Scorsese kendini ve sinemayı onore ediyor

Çarşamba, 27 Kasım, 2019
“The Irishman”, iyilerle- kötülerin mücadelesini anlatmıyor. Gerçekten de çok kötü insanların dünyasına götürüyor seyirciyi. Evet, bir Amerika fotoğrafı da koyuyor ortaya ama asıl bizi çarpan şey karakterlerinin karmaşıklığını, çelişkilerini, birbirlerinin canını yakma ve kendileriyle yüz yüze gelme/ gelememe hallerini anlatmaktaki becerisi.

Sinema gündemini yakından takip edenler hatırlayacaktır. Tarihin en büyük yönetmenlerinden Martin Scorsese bir süre önce Marvel filmlerini sinema olarak görmediğini belirten bir açıklama yapmış ve tartışmayı alevlendirmişti. Daha çok esti tüfeklerden destek gören büyük yönetmeni haksız bulanlar da oldu. Bunun üzerine bir yazı kaleme alan Martin Scorsese, süper kahraman filmlerinin bugün geldiği halin neden sinema olmadığını, neyin sinema olduğunu oturup bir yazıyla anlatma ihtiyacı hissetmişti.

Scorsese yazının bir bölümünde şöyle diyordu: “Benim için, sevmiş ve saygı duymuş olduğum sinemacılar için, benimle aşağı yukarı aynı zamanda film yapmaya başlamış arkadaşlarım için, sinema -estetik, duygusal ve ruhani- keşifle ilgiliydi. Karakterlerle ilgiliydi; insanların karmaşıklığı ve birbirine karşıt ve bazen çelişkili doğaları, birbirlerinin canını yakma ve birbirlerini sevme ve birdenbire kendileriyle yüz yüze gelme biçimleriyle ilgiliydi.

Ekranda ve dramatize edip yorumladığı hayatta beklenmedik olanla yüzleşmekle ve sanatta neyin mümkün olduğuna dair algıyı genişletmekle ilgiliydi.”

İşte bugün itibarıyla ne yazık ki ülkemizde sadece Netflix’te görme fırsatı bulabileceğiniz yeni filmi “The Irishman”de yukarıdaki tanımın hakkını veren bir işe imza atmış usta yönetmen. Filmi Türkiye’de gerçekleştirilen özel gösteriminde perdede görme fırsatı bulduk. Kuşkusuz herkesin bu üç buçuk saatlik sinemaya saygı duruşunu perdede görmesini isterdim ama yine de tadını çıkara çıkara izlemeyi ihmal etmeyin.

Charles Brandt’ın aynı adlı romanından uyarlanan “The Irishman”, ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’nın ardından 80’li yıllara kadar uzanan yaklaşık kırk yıllık dönemine bir tetikçinin gözünden bakıyor. Savaş sonrası kamyonuyla nakliyat işleri yapan Frank Sheeran’ın (The Irishman) küçük suçlarla başlayan kariyeri Russell Bufalino ile tanışması sonrası değişiyor. Ülkenin büyük oyun kurucularının içinde emin adımlarla yükselmeye başlaması, dönemin en önemli ve bir o kadar da karanlık sendikacısı Jimmy Hoffa’nın korumalığına sonra da dostluğuna kadar yükselişi karakterimizin ana duraklarını oluşturuyor.

Bugüne kadar bu tür suç/mafya filmleriyle ABD’nin kuruluş ideallerindeki arızaları, sıkıntıları ve hatta travmaları gözler önüne seren usta yönetmen belki de ilk kez bu kadar net bir politik tespitler ortaya koyuyor. İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD ekonomisinin neredeyse bütünüyle mafyanın kontrolünde geliştiğini, başkanların kim olacağından, hangi bölgelere ne kadar yatırım yapılacağına kadar birçok konuda karar vericilerin bu insanlar olduğun sakınmadan söylüyor film. Frank’in kırk yıla yaklaşan tanıklığında ülkeyi kolejli beyaz çocukların yönetmesine izin verilerken, alt tarafta işlerin başka türlü döndüğüne, Küba’ya yapılan Domuzlar Körfezi çıkarmasından Kennedy suikastına uzanan ‘derin devlet’ operasyonlarında kimlerin parmağı olabileceğine uzanan geniş bir yelpazeden bahsediyorum.

Film bütün bu ilişkiler ağını temel olarak üç karakterin birbirleriyle olan ilişkileri üzerinden ele alıyor. Frank, Hoffa ve Russell. Frank, ilk başlarda Russell adına tetikçilik yaparken Hoffa ile tanışıp yakınlaşınca taşımacılar sendikası içinde de güç sahibi oluyor ama asıl görevinin mafya olduğunu hiç unutmuyor. Hoffa ise gözü kara bir sendikacı olarak başladığı kariyerinde devlet ve mafya ile tuhaf ilişkileri olan, milyar dolarlık bir emeklilik fonuna hükmeden ‘patron’ mertebesine yükselmiştir. Paranın olduğu yerde kan da olur kaçınılmaz olarak. Hoffa’nın paraya hükmetme çabası onu bir süreliğine hapse gönderse de, herkesin bildiği gibi nihai çözüm çok daha ‘derin’lerde bir yerlerde üretiliyor.

Kuşkusuz filmin kadrosuna bakınca en büyük heyecan ve beklenti Frank ve Hoffa’da oluyor. Belli ki Robert de Niro ve Al Pacino’nun karşılıklı döktürmeleri sinema tarihinin zirvelerinden birisi olarak tarihe geçecek. Her ne kadar ikiliye uygulanan gençleştirme tekniğine alışmak biraz zaman alsa da onları bir arada görmek büyük zevk. Ancak kanımca filmin en önemli karakteri Russell. İşleri düzenleyen, dengeleri bulan, kurulacak bir işe, ortadan kaldırılacak birisine karar veren kişi olarak görünse de, tüm bu dünyayı bir arada tutan kişi gibi inşa ediliyor Russell. Russell’ın gücünün tam olarak nereden geldiğini anlamıyoruz. Filmin bir noktasından itibaren bazı düzenlemeler, kimi ihtiyaçlar Frank’in aklına yatmamaya başlayınca Russell’ın bu durum karşısında kendisini de aşan bir yerleri, durumları işaret etmesinden onun bir tür görünen yüz olduğunu anlıyoruz. Çok daha derin bir yapının, güçlü bir ağın dengesini bir arada tutmaya çalışan, pis işlerini Frank gibi insanlara yaptıran ve gücünü böyle inşa eden birisi Russell. Bütün gözler De Niro ve Pacino’nun üzerindeyken Joe Pesci’nin Russell karakterinde ikisine de galebe çaldığını, açık ara filmin en iyi olduğunu belirtmeden geçmeyelim. Son yirmi yılda sadece üç filmde rol alan oyuncuya eski günlerini hatırlatan bu rolü teklif etmek Scorsese’nin yaptığı en hayırlı işlerden birisi olmuş belli ki.

 

Yalnızca bu üçü değil Harvey Keitel, Bobby Cannavale ve Ray Romano gibi türün aranan oyuncuların arz-ı endam ettiği bir saygı duruşuna dönüşüyor aynı zamanda film. 210 dakikalık süresi göz korkutsa da yönetmenin kırk yıldır birlikte çalıştığı, sinema tarihinin en büyük kurgucularından Thelma Schoonmaker da hâlâ formda olacak ki, hissedilen süre bunun çok altında kalıyor. “The Irishman”, Martin Scorsese’nin sinema kariyerinin hemen hemen tamamında içinde gezindiği dünyaya bir tür veda belli ki. Bu yüzden de biraz uzun olmayı, çokça simayı seyircinin huzuruna çıkaracak zamanı hak ediyor. Öte yandan yalnızca bir mafya hikayesi değil, Amerikan toplumunun değerlerine ve ikiyüzlülüklerine de ayna tutuyor. Sahte aile vurgularının, ikiyüzlü dindarlık taslamaların, klişe dayanışma mavallarının ipliğini pazara çıkarıyor. Çemberi daha da genişleterek tanıdık bir şekilde ifade edecek olursak “mafya-ticaret- siyaset” ilişkisini de gözleri önüne seriyor.

Ne diyordu Scorsese, yukarıda bir bölümünü alıntıladığım yazısında: “(benim için sinema…) insanların karmaşıklığı ve birbirine karşıt ve bazen çelişkili doğaları, birbirlerinin canını yakma ve birbirlerini sevme ve birdenbire kendileriyle yüz yüze gelme biçimleriyle ilgiliydi.” “The Irishman”, iyilerle- kötülerin mücadelesini anlatmıyor. Gerçekten de çok kötü insanların dünyasına götürüyor seyirciyi. Evet, bir Amerika fotoğrafı da koyuyor ortaya ama asıl bizi çarpan şey karakterlerinin karmaşıklığını, çelişkilerini, birbirlerinin canını yakma ve kendileriyle yüz yüze gelme/ gelememe hallerini anlatmaktaki becerisi. Özellikle de son bir saati. Scorsese, yazısında tarif ettiği sinemayı çıkarıp koyuyor önümüze.

“The Irishman” hakkında büyük övgüler dizildi, yerlere göklere sığdırılamadı. Kimileri Scorsese’nin son yirmi yılda çektiği en iyi film olduğunu söyledi. Bunların hepsinin haklılık payı olduğunu söylemeden geçmeyelim. Kendi adıma şunu söyleyebilirim: Belki bir başyapıt değil ama tam bir klasik!

THE IRISHMAN

YÖNETMEN: Martin Scorsese
OYUNCULAR: Robert De Niro, Al Pacino, Joe Pesci, Harvey Keitel, Bobby Cannavale, Ray Romano, Stephen Graham, Anna Paquin
YAPIM: 2019 ABD
SÜRE: 209 dk.

YAZARIN DİĞER YAZILARI