Kendi mesleğinin celladı olmak

Cumartesi, 23 Kasım, 2019
Kendi bilgi alanına ilişkin bütün birikimi heba etme pahasına suç ortaklığına boğazına kadar batmış uygulamacılar, kendilerini buna zorlayanları haklı görmekten, göstermekten başka çıkış bulamıyorlar. Pek çok alanda, başkalarını infaza memur edenler, kendi mesleklerinin “külahsız” celladı oluyor.

Epey uzun bir süredir mahkeme kapıları, duruşma salonları, hakim ve savcı performansları hakkındaki zorunlu gözlem imkanlarımız çok arttı. Özel seçilmiş mahkeme heyetlerinin iyi çalışılmış gösterilerini veya talimatları yerine getirme zorluklarıyla bocalayan yargı mensuplarının değişik sunumlarını izledik. Dışarıdan gözlem yapanlar kadar, senelerdir işin içinde olan duayen hukukçuların bile şaşkınlıklarını gizleyemedikleri usul ve kararlar, akıl erdirilemeyen uygulamalar gördük. Neredeyse her gün yeni bir örmekle tekrar edildiği üzere, hukukun işlemediği, hatta artık işliyor gibi yapılmasına bile uğraşılmadığı bir dönemde ilerliyoruz. Fakat bazı uygulamaların niyet edilen amaçla ilgisini kurmak, ne işe yaradığını anlamak hiç kolay olmuyor.

Geçtiğimiz gün, AYM ve Yargıtay tarafından -açık yasa maddelerine ve AİHM içtihatlarına dayanarak- pek çok hukuksuzluk barındırdığı için bozulması talep edilen Cumhuriyet Gazetesi Davası görüldü. İlk derece mahkeme olarak 27. Ağır Ceza’nın Yargıtay ve AYM kararları sonrasında nasıl bir tavır alacağı merak ediliyordu. Mahkeme, Kadri Gürsel’e beraat dışında bütün diğer sanıklar için Yargıtay’ın bozma talebine direnmeyi seçti. Şimdi dava yeni bir Yargıtay sürecinden geçecek. Yerel mahkemelerin Yargıtay kararlarına direnme, kendi kararında ısrar gibi bir hakkı var elbette. Fakat ilginç ama artık yeni normal haline gelen, bu direnmenin hukuki açıklamasına ihtiyaç yokmuş gibi davranılması. Savcının yaptığı –iddianamenin tekrarından ibaret olan- mütalaanın özeti şuydu: “Bu konudaki siyasi kanaat değişmediği için, dediğimiz dedik… ”

Hukuk ve özellikle meselenin usul kısmının, gündelik mantık yürütme alışkanlıklarına ilk bakışta aykırı görünebilecek bazı unsurlar taşıdığı doğrudur. Biraz kapalı tutulan karmaşık prosedürler, bazen adaleti, iddia olarak kamu iradesini ama aynı zamanda yargı erkini (mensuplarını) korumaya yarar. Yüksekte oturmalar, tuhaf kıyafetler (veya peruklar), irrasyonel görünen ritüeller, “yüksek-yüce” gibi kolayca giyilen sıfatlar, saygıda kusur etmemeler bir tür dokunulmazlık üretmeyi sağlar. Mantık ve vicdan dışı olan kararlara imza atanları tepkilerden korumaya hizmet eder. Hele siyasi kanaatler için infaz birimine dönüşmüş bir yargı için tamamen böyledir. Cellatların yüzlerinin görünmemesi için kafalarına külah takmaları gibi. Çünkü teorik ve soyut bir bağımsızlık iddiasına rağmen, en geniş anlamda iktidar(lar)la yargının organik bir bağı vardır ama bu karşılıklı bir korumayla sürdürülür.

Bütün bunları biliyor olsak da, yine de anlamakta zorlanılan bir durum var ortada. Orada üzerlerine giydikleri cüppeler ile –marangoz marifetiyle de olsa- salondaki herkesten daha yüksekte oturanlar, daha önce verdikleri kararlara ilişkin yoruma açık olmayacak kadar bariz hataların yüzlerine vurulmasına, sadece savunmanın değil kendilerinin de “yüksek” sıfatı verdiği üst mahkemelerce “yanlış yaptınız” denmesine kulak asmıyor. “Evet ama şu tarafında da haksızsınız, burası da şöyle, tamam yaptım ama bir sorun neden yaptım?” deme gereği bile duymadan, direnme gerekçesine hukuki bir mesnet yaratmaya çalışmadan –aslında başkasının- bildiğini okuyorlar. Buna ihtiyacı yokmuş gibi davranırken pek de özgüvenli olmadığını açık eden bir seri usul hatasını da göze alarak yapıyorlar bunu. Üstelik yaparken bir de ayağa kalkılmasını istiyorlar.

Hangi işi yapıyor olursanız olun. Gazeteci olun, akademisyen olun, öğrenci olun, patron olun, işçi olun değişmez. Kamuya açık bir oturumda birileri çıkıp yaptığınız işi, verdiğiniz kararı, ileri sürdüğünüz görüşü yerden yere vuruyor. Beğenmedikleri için değil, sizin de bağlı olduğunuzu iddia etiğiniz bir takım kurallar çerçevesinde yaptığınıza “olmamış” diyor. Refleks olarak kendinizi anlatma, yaptığınızı bir biçimde izah etme ihtiyacı duyarsınız. Bir yargı mensubu açısından “hukuka aykırı iş yapmışsın” ithamı, basit bir eleştiri değil neticede. Hayat kurtarması gereken doktora, “hastayı sen öldürmüşsün” demek gibi bir şey. İşte bu yüzden, kendi hazırlamadığı düzmece iddianameyi tekrar eden savcıyı, kendi almadığı kararda ısrar eden mahkeme heyetini görünce, iktidarın zulmettikleri kadar bunu uygulattıklarına da pek acıması olmadığını anlıyoruz.

 

Cumhuriyet Davası’nda, Aydın Engin son sözleri sorulduğunda mahkeme heyetine, “Vereceğiniz karar benim için çok fark etmez, bu sizin sınavınız, kolay gelsin” dedi. Son yıllarda, herkesin gözü önünde yapılan bu sınavların farklı karnelere farklı biçimde işlendiğini biliyoruz. Yargı mensuplarının hangi karneye ve kimin kanaat notuna önem verdiğini de izliyoruz. İktidar sözcülerinin, siyasi kanaatlerle çelişen yargı kararlarına ilişkin talimatlarına harfiyen uyan yargı mensupları, bunu yerine getirmek için özel olarak oradan oraya atanan hakimler var. Fakat neticesi “pozitif” gibi duran yüksek yargı kararlarının çoğunda da, gerekçelerinin arasına sıkıştırılan bazı kaygılar, bize bu eğilimin yaygınlığını işaret ediyor. Kendisi için infaz yapan mahkemeleri biraz gözetme gereği duymayan iktidar, yargı tarafından cansiperane savunuluyor.

Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’ın, bazı hukuki mecburiyetleri hatırlatıp düzeltme talep eden kararlarının gerekçeleri yazılırken, söz konusu yargılamalara konu olan eylemlerle ilgili siyasi mülahazalara geniş yer veriliyor. “Barış akademisyenlerini beraat ettirin” derken bile, “yaptıkları kabul edilir değil” türünden uzun girizgahlar yapılıyor. Yargı kararlarının doğru olmadığı söylenirken, bu kararları talep eden siyasi iradenin yaklaşımının haklılığı bir yolunu bulup vurgulanmaya çalışılıyor. Kemal Göktaş’ın “Beraat eden akademisyenlere ağır suçlamalarla gizli takipsizlik” başlıklı haberinde yer verilen gerekçe, bu konudaki en çarpıcı örneklerden birini oluşturan bir ibret vesikası. Savcı, neredeyse “Çok isteriz ve gerekli ama hukuk olduğu için hukuksuzluk yapma imkanımız kalmadı” demeye getiriyor.

Gökçer Tahincioğlu, Cumhuriyet Davası ile ilgili olarak T24’te yaptığı “Cumhuriyet davasında mahkemenin kararı yargı reformunu ve Yargıtay yorumlarını da boşa düşürdü” başlıklı analizi, siyasi iradenin niyetlerinde bir değişim olmadığını, bu yüzden yargıya yansıyan bir yenilik beklenmemesi gerektiğini anlatıyor. Yine aynı yazıda belirtildiği üzere, Cumhuriyet Davası’nda da, “yargı reformu, bu reform adı altında yapılan ‘haber ve düşünce açıklamaları suç oluşturmaz’ değişikliği mahkemeyi etkilemedi. Yargıtay’ın yaptığı yorumların etkilemediği gibi…” Çünkü mesele herhangi bir şeye ilişkin reform, düzenleme veya iyileştirme ile çözülebilir sınırı çoktan geçmiş durumda. Ekonomide, dış politikada veya hemen her alanda geçerli olan bir durum bu. Kendi bilgi alanına ilişkin bütün birikimi heba etme pahasına suç ortaklığına boğazına kadar batmış uygulamacılar, kendilerini buna zorlayanları haklı görmekten, göstermekten başka çıkış bulamıyorlar. Pek çok alanda, başkalarını infaza memur edenler, kendi mesleklerinin “külahsız” celladı oluyor.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI