Terbiyesizliğin lüzumu yok

Çarşamba, 31 Temmuz, 2019
Son günlerde, hem ekonomi, hem dış politika krizlerini perdelemek için alana itilen Suriyeliler meselesi etrafında, bu çerçeveye fazlasıyla uyan yakışıksız tartışmalar sürüyor. Olmadık argümanlar saçma bağlamların malzemesi, son derece rahatsız edici imalar “masum” savunmaların parçası, sevimsiz üsluplar popülerliğin gereği olarak devreye giriyor. Kendi sesinin veya aldığı alkışın şehvetine kapılan ya da uğradığı suçlamanın yarattığı hiddete karşı duramayanlar, sonradan değil, şimdiden utanmaları gerekecek şeyler söylüyor.

“Tam da düşündüklerimi, aklımdan geçenleri söylemişsiniz.” Gündelik gelişmeler ve güncel konular hakkında yazan, çizen, konuşan insanlara okurlarından, izleyicilerinden gelen yaygın bir övgü cümlesi. Aslında iki taraf için de hayli sorunlu olan bu ifade, popülizm zehrinin sızdığı her bünyede oluşan bir ihtiyaç aynı zamanda. Her insan için, düşündüğü veya inandığı şeylerin -veya söylenmesi gerekenlerin- birileri tarafından daha geniş bir alana taşınmasının, dile getirilmesinin, seslendirilmesinin, yaygınlaştırılmasının tatmin edici -en azından çok rahatlatıcı- olacağına kuşku yok. Önemsediğiniz birisi, önemsediğiniz bir mecrada tam da sizin söylemek istediklerinizi -belki de biraz daha süslü veya kuvvetli biçimde- söylüyor. Sizin gibi düşünenleri topluyor, çoğaltıyor. Daha kalabalık hissediyorsunuz. “Tam benim düşündüğüm gibi söylemişsiniz” diyenlerin çoğalmasını -olması gerektiği gibi şüpheyle değil de- etkisinin genişlemesi diye okumaya teşne olan yorumcu için de, başka bir güvence alanı oluşuyor elbette.

Üstelik düşündükleriniz/söyledikleriniz, kolayca eleştirilebilecek, tam emin olunamayan, biraz “ayıplı” hezeyanlara dayanıyorsa, kamusal alanda bunları tasdik edecek, zihnin karanlığına meşruiyet sağlayacak, duygularınıza ortak olacak birilerinin bulunması hiç fena değil. O size anlayış gösterilmesinin talimatını verir, siz de sizi seslendirdiği için onu çok takdir edersiniz olur biter. Popülerliğin getirdiği küstahlık, kalabalık destekçi grubunun imanı, “bu iş böyledir” deyip kestirip atabilme bilgiçliği, olmadık hamaset ve çarpıtma imkanlarıyla üretilen “haklılık” veya “anlaşılma” garantisi, herkese yetecek biçimde paylaşılabilir. Herkes dünyayla kurduğu birinci tekil ilişkide mutlu olur. En hastalıklı görüşlere ve eylemlere gerekçe bulabilenler, kendilerine “adam gibi adam” diyecek destekçiler de temin edebilir. O destekçiler karşılığını verir. Neticede hepsi haklı. Geriye, kötü niyetli, aymaz, korkak veya satılmış ötekiler yaratmak kalır.

İnsanların, akıllarından geçenlerin, hissettiklerinin estetize edilmiş biçimde yeniden ifade edilmesine, kavramsallaştırılmasına, bağlamına oturtulmasına ihtiyaç duymalarının, bu çabalarla tutkulu ilişkiler kurmalarının anlaşılmaz bir tarafı yok. Bazen zihinde dağınık gezen fikirler, bazen tam kelimesini bulamamış hisler bu tamamlama ile yeniden anlam kazanır, yerli yerine oturur veya bambaşka bir kapı açılıverir. “Tam da bu işte” denilecek ifadeler çıkagelir. Ancak bu tanımlama/tamamlama, süsleme veya kuvvetlendirme hali, “akıldan, yürekten geçeni” yeniden kurma faaliyeti, her zaman zenginleştirici olmayabiliyor. Hissiyatları, fikirleri basitleştiren; kolay alınır, intibak edilir, dahil olunur hale getiren; ortalamaya, ortaklığa elverişli formlara çeviren; sloganlaştıran müdahalelere daha sık rastlanıyor. Kamusal alanda “muteber”, “popüler” bir ismin damgasıyla kuvvetlenmiş, gündelik tartışmalar için daha kullanışlı argümana dönüşmüş basit önermeler, kaba genellemeler, alakasız bağlantılar/benzetmeler daha fazla yer buluyor.

Fikri çölleşmenin, zihni sığlaşmanın arttığı ve ifade alanlarının daraldığı, düşünsel fukaralığın genişlediği zeminlerde, sadece hakim ve dayatılan tarafta değil, öteki veya sıkıştırılan tarafta da bozulmalar yaşanıyor. Tıpkı kötü oynayan takımın rakibi bozması gibi, kaba vasatizm her temasta aynılaştırıyor. Zorlanılan sıkıştırılan alanda daha çok “Abdurrahman Çelebi” ürüyor. Popülist ayarsızlık, karşısındakini de kendine benzetiyor. Aktörlerden iddialara, önerilerden sembollere, fikirlerden heyecanlara kadar her alanda yüksek yüksek laflar, kaba saldırganlık inceliklere, derinliklere yer bırakmıyor. Tribünlere oynamak, herkesin kendi tribününü kurabildiği bir zeminde fazla kolaylaşıyor. Oysa bu dijital çağda test imkanları çok fazla. Herhangi bir lafı eden, asıl niyetini anlatmak, aslında ne olmadığını söylemek yerine, söylediğinin altındaki yorumlara baksa, ne söylediğini, kime sinyal verdiğini, kimlerle aynı olduğunu, kimlere uzak düştüğünü kolayca görebilir.

Popülizm, sadece egemenlerin, iktidar sahiplerinin kışkırttığı karşıtlıklar, hamasetle bezeli yalan övünçler yaratmıyor. Karşı popülizm de, sıfatlara, olmadı imalara yaslanarak iç düşmanlar, “ne mal olduğu zaten bilinenler” ya da kendiliğinden yüksek vasıflara sahip kapalı gruplar imal ediyor. Suçlamaların simetrisi aynı sertlikte haksız iddialar, zorlama genellemeler üretiyor. Bir etnik grup veya aslında her grup için ortaya atılabilecek bir etiketleme ile onlar için asla böyle bir şeyden bahsedilemeyeceğini söylemenin nasıl kardeş olduğu çoğu zaman görülemiyor. Örneğin; Müslümanları şiddetle eşleştirmekle, İslam’ın asla şiddetle yan yana anılamayacağını söylemenin veya her durumdan faşizm keşfetmekle, her kalabalık hezeyanını meşru görmenin aynı şeyin farklı yüzleri olduğu dikkatten kaçıyor. Tartışılan ya da eleştirilen her kişi veya durum için, sıfatlar ve imalar marifetiyle peşin destekçi temini mubah kabul ediliyor. Saldırmak kesmiyor, saldıranları artırmak gerekiyor.

En baştaki söze dönersek, sadece herkesin “aklından geçenleri” söyleyen, hiçbir tarafını güzelleştirmeden/inceltmeden hatta -birilerinin ağzının payını vermek için- biraz daha vülgarize ederek tekrar eden birini okumak, izlemek ne işe yarar? Teslim olunursa eğer: Rahatlatabilir, ait olma hissini güçlendirebilir ama yine de sanki biraz zaman kaybı. Aynı şekilde böyle bir cümle eşliğinde alınmış alkış da, kalabalık bir tribün önünde oynama keyfi verse bile, fazla övünülecek bir durum değil gibi. Ortalamanın sözcülüğü, daha fazla kırıp dökme lüksü sağlayabilir ama kalabalığın sözüyle aynı olması sizinkini daha değerli yapmaz. İşin her iki tarafı için şöyle de söyleyebiliriz: Sadece “aynen” sizin gibi hisseden ve “tam da sizin düşündüklerinizi” söyleyenleri takip ederek bir şey öğrenmek pek mümkün değil. Sizi öven bütün okuyucularınız ve izleyicileriniz bu cümleyi kurmaya başladıysa, yaptığınız işi ve özellikle de özgüveninizi gözden geçirmeniz gerekir.

Son günlerde, hem ekonomi, hem dış politika krizlerini perdelemek için alana itilen Suriyeliler meselesi etrafında, bu çerçeveye fazlasıyla uyan yakışıksız tartışmalar sürüyor. Olmadık argümanlar saçma bağlamların malzemesi, son derece rahatsız edici imalar “masum” savunmaların parçası, sevimsiz üsluplar popülerliğin gereği olarak devreye giriyor. Kendi sesinin veya aldığı alkışın şehvetine kapılan ya da uğradığı suçlamanın yarattığı hiddete karşı duramayanlar, sonradan değil, şimdiden utanmaları gerekecek şeyler söylüyor. Bir sürü yanlışın, çok tehlikeli kışkırtmaların, rahatsız edici hedef göstermelerin yanında, bunlar ayıp ve “yazma-konuşma terbiyesizliği”. Terbiyesizliğin de kimseye faydası ve lüzumu yok. Bu yazıda isim kullanılmaması, kendi isminden ve sesinden uzaklaşabilenlerin kulağının biraz daha açık olması umudundandır.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI