Babacan’ın röportajı, Davutoğlu’nun istifası

Cumartesi, 14 Eylül, 2019
Türkiye’nin sağ kitle partilerinde, lider alternatifi barındıran kanatların açık faaliyetlerine, canlı bir iç tartışmaya izin verildiği pek görülmez. Olası bir kopmanın vereceği hasar, canlı kalacak bir iç hizbin yıkıcılığına her zaman tercih edilir. Bu yüzden hiç bitmeyen bir “sağda yeni oluşum” gündemi, sayısız tasfiye hareketi ve parti girişimi vardır.

Ali Babacan’ın verdiği röportaj ile başlayıp, Ahmet Davutoğlu’nun istifasıyla tamamlanan -Bülent Arınç’ın çıkışı ve ona verilen tepkileri de ekleyebilirsiniz- bu hafta, AKP içinde ve etrafındaki hareketliliğin giderek daha da hızlanacağını gösteriyor. Babacan ekibinin istifası, Davutoğlu ve arkadaşlarının zorlandıkları istifayı kabullenmeleri, Erdoğan’ın bu girişimleri doğrudan etiketleyen konuşmalar yapmaya başlaması, bu başlığı gündemde üst sıralara doğru tırmandırıyor. Ancak inisiyatif halen Erdoğan’dan “yenilere” geçmiş değil. Bütün “değişim” iddialarına rağmen aylardır hareketsiz kalan Erdoğan’ın öncelikli meselesi, parti içinde “bir şeyler oluyor” hissini yatıştırmak ve zamana yayılmış bir beklemeyle muhalefet heveslerini zayıflatmaktı. Şimdi başka bir öncelik devrede.

Son günlerde siyasi hareketliliğe cevaz verilmesi, ihraç süreciyle bir anlamda hız kazandırılması, meseleyi “harici bir sorun” haline dönüştürme stratejisine geçildiğini gösteriyor. Yapacağı söylenen şeylerde eli çok rahat olamayan, yapacaklarının da derde ne kadar çare olacağından -oluşacak yeni sorunların cürmünden- emin olamayan Erdoğan, sıkıntıyı azaltacak adımlar yerine, enfeksiyonu sıkarak dışarı atmayı tercih etmiş görünüyor. Kayyım ve devamı hamlelerle başlattığı gündemi ve siyasi ritmi yeniden ele alma atağının bir parçası olarak, ağır hareket ederek uygun zamanı kollayan yeni parti girişimlerini dürtmeye başladı. Bülent Arınç’ın ilginç ama biçilen fonksiyonuna uygun çıkışının aldığı tepkilerin çeşitliliği de, itiş kakışın sert geçeceğini gösteriyor.

Erdoğan uzunca bir süredir, ana gövdeden kopanların, daha önce bunu deneyenlerin makus talihi ve tarihinden bahsediyor. Bazen “ümmeti bölmeye hakkınız yok” diye suçluyor, bazen de “gidenler helak oldu” diye tehdit ediyor. Memnuniyetsizlikle ilişki kurmayıp harekete geçmeyerek, parti içinde bir şey yapmanın imkansız olduğunu anlatıyor, “ihanet” sopasını göstererek de evden uzaklaşmanın tehlikelerine işaret ediyor. Bu çıkışlar, Babacan, Davutoğlu ve açıkça onlarla hareket edenlere dert anlatmak veya ikna etmek için değil elbette. Bilindiği gibi etkili ikna için kamuoyu önünde konuşmak yerine helikopterli heyet gönderme yöntemleri var. Asıl mesaj, bu hareketlilikle ilişki kurmaya niyet eden, gözünü ve kulağını açan taban ve teşkilat için.

Erdoğan’ın bizzat -biraz sayıyı düşürerek- kabul ettiği gibi metal yorgunluğu yaşayan teşkilatta çözülmeler çoktan başlamış durumda. AKP teşkilatlarının sadece motivasyon değil, ciddi sayılabilecek miktarda üye de kaybettiği söyleniyor. Başlatılan kongre sürecinde sağlanacak kontrol ve toparlanma hamlesi için de tartışmanın hızla dışarı atılması gereği ortaya çıktı. Hatırlanacağı gibi MHP içinden başlayan muhalefet hareketi Bahçeli tarafından -iktidarın da desteği ile- hızla bir tasfiye ve kopma sürecine zorlanmış, hadise aceleyle bir parti dışı soruna dönüştürülmüştü. Pek bir araya gelmez görünen muhalefet parçalarını yapıştıran ve İYİ Parti’nin doğmasına yol açan bu gelişme, oy kaybına rağmen Bahçeli’yi rahatlatmış, hasar kontrol edilebilir hale gelmişti.

Türkiye’nin sağ kitle partilerinde, lider alternatifi barındıran kanatların açık faaliyetlerine, canlı bir iç tartışmaya izin verildiği pek görülmez. Olası bir kopmanın vereceği hasar, canlı kalacak bir iç hizbin yıkıcılığına her zaman tercih edilir. Bu yüzden hiç bitmeyen bir “sağda yeni oluşum” gündemi, sayısız tasfiye hareketi ve parti girişimi vardır. AP’nin içinden MHP, MNP ve DP’yi çıkartan, MHP’den BBP ve İyi Parti’yi üreten süreçler örnek gösterilebilir. Bu kopmaların çoğu Erdoğan’ın söylediği gibi hüsranla sonuçlansa bile bazıları buluştukları uygun zemin ve tabanla kalıcı olabilmiş, bazıları da kabul edilebilir sınırın üzerinde hasar vermiştir. Kendisi de başarılı bir “ihanet” hareketi olan AKP’deki hareketliliğin de benzer testlerle sınanacağı anlaşılıyor.

Tıpkı İYİ Parti’nin kurulduğu zamanlardaki gibi Davutoğlu ve Babacan’ın nasıl bir etki yaratabileceği, inandırıcı bir seçenek olup olamayacağı, tutunmaları olası çevrelerden çok muhalefetin daha uzak mahallerinde ilgi topluyor. Her iki ismin de yetenekleri, siyasi sicilleri muhtemelen bu girişimle hiç teması olmayacak çevrelerde daha çok tartışılıyor. Oysa her iki girişim açısından da etkilerini belirleyecek öncelikli mesele, şimdilik vadettikleri ve yetenekleri değil. Ağırlıklı olarak AKP tabanı ve genel seçmendeki rahatsızlığın yeni adres arama konusunda ne kadar ısrarcı olacağı daha belirleyici. Bu arayışa neden olan temel problemin nasıl tarif edildiği de bu girişimlerin başlangıç noktasını oluşturuyor.

 

Davutoğlu, yayınladığı manifesto, verdiği röportajlar, spekülasyona müsait çıkışları ve son olarak istifa açıklamasıyla, AKP tabanını ve onun da asıl gövdesini oluşturan dindar-muhafazakâr kesimi hedef aldığını çok net ifade ediyor. Bir anlamda AKP’yi yeniden kurmak, çıktıklarını düşündükleri ideolojik rayına tekrar oturtmak için AKP’den ayrıldıklarını açıklıyor. Bu başlangıç tercihi, AKP içindeki memnuniyetsizlerin bile sadece bir kısmıyla bağlantı kurmaya, AKP teşkilatlarına fazla bağımlılığa ve hedef kitlenin hassasiyeti nedeniyle Erdoğan’a karşı zayıf durmaya mecbur bırakıyor. Çok daha belirleyici kişisel nedenlerin yanı sıra bu durum, Gül-Babacan hattıyla mesafeyi de büyütüyor. Fakat yine de böyle bir hareketin genel siyasi tabloda bulacağı karşılık ile AKP içinde yaratacağı etki farklı olabilir.

Gül-Babacan ekibinin başlangıç noktası ise AKP içindeki her türden memnuniyetsizi genel memnuniyetsizlikle buluşmaya ikna etmek diye tarif edilebilir. AKP’deki geçmişlerini -kısmen parlak günlerin ekibi havasını kullanmakla birlikte- memnuniyetsizlerin en büyük kesişim kümesiyle tanıdık olma sınırında tutmak istiyorlar. Herhangi bir memnuniyetsizden vazgeçmemek, her türlü temas alanına açık olma çabası, geniş bir belirsizlik, en azından “şimdi değil” ertelemesi yaratıyor. Bir siyasi hareketin lideri veya sözcüsünün, ülkenin en önemli meselesi olan sistem tartışmalarına, “bir fikrim var ama şimdilik açıklamayayım” diye cevap vererek yola çıkması biraz tuhaf duruyor. Diğerlerini yeterince iddialı bulmayan bir ekibin sözcüsünün ilk röportajından partinin kuruluş tarihi dışında başlık çıkmaması da bir işaret.

Erdoğan iktidarının çok güvendiği -veya güvenmesi sağlanan- 50+1 garantisi ciddi risk altında. Başkanlık sistemine desteğin de yüzde 40’ların epey altına çekildiği, sistem istikrarı konusunda işin zorlaştığı ölçülüyor. Koalisyonları kaldırmayıp seçim öncesine çeken bu sistem, çok küçük etki odaklarına bile cürmünden büyük pazarlık gücü sağlıyor. Dolayısıyla Erdoğan’ın AKP muhalefetini alana erken çıkmaya zorlamasının, istenen sonucu yaratması garanti değil. Diğer taraftan -yerel seçim sonuçlarına rağmen- beklenen radikal hareketlenmeyi göstermeyen memnuniyetsizlerin de güvenilir olduğunu söylemek zor. Bu konudaki resim, yeni parti girişimlerinin teşkilat kadroları ve oraya yönelen teveccühler görülünce belirginleşecek.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI