teveccüh, hem Kürt sorununa ilişkin yaklaşımıyla hem de dini kimliğini kendini kamusal alanda ifade etmesini kolaylaştıran icraatıyla ve özgürlüklerle de yakından alakalıydı, öyle mi?

Az önce söylediğim gibi muhafazakârlık ve dindarlıktan kaynaklanan problemleri hem Kürt hem de Türk dindar kesim hissediyordu. AK Parti iktidara geldiğinde iki tarafın da çözülmesini istediği sorunlara dönük bir siyasal iradeyle karşılaştı. Bu siyasal irade çözülmesini istediği sorunların bir kısmını, az önce atıf yaptığımız sorunların bir kısmını çözmüş oldu. Fakat gel gelelim dile, kültüre ilişkin spesifik bazı alanlarda adımlar da atıldı. Bu önemliydi, bazı konularda yaşanan iyileşme not edilmeliydi. Kürt kimliğinin görünürlüğüne ilişkin Kürtlerin beklentilerini karşılamasa da önemliydi, iyileşme söz konusuydu. Özellikle bazı üniversitelerin bünyesinde Yaşayan Diller Enstitüsü adı altında Kürtçe dil öğretimi verilmeye başlandı. Bunlar olumlu gelişmelerdi. Mardin Artuklu, Muş ve Munzur Üniversitesi gibi üniversitelerde Kürt dilinin öğretilmeye başlanması kuşkusuz not edilmesi gereken hususlardı. 2009’dan itibaren bu bölümler açıldı.

‘DİNDAR KÜRTLER, DEMOKRATİK BİR YAPIYLA KARŞILAŞIRLARSA GEREĞİNİ YAPMAKTAN KAÇINMAZ’

Söylediklerinizden anladığım kadarıyla Türkiye’de demokratik değerlere önem veren, Kürt sorununu önemseyen bir siyasal parti iktidara gelir ve halkın talepleri karşılanma noktasında adımlar atılırsa aslında genel olarak Kürtlerin ve özelde de dindar Kürtlerin atılacak bu adımlara karşılık vermeye hazır bir kitleyi oluşturduğu söylenebilir. Dolayısıyla Kürtler özellikle de dindar Kürtler sistemden bütünüyle kopma noktasına henüz gelmediler diyebilir miyiz?

Kuşkusuz, Kürtlerin standart ve kronikleşmiş sorunlarından biri hâlâ bu ülkede kendi kimlikleriyle anayasal olarak kabul edilmiyor olması. Bugün baktığımızda 82 anayasasının 66’ncı maddesi Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesin Türk olduğunu kabul ediyor. Dolayısıyla anayasal sistemi inşa edenler Türkiye Cumhuriyeti’nin teritoryal sınırları içerisinde yaşayan herkesi Türk olarak kabul ediyor. Esas itibarıyla Kürtlerin tarihsel kimlikleriyle kendilerini ifade etme ve biçimlendirme istenç ve iradeleri sürekli dışlandı ve bastırıldı. Bu, çok kronik ve tarihsel bir sorun. Bundan türeyen daha ikincil sorunlar var. Kuşkusuz bu sorunlar aynı zamanda düşünce özgürlüğünden ifade özgürlüğüne kadar bir dizi özgürlük alanını sınırlandırıyor. Dolayısıyla bu alanları genişletmeye yönelik bir siyasal irade ortaya çıktığında Kürtler pekâlâ destek veriyorlar. Bunu birçok kez kanıtladılar. Bu iradeden ödün verilmesi durumunda ise Kürtler çok da rahat bir şekilde bunun gereğini yapmaktan da kaçınmazlar. Evet AK Parti tarafından yapılan reformlar ve yatırımlar onaylandı ve takdir edildi. Fakat 2015’ten yani çözüm süreci çöktükten sonra, sert güvenlik mimarisi ortaya çıktı ve siyasal otoriterleşme bu mimari içinde vücut buldu. Kürtlerin sistemden kopma noktasına gelip gelmedikleri yönündeki sorunuza gelince, Kürt illerinde son zamanlarda yaşanan anti-demokratik ve gayri hukuki kayyum atama politikalarının Kürt seçmen psikolojisinde onarılması zor ayrışmalara neden olduğunu rahatlıkla söylemek mümkün.

‘KÜRT DİNDARLAR HAYAL KIRIKLIĞI YAŞARKEN TÜRK İSLAMCILARI MHP’YLE KAYNAŞTI’

Peki, şu anda bölgede dindar Kürtlerin haleti ruhiyesini nasıl tanımlarsınız? Ümitsizlik ya da moral bozukluğu mu yaşanıyor yoksa hâlâ Türkiye’de sistemin kendisini yenileyeceğinden ümitleri var mı?

Kürt siyasal sosyolojik iklimi oksijen yerine antijen soluyor. Söz konusu görece özgürlük atmosferini boğan temel faktör PKK’nin irrasyonel hendek stratejisi, devletin bu stratejiye verdiği sert yanıtlar ve bu yanıtlar serisinin politik otoriterleşme ve onun ürettiği ekstremist milliyetçilik dalgasına yol açmasıydı. Bu çifte yönlü negatif diyalektik, Kürtlerin haleti ruhiyesinde umutsuzluğun yeşermesine neden olduğu gibi hiç kuşkusuz moral bozukluğuna da neden oldu. Kürtlerin otoriterleşmeyi kurumsallaştıran başkanlık sisteminin ve bu sistemi benimseyen AK Parti ve diğer milliyetçi partilerin Kürt karşıtı tutumlarının olumlu anlamda değişeceği yönündeki umudu neredeyse tükenmiş durumda. Zira Kürtlerin AK Parti’ye açmış olduğu kredi limitini kapatmasının temel nedenlerinden biri, AK Parti’nin sorunun geç dönem etnik mimarlarından biri olan MHP ile ittifak kurmuş olmasıdır. Bu parti ile ittifak kurmuş olması birçok Kürt’ün siyasal muhayyilesinde hayal kırıklığına neden oldu. AKP’nin milliyetçileşen bu zihniyet dönüşümü Kürtler tarafından ciddi bir şekilde not edildi. Baştan bütün kimliklere saygıyı aşılayan, otoriter zihniyete karşı mücadele etmek için iktidara geldiğini söyleyen AK Parti’nin yıllar sonra mücadele etmek için iktidara geldiğini söylediği bu zihniyete teslim olması, özellikle Kürtlerde çok büyük bir hayal kırıklığına neden oldu. Kürtlerin özellikle altını çizdiği kırılmalardan biri bu ideolojik yırtılma ve savrulma oldu.

Fakat aynı hayal kırıklığını AKP’ye oy veren dindar, İslamcı ve muhafazakâr Türkler için söyleyemeyiz. Türk dindarlar, Kürt dindarların yaşadığı ayrışma ve geri çekilmeyi yaşamadılar. Onlar daha çok, AK Parti’yi yeni kurulan sürecin özgün bir mimarı ve kurucusu olarak sahiplendi. Burada üretilen milliyetçi refleksler, devletçilik odaklı yaklaşımlar, son derece bilinçli bir şekilde sahiplenildi ve korundu. Son birkaç yılda yapılan seçimlerde AK Parti seçmeniyle MHP seçmeni arasındaki geçişkenlik bunu gösteriyor.

 

.

‘İSLAMCILARIN ÜMMET ÖNERİSİ, HUKUKİ BİR ÇÖZÜM İÇERMİYORDU’

Türkiye İslamcılarının Kürt sorununa yaklaşımı geçmişte nispeten sahipleniciydi. 80’li 90’lı yıllarda AK Parti’ye eklemlenene kadar İslamcılar, özgürlükçü perspektife çok da uzak değillerdi. Sağcı eğilimler burada ayrı bir yere oturtulsa da böyle bir kırılma oldu İslamcılarda. Mütedeyyin Kürtler, Türk İslamcılarının bu evrimine ve AK Parti’ye eklemlenmesine nasıl bakıyor? Geçmişte söylediklerini bugün hayata geçirme noktasında ciddi bir zaaf içerisinde olduklarını mı düşünüyorlar?

Ben Türk İslamcılarının Kürt sorununun mahiyeti, kaynakları ve nedenleri konusunda yeterli ve donanımlı entelektüel, hukuksal ve siyasal bir perspektif ve bu perspektifle uyumlu bir çözümler setini üretemediklerini düşünüyorum. 80’li ve doksanlı yıllarda yani muhalefette oldukları dönemde Kürt sorununun varlığını kabul eden günün politik modasına uygun bir vasat geliştirip sorunun ancak ümmetçilik paradigması ve kardeşlik prensibi ile çözüleceğini iddia ettiler, oysa anlamadıkları şey ümmet kavramının politik ve hukuksal hiçbir realiteye tekabül etmediğiydi. Türk İslamcıları çift resmî dilli, iki dilli eğitim ve özerklik gibi bir devlet modelinin olabilirliğini içeren entelektüel bir literatür oluşturamadı. AK Parti’nin iktidara gelmesi ile Türk İslamcıları, onun ajandası ve bagajına odaklandı. Bu dönemde İslamcıların entelektüel ve politik ufku, partinin dönemsel değişkenlik arz eden öncelikleri tarafından sınırlandırıldı. Partinin özgürlük temasını işlediği dönemde, özgürlükçü otoriter ve totaliter eğilimleri aktive ettiği dönemde, bu eğilimleri meşrulaştıran argümanlar üretmekle meşgul oldular. Dolayısıyla ben, İslamcıların Kürt sorununa bakışlarına İslam’ın adalet ilkesinden ziyade entelektüel yetersizlik, devletin çizdiği sınırlar ve AK Parti reflekslerinin egemen olduğunu düşünüyorum. Bu dönemde İslamcıların iktidara bağımlı hale gelmeleri onların sınırlı entelektüel ve felsefi kapasitelerini ve ferasetini mühürledi.

‘TÜRK İSLAMCILARI, DEVLETİN KENDİLERİNİ BÖLÜCÜ İLAN ETMESİNDEN ÇEKİNDİ’

İslamcılar sağcı çizgiden farklılaşsa da somuta indirgeme noktasında ana dilde eğitim ya da özerlik talebinde Türk İslamcılarının net bir görüş ortaya koymadıklarını söylüyorsunuz.

Evet. Ben bunda müessir etkenin devletin üretmiş olduğu heretik (sapkın) ilan etme olduğunu düşünüyorum. Yani eğer biz Kürt kardeşlerimiz için ana dilde eğitim ve özerklik gibi hakları savunursak devletimiz bizi de bu sapkınlık içerisinde değerlendirebilir, diye düşündüler. Dolayısıyla İslamcıların ümmet kavramını bölücülük söyleminden korunmak için istihdam ettikleri bir argüman olduğunu söylemek mümkün. Bildiğimiz bir gerçek var o da Kürtlerin taleplerini dile getirip savunmayı bölücülükle nitelendiren bir devlet aklına sahip olduğumuz. İslamcılar bu gerçeği çok iyi bildikleri için bu alana bulaşmaktan özenle kaçındılar. Dolayısıyla genel anlamda Kürt İslamcılarının Türk İslamcılarından ayrışmalarını, Türk İslamcılarının Kürt sorununa bakışlarını sorunsallaştıran bu miyopik bulguyla açıklayabiliriz. Bu nedenle de Kürt sorununa ilişkin herhangi bir fikri açılım sağlayamadılar.

‘İRAN, KÜRTLERİN KÜLTÜREL TALEPLERİNİ KARŞILARKEN POLİTİK TALEPLERİNİ GÖZ ARDI ETTİ’

Bunda da başarısız oldular. Buradan bakıldığında mütedeyyin Kürtlerin, konuya enternasyonal perspektiften yaklaşan İslamcılardan herhangi bir beklentisi yok demektir o zaman. Burada AK Parti’yi kastetmiyorum. Bir ideolojik olarak İslamcılığı kastediyorum. Seyyit Kutub, Mevdudi vs. gibi ideologları kendisine rehber edinmiş kesimi kastediyorum.

Evet genel olarak söyleyebiliriz. Ben Türk İslamcılarının düşünme melekelerinin AK Parti tarafından dumura uğratıldığını düşünüyorum. Üretim faaliyetlerinin baskılandığını ve terbiye edildiğini düşünüyorum.

O halde kendi doğal mecrası içerisinde gelişseydi ve kendi haline bırakılsaydı İslamcılığın Kürtlere bir şey vereceğini düşünür müydünüz?

Şimdi İran’ı göz önünde bulundurduğumuzda bunu söyleyemeyiz. İran’ı kuranlar İslamcılardı. İran en azından, Kürtlerin özerklik istemlerini bile çok rahat bir şekilde diskalifiye etmeye yönelik tedbirler aldı.

Ülke olarak değil bir toplumsal hareket olarak İslamcıları kastediyorum.

Kültürel olarak mukayese ettiğimiz zaman İran ve Irak’ın Türkiye’den daha iyi konumda olduğunu söyleyebiliriz. Ama politik taleplere karşılık verilmesi anlamında aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Sorunumuz şu: Gerçekten İslamcılar ilişkilerini düzenlerken adalet ve özgürlük idesine önem vermediler. Örneğin İran’ı ele aldığımızda 1980 anayasası, Şiiliği resmi mezhep olarak kabul ediyor. Şimdi baktığımızda milyonlarca Kürt yaşıyor. Bunların çoğunluğu Sünni, etnik olarak Fars ya da Azeri değil. Özgün bir etnik ontolojileri söz konusu, siyasal talepleri söz konusu. İslamcılığın bilinç düzeyinin zirve yaptığı bir hinterland’dan bahsediyoruz. Bu devrimle sonuçlandı, devrim öncesinde birçok Kürt fraksiyon, devrimin başarılı olması için destek sunmuştu. Maalesef devrim sonrası süreçte birçok muhalif tasfiye edildi ve sindirildi. Bunu Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasında yapılan tasfiyelere benzetebiliriz. İşte Kazım Karabekir, Rauf Orbay ve Fethi Okyar’ın kurmuş olduğu Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın nasıl tasfiye edildiğini ya da 1937’de Serbest Fırka’nın nasıl sistem dışına itildiğini görüyoruz. Suriye’yi hiç gündeme almıyoruz, çünkü 1946 yılında Fransa’dan bağımsızlığını kazanmasının ardından bir dizi darbe yaşandı ve 60’lı yıllarda Baas Partisi iktidar oldu. Toplum, tek bir doğru ve hakikat anlayışına göre kodlandı. Burada yine Kürtlerin bırakın siyasal taleplerini, kültürel talepleri bile karşılanmadı.

MÜTEDEYYİN KÜRTLER CHP’Yİ DENEMEYE DEĞER BİR PARTİ OLARAK GÖRDÜ

Türkiye’de mütedeyyin Kürtler muhalefete, CHP’ye nasıl bakıyorlar? Basında “Hakkı Savunanlar Platformu” üzerinden Kürt meleler konusu gündeme geldi. Kürt mollalarının dini yorumu son derece tavizsiz ve katıdır, Kürt halkı da dindar bir halk. Buna rağmen CHP’ye olumlu bir bakış var gibi görünüyor. Bu, nasıl oldu?

Burada yine bir ayrım yapmak lazım, Kürtlerin muhalefete bakış açısıyla ilgili, HDP bir muhalefet partisi. HDP seçmeni 2010’dan sonra aslında yüzde 10 civarı bir banda oturdu. HDP seçmeni partisinin değerlerine sahip çıkma noktasında kemikleşmiş bir direnç ördü. Bu direncin hâlâ devam ettiğini söyleyebiliriz. O hendek krizindeki yanlış hendek adımı ve stratejik hatalarına rağmen HDP seçmeni çok bilinçli bir şekilde partisini savunmaya dönük bir irade ortaya koydu. Ama HDP’ye belirli bir mesafesi ve rezervi olan Kürt muhafazakâr seçmene gelince bir çıkış yolu, bir umut ve bir imkan olarak, CHP’yi denenmeye değer bir parti olarak gördü. Değişmeye eğilimi olduğuna dair bir bulgular ve emareler serisini tespit etti ve bunun anlamlı olduğunu ve bunun teşvik edilmesi durumunda CHP’nin klasik jakoben bir takım tavırlardan arınabileceğini düşündü.

Öyleyse size göre dindar Kürtler, sosyal demokrat bir CHP’nin kendi talep ve beklentilerini karşılayabileceğini düşünüyor.

Evet karşılayabilirdi. Böyle bir eğilimi hissettiği için bunun değerlendirilmeye alınması gerektiğini düşündü. En azından biz platform olarak bunun anlamlı olduğunu, bu karanlık tünelden çıkmak için bu ışığın enerjisinin artırılması gerektiğini düşündük.

‘PLATFORMUN KURULMASINDAKİ ANA FAKTÖR, İKTİDARIN İNŞA ETMEYE ÇALIŞTIĞI HAPİSHANEDEN DUYULAN KORKUYDU’

Peki, Hakkı Savunanlar Platformu nasıl ve hangi beklentilerle kuruldu?

Bizim kurulmamızdaki en önemli faktör, iktidarın 2015’ten sonra inşa etmeye çalıştığı hapishaneden duyduğumuz korkuydu. Duyduğumuz özgürlük endişesiydi. Bizi alternatifleri aramaya iten en temel faktör, iktidarın yeni ortaklarıyla birlikte kurmayı tasarladığı otoriter devlet örgütlenmesiydi. Biz bunun ne kadar korkunç olduğunu 1930-40-50’li yılların Alman, İtalyan devlet örgütlenmelerinden çok iyi biliyoruz. Bunun bütün insani erdemlerin temelini temsil eden özgürlükler açısından ne kadar korkunç olduğunu görüyoruz. Bunu çok erken fark ettik. Devletin otoriter örgütlenmesinin temsili demokrasinin mekanizmaları üzerindeki tahrip edici etkisi de çok bariz bir şekilde ortadaydı. Bunun fazlasıyla bulgularına sahibiz. Örneğin kayyum politikaları ve 31 Mart seçimlerinin nasıl iptal edildiğiyle ilgili bulgular serisi, iktidarın temsîlî demokrasinin siyasal mekanizmaları üzerindeki gücünü göstermesi bakımından son derece ibretamizdi.

DİNDAR KÜRTLERİN KIRILMA NOKTASI, BAĞIMSIZLIK REFERANDUMU OLDU

Bu noktada Barış Pınarı Operasyonu ve kayyum atamalarının dindar Kürtleri AK Parti’den daha da uzaklaştırdığını mı söylüyorsunuz?

Ben esas itibarıyla kopuşun en önemli sembollerinden birinin Irak Kürdistan’ındaki bağımsızlık referandumu ve sonrasında AK Parti’nin ortaya koymuş olduğu saldırgan, öfkeli tutum ve dilinin sembolik bir önem taşıdığını düşünüyorum. Öfke dolu bu dil, Kürtlerin kopuşunu hızlandırması açısından bir katalizör görevi gördü. Ne oldu da “Hakkı Savunanlar Platformu” çıktı ve bir arayışa girdi? Bir alternatif tespit etme ve adres arama arayışıydı. Özgürlüğe ve adalete daha fazla vurgu yapan bir adres arayışıydı. “Hakkı Savunanlar Platformu” olarak bütün Kürtleri temsil etme gibi bir iddiamız yok. Faaliyetlerimiz büyük ölçüde İstanbul’la sınırlı. Bu noktada sadece, siyasal iktidarın özgürlükler, hukuk ve demokratikleşmenin vasat standartları üzerinde yarattığı tahribatın, özgürlüğü benimseyen ve hukuka değer veren Kürtleri bir arayışa ittiğini söyleyebilirim.

Kürtlerin sorunları çok boyutlu. Ama öte taraftan da ekonomik olarak en azından bazı Kürtlerin iş hayatına atılmaları ve sınırlı da olsa ekonomik gelişim göstermelerinin bir bilinç sıçraması meydana getirdiğini söyleyebilir miyiz?

Ben sosyo-ekonomik durumlarında görece bir iyileşme olsa bile, yerel bürokraside ve bürokraside temsiliyet noktasında, Kürtlerin kamusal ranttan yeterince pay aldıklarını düşünmüyorum. Az önce ben temsil mekanizmaları üzerindeki bir baskıdan söz ettim. Düşünebiliyor musunuz İstanbul nüfusunun 16 milyon olduğu söyleniyor bu nüfusun en az yüzde 25’i Kürt. En az bu oran kadar kamuda ve yerel yönetimlerde temsiliyet olması gerekirdi. Ama bu yansımadı. Demokratik siyasal sistemlerin en önemli iki sorunu var. Yönetimde istikrar ve adalet.

‘DİNDAR VE HDP DIŞINDA KALAN KÜRTLER ÖRGÜTLENMEDİĞİ İÇİN NÜFUSUYLA DOĞRU ORANTILI TEMSİL EDİLMEDİ’

Dindar Kürtler AK Parti’ye oy verdikleri halde neden yeterince yerel yönetimlerde ve kamuda temsil açısından karşılığını alamadılar sizce?

Ben bunu siyasal bilincin yeterince örgütlenememesiyle açıklıyorum. Ve karşı dirençlerin de bunda etkili olduğunu düşünüyorum. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, dev bir bürokrasi organizasyonu. Bünyesinde otuzun üstünde şirkette 100 bine yakın insan çalışıyor. 39 ilçe ve bir il belediyesi var. Kürtler şu an taleplerini açığa vuracak, bunların takipçisi olabilecek bir demokratik örgütselliğe dönüşmemesinin sorunlarını yaşıyor. İkinci neden ise, karşı tarafın bilinçli politikaları. Kürtler üst makamlarda nüfuslarıyla doğru orantılı bir temsil bulamadılar. Bütün 25 yıl boyunca böyle oldu. Bunun nedeni, devletin politikaları ve ikincisi de Kürtlerin kendisinden kaynaklı nedenlerdir. AK Parti de bir direnç ortaya koydu. AK Parti’nin ilk yıllarında durum biraz farklıydı, Kürtlerin temsiliyetine az çok önem veriliyordu. Özellikle 2015 yılından itibaren bu noktada çok daha fazla sorunlar yaşanmaya başlandı.

‘MÜTEDEYYİN KÜRTLERİ DEMOKRATİK SEÇENEĞE YÖNLENDİRMEYE ÇALIŞTIK’

Platform olarak son dönemde ne gibi faaliyetler ortaya koydunuz? Ve ne ölçüde başarılı oldunuz?

Evet önemli çalışmalar yaptık. Kürtçenin yerel yönetimlerde yer alması, dil kurslarının açılmasıyla ilgili olarak Ekrem İmamoğlu’ndan söz aldık. Bunun yakın bir zamanda hayata geçirileceğinden hiç şüphemiz yok. Çeşitli siyasi partileri ziyaret ettik ve onlara Kürt kamuoyunun beklentileriyle ilgili bilgiler aktardık. Türkiye’nin demokratikleşmesi, özgürlüklere yönelik saldırılara karşı nasıl bir mücadele verilmesi gerektiği konusunda onlarla fikir teatisinde bulunduk. Çözüm sürecinin yeniden aktive edilmesi ve Kürtçenin orta ve yüksek eğitimde yer alması için çeşitli görüşme ve çalışmalar yaptık. Çalışmalarımızın meyvelerini önümüzdeki süreçlerde göreceğimizi düşünüyoruz. Onlar da Kürtlerin ayrımcı politikalara maruz kaldığını, bunun birçok alanda görüldüğünü, dolayısıyla bir zamanlar özgürlük, adalet ve demokrasi gibi bir takım değerleri benimsemiş bir partinin adının yolsuzluklar ve otoriterlikle anılıyor olmasının artık kabul edilemez bir noktaya geldiğini, bu yüzden AK Parti’ye oy vermeyeceklerini ve CHP’ye de oy vermeyi düşünmediklerini söylediler. Biz ise mağduriyetin giderilmesi için dikkatli olmaları gerektiğini, kendi haklarına hangi parti sahip çıkacaksa o yönde davranılması, demokratik değerlere sahip çıkan partilere oy vermeleri gerektiğini söyledik. Bu çalışmalarımız Kürt kamuoyu nezdinde kabul gördü ve ilgiyle takip edildi.

‘PLATFORMUN KURULUŞ AMACI, KÜRTLERİN TALEPLERİNİ YEREL İDARELERE İLETMEK’

Platform olarak geleceğinizi nasıl görüyorsunuz?

Esasen biz mikro ölçekli bir girişim başlattık. Bizim ana amaçlarımızdan biri İstanbul’da yaşayan Kürtlerin taleplerini mahalli idarelere iletmekti. Bu konuda önemli bir aşamaya gelmiş olduğumuzu söyleyebilirim. Gerek İmamoğlu gerek Kılıçdaroğlu gerekse İl Başkanı Kaftancıoğlu’yla yaptığımız toplantılarda onlar, bu taleplerimizin önemli olduğunu ve bu taleplerin karşılıksız kalmayacağını belirttiler. Kürtçe tiyatro, kreş ve sağlık hizmetlerinin verileceğini defalarca söylediler. Biz bundan sonraki çalışmalarımızı daha sistematik ve resmi bir hüviyete büründürmek için “Demokrasi ve Adalet Çalışmaları” adıyla bir dernek kurup çalışmalarımızı bu dernek aracılığıyla sürdürmeyi düşünüyoruz.

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

 

İlyas Buzgan kimdir?

Anadolu Üniversitesi Kamu Yönetimi ve İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümünden mezun oldu. 1998 -2005 yılları arasında hizmet sektöründe faaliyet gösteren bir firmada idari işler müdürü, 2005-2018 yılları arasında firma yöneticisi olarak çalıştı. 2018 yılından beri Hakkı Savunanlar Platformu Başkanlığı’nı sürdürmektedir.


İslam Özkan kimdir?

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun oldu. Gazeteciliğe Selam gazetesinde başladı. Bir dönem kitap yayıncılığı alanında faaliyet gösterdi. Ardından Filistinhaber, Time Türk, Dünya Bülteni, Birleşik Basın gibi internet sitelerinde editörlük, TRT Arapça, Kanal On4, Kudüs TV gibi televizyonlarda haber müdürlüğü ve TV 5'te program moderatörlüğü, bazı Arap televizyon kanallarının Türkiye temsilciliğini yaptı. Halen Marmara Üniversitesi Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü Ortadoğu Sosyoloji ve Antropolojisi'nde doktora eğitimini sürdürmektedir.

YAZARIN DİĞER YAZILARI