‘Babalar gibi’ satılmış bir ülkeden kalan

Cumartesi, 9 Kasım, 2019
Özal’ın “Satarız kardeşim, satarız” diyerek başlattığı dönüşüm bir süre sonra tıkanmış; bugünküne benzer tehdit, baskı ve uygulamalara rağmen etkinliğini kaybetmişti. Aynı dönüşümün yeni tipte sürdürüldüğü babalar gibi satıp savılan ikinci inşa dönemi de artık gündelik hayatta trajik sonuçlar üretmeye başlamış bir tıkanmayla, çözülmeyle, çöküşle karşı karşıya görünüyor.

Dönemin Maliye Nazırı Kemal Unakıtan, 12 Nisan 2003 Cumartesi günü İstanbul’da konuşuyor. Hafta sonu, özelleştirme kapsamındaki Tekel, THY ve Tüpraş’ın yetkililerinden bilgi almak üzere İstanbul’a gelmiş.

Tekel’in sigara ve içki birimlerinin ayrılarak ihaleye çıkarılacağını söylüyor. Satmak için sabırsızlandığını saklamıyor: “Çalışmaları daha erken bir tarihe çekmek için de çalışıyoruz. Belki mayıs sonunda belki de haziran başında yapacağız. Bizim amacımız özelleştirmeyi hızlandırmak” diyor. Henüz ‘yerli ve milli’ mottosu geçer akçe değil. ‘Yerli ve yabancı’ pek çok şirketin Tekel’e ilgisi olduğunu söylüyor bu yüzden: “Kim bizimle konuşmak isterse herkesi memnuniyetle kabul ediyoruz. İngilizi var, Japonu var, İspanyolu var…” Çok sayıda gayrimenkulü bulunan Tekel’in arazilerinin ‘ayrıca’ satılacağını söyleyip ardından gazetecilere, “Likör fabrikasını almak isteyen varsa bana yollayın” diyor.

Özelleştirme İdaresi olarak ‘kapsamlı bir pazarlama’ faaliyetine başlayacaklarını müjdeliyor.

Milli Piyango’nun özelleştirilmesi için ‘mevzuat değişikliği’ yapacaklarını, Telekom’la ilgili olarak da ‘ufak tefek mevzuat değişiklikleri’ gerektiğini söylüyor.

Satılacak olan bazı kıyı arazilerinde vakfa devir yoluyla bir direnç gösterilmesine kızıyor: “Kim ne uyanıklık yaparsa yapsın, biz de bir uyanıklık yaparız kanunu değiştiririz.”

Tüm bu satıp savma faaliyetine yönelik eleştirilere ise içinde bulunduğu siyasal projenin meşrebine uygun bir ‘üslup’la karşılık veriyor: “Babalar gibi satarız!”

Türkiye için ‘yeni’ bir dönüşümün kapıları açılırken Maliye Bakanlığı yapan kişinin, neredeyse muhteris bir çerçi gibi konuşması tabloyu tamamlıyor: Unakıtan, içeriğe uygun bir biçim, eyleme uygun bir söylem üretiyor. Turgut Özal’ın, kendisinden tam 20 yıl önce, 1983 seçimleri öncesi TRT’deki tartışma programında Boğaziçi Köprüsü’nü satma fikrine karşı çıkan Halkçı Parti lideri Necdet Calp’a verdiği yanıtın, onun üslubunun, yeni koşullara uygun yeni sürümünü sürüyor sahaya. Özal, Boğaz Köprüsü için “Satamazsınız beyefendi” diyen Calp’a, “Satarız kardeşim satarız. Hem de çok iyi satarız. Alan da çıkar” demişti; Unakıtan, peçeyi biraz daha kaldırıyor ve “Babalar gibi satarız” diyor.

Ve dediğini de yapıyor. Tekel’in alkollü içki bölümü, 2004’te, 17 fabrika, hammadde, stok ve varlıklarıyla, 292 milyon dolara (Nurol-Limak-Özaltın-Tütsab ortak girişim grubu) Mey İçki’ye satılıyor. Bu Mey İçki denen ortak şirket de 2006’da, neredeyse üç katı fiyata, 810 milyon dolara, ABD’li Texas Pacific Group’a geçiyor. Sadece 5 yıl sonra, 2011’de, Amerikalılar da İngiliz Diageo şirketine satıyor Tekel’i: Bu kez ilk ihalenin 7 katı fiyata, 2 milyar 100 milyon dolara…

Tütün-sigara bölümünü ise direkt ‘yabancı’ya sattılar. 22 Şubat 2008’de yapılan ve sadece 20 dakika süren ihalede, Tekel’in 6 sigara fabrikası, stokları ve varlıkları, 1,7 milyar dolara İngiliz şirketi British American Tobacco’ya (BAT) armağan edildi. Bu miktar, Tekel’in sadece birkaç fabrikasının birkaç yılda elde edeceği kazanç kadardı! BAT bu ballı alışverişte ödeyeceği paranın önemli bir bölümünü de Türkiye bankalarından kredi olarak aldı.

1980 darbesinden itibaren özelleştirme, sermaye devletinin ve onun tüm aktörlerinin en sahici ‘Kızıl Elma’sıydı. Türk burjuvazisi ve daima onun en has siyasi temsilini üstlenmiş sağcı partileri, ANAP’tan AKP’ye, Özal’dan Unakıtan’a, “Satarız kardeşim”den “Babalar gibi satarız”a uzanan bir hat boyunca hep o aynı elmayı dişlemeye çalıştılar. Kimine mevzuat, kimine işçi direnişleri engeller çıkardı. Ve Türkiye’nin neoliberal dönüşümünün bir eşiğinde, 2003 sonrasında “Babalar gibi satan” yeni nesil sağcılar, neo-islamcı, milliyetçi, mukaddesatçı kapitalist siyaset sınıfı ve bürokrasisi kamu varlıklarını üç otuza sattı. Bu sadece bir ekonomi meselesi değildi. Siyasi, toplumsal ve kültürel yüzleri olan bir neoliberal inşanın, sermayenin, emeğin, devletin ve toplumun yeniden dizayn edildiği kapsamlı bir saldırının tezgâh önündeki satış noktası idi.

Unakıtan’ın babalar gibi sattığı Tekel’den devam edelim. Tekel’de 2001’de 30 bin 124 işçi çalışırken bu sayı daha 2008’de 12 bine kadar geriledi. 27 Şubat 2004’teki hisse devri sırasında 1700 işçiyi ‘devralan’ Mey İçki’de, 2009’a gelindiğinde sadece 323 işçi kalmıştı. Onbinlerce işçi sokağa atıldı. Direnişleri biber gazı, cop ve iktidar/sermaye yanlısı medyanın yalanlarıyla bastırıldı. Türk sermayesi, Amerikan sermayesi, İngiliz sermayesi kardeş kardeş kâr katlarken, Tekel işçileri ya tazminatını alıp gitmeye ya da ‘geçici sözleşmeli personel’ anlamına gelen 4/C statüsüne zorlanmıştı.

Sadece işçiler mi? Değil. 2001’de Tekel verilerine göre 478 bin olan sözleşmeli tütün üreticisi sayısı 2008’de 194 bine düştü. Üretici köylülük yüzbinlerce kayıp verdi. Topraklarından koparılan köylüler büyükşehirlerin sefalet dolu, ‘sosyal yardım’ adlı niyaz ilişkisinin mağduriyetleriyle dolu banliyölerine sıkıştı. Yoksulluk, taşra muhafazakârlığının sorumsuz ve sınırsız bir şekilde kışkırtıldığı ‘kimlik çatışmaları’ ekseninde örtüldü. Emekli öğretmenlerin, kamu işçilerinin, aydınların ve solcuların ülkenin kaymağını yiyen laik elitler olduğu konusunda endoktrine edilmiş örgütsüz yoksullarla; İslamcılığın istismar ettiği taşra-kenar mahalle muhafazakarlığını devletin beka sorunu olarak gören sivil-asker bürokrasinin imkansız ilişkisinden, yeni model bir sermaye iktidarı, bir yeni sağ siyasal tahakküm imal edildi. Devlet sadece kendi kuruluşlarını babalar gibi satarken değil; tüm sosyal fonksiyonlarını tasfiye edip, zaten son derece güdük olan sosyal politikaları ‘yoksullukla mücadele’ paravanı çekilmiş yardım bağımlılıklarına/zorunluluklarına dönüştürürken de işlev değiştirdi. ‘Adil Düzen’ gibi bölüşüm eşitsizliklerine dikkat çeken soldan çalınma iddialarla nüfuz genişleten İslamcılar bu neoliberal devletin politik yüzü olarak semirdi.

Fatih’teki evlerinde ölü olarak bulunan Yetişkin kardeşlerin bakkal defterindeki veresiye tablosu…

Temel fonksiyonları ekonomiyi siyasetten koparan, toplumu müşteri, idareyi şirket gibi gören ve bunu açıkça söylemekte beis görmeyen bir ekonomi siyaseti izlemeleriydi. Ekonomiyi siyasetten koparmanın kendisi, etkin bir ekonomi siyaseti olarak çalıştı. Kimlik politikalarının, kışkırtılmış dinsel gerilimlerin, son noktada her biri sınıfsal bir pozisyonun görünümleri olan ‘yaşam tarzı’ farklılıkların ekonomik sıkıntıları, sömürüyü, adaletsiz bölüşümü, emeğin ucuzlatılmasını, esnek çalışmayı, işsizliği, vurgunları örtmediği koşullarda; tüm o ‘muhafazakar demokrat’ yalan sıvası kazınıp, altından, her eleştirmenine ‘terörist’ yaftası vuran güvenlikçi devlet refleksi çıkarıldı.

Bugünlerde, birbiriyle ilgisizmiş gibi görünen birçok olayda bu yeni ‘biçim’in, sermaye devletinin güncel formunun yüzü görünüyor. Temel yaşamsal ihtiyaçların fahiş faturalar kesen şirketlere ihale edildiği koşullarda, yoksul evlerine ölüm tespiti yapan polislerin ardından ‘enerji kesme’ memurları giriyor; çöken eğitimin karanlık bir yüzü, otizmli çocukları yuhalayan velilerde ortaya çıkıyor, servisler okul bahçelerinde çocuk eziyor; bir kez daha imdada çağrılan beka-güvenlik siyaseti “KHK’lı şehitler” gibi ileride bugünleri anlatmak için kilit rol oynayacak ‘statü’ler yaratıyor… Ve tabii bir kez daha, ekonomiyle siyaseti ayıran, her ikisini de yönetici sınıfların ve birbirlerinden ayrıymış gibi icra edecekleri bir alana sıkıştırıp topluma yasaklayan refleks devreye giriyor. İktidarın medya karargahından, ekonomiyi eleştirmenin, yoksul intiharlarının yoksullukla ilişkilendirilmesinin ‘suç’ olduğu yönünde tehdit yazıları akıyor.

Özal’ın “Satarız kardeşim, satarız” diyerek başlattığı dönüşüm bir süre sonra tıkanmış; bugünküne benzer tehdit, baskı ve uygulamalara rağmen etkinliğini kaybetmişti. Aynı dönüşümün yeni tipte sürdürüldüğü babalar gibi satıp savılan ikinci inşa dönemi de artık gündelik hayatta trajik sonuçlar üretmeye başlamış bir tıkanmayla, çözülmeyle, çöküşle karşı karşıya görünüyor. Türkiye kapitalizmini daha iyi idare edeceğini söyleyecek yeni aktörler aportta bekliyor.

Erdoğan’ın bugünkü sistemin ‘tek sahibi’ gibi görülmesi, sorunu belki yanlış ve eksik anlamaya, dolayısıyla ‘çözüm’ için de hatalı yollara sapmaya yol açabilecek sonuçlar üretiyor. ‘Tek adam’ın bir başka ‘tek adam’ figürüyle alt etme zannından türeyen hamleler, toplumda biriken değişim enerjisini emiyor, hayal kırıklığına dönüştürüyor. Bugün, karşı karşıya olan güçler, derin yoksulluklar yaratan emek rejimi ve bölüşüm ilişkilerine tabi, yılardır kimlikler ekseninde karşılıklı kışkırtılmış, parçalı, asabi, devlete karşı korku ve tevekkül, birbirine karşı tahammülsüzlük duyan bir toplum ile ucuz işgücü, kamu ihaleleri, borç yapılandırmaları, vergi indirim ve afları ile başka kapitalist imtiyazlardan yararlanan patronlardan, çoğunlukla bizzat bunlardan oluşan siyaset sınıfından, bunların güvenliğini ve kırtasiyesini sağlayan bürokrasiden oluşan devlettir. Mesele, emeğinden başka geçim aracı olmayan büyük çoğunluk ile sermaye sahipleri ve onların devleti arasındadır. Köhne olan emek-sermaye çatışması değil, neoliberal kapitalist devlettir.


Hakkı Özdal kimdir?

1975 yılında doğdu. İTÜ Malzeme ve Metalurji Mühendisliği'nden mezun oldu. 1996'dan itibaren, Evrensel Kültür dergisinde, Evrensel, Referans ve Radikal gazetelerinde editörlük ve yazarlık yaptı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI