Tarihle oynamak

Çarşamba, 24 Temmuz, 2019
Bir tarafta Erdoğan’ın geçmişi ayıklama talimatı, diğer tarafta uyarılara rağmen “sapılmış yol” anlatısı. Herkes tarihi yeniden yazmanın, yaşanmış olanı başka türlü anlatmanın peşinde. Güçlü ve üzerinde kalınabilir bir zemini “tarihle oynayarak” sağlamak veya sürdürmek çok sık başvurulan bir yöntem olabilir. Ancak her zaman başarılı sonuç verdiğini söylemek o kadar kolay değil.

Otoritenin, aslında aileden devlete kadar her türden iktidarın en belirleyici vasıflarından biri güç-şiddet tekelini, cezasız zoru elinde tutması. Ancak en az onun kadar önemli bir başka nokta da, kayıt sistemini ve tarihi kontrol edebilmesi. Geçmişin ne olduğuna, bugünün nasıl yaşandığına ve geleceğin şekillenişine karar verebilmek, bütün bunları belirleme/denetleme ayrıcalığı, gücün devamı için çok hayati. Bu anlamda “tarihi galipler yazar” sözünü, iktidarla ilişkisi üzerinden bir mecburiyet olarak da tarif etmek gerekir. Bir şeyin nasıl olacağına karar vermek, bunu zor yoluyla yaptırmak çok önemli ama olup bitenin hangi bağlama oturacağına, nasıl kayıt altına alınacağına, ona nasıl bir anlam yükleneceğine ve nasıl hatırlanacağına hükmetmek de o bir o kadar gerekli. Bu yüzden bütün iktidarlar sadece yapabildikleriyle değil, yapabildiklerinin nasıl kaydedildiğiyle çok yakından ilgili olmak zorunda. Sırlarla, abartılarla bezeli aile hikayesinden hamasetle örülü resmi tarihe, dünyanın serüveninden politik anlatılara kadar her iktidar alanında bu durum aynı.

Siyasal iktidarların, medya ve akademiye -gündelik etkileri ne kadar zayıf olursa olsun- özel hassasiyetleri de, yaşananların nasıl kayda gireceğiyle ilgili. “Toplasan hepsi kaç tane satıyor” denilen onlarca gazetenin yayınlanıyor olması, “kendi hallerinde çalışsınlar kime ne zararları var” denilecek üniversitelerin asla rahat bırakılmamasının nedeni de bu. Çünkü durum sadece bugünün bilgisini kontrol etmekten ibaret değil. Bugüne hakim olmak ve geleceğe doğru güvenli yürüyebilmek için, dünün de denetlenmesi, hafızaların kontrol altında tutulması -en azından böyle bir illüzyonun canlı kalması- gerekiyor. Katı bir sürekliliği sağlamak da, baş döndürücü değişimler yapmak da ancak böyle mümkün. Zaten hep öyleydi palavrası da, bazı şeyler hiç yaşanmadı yalanı da böyle üretiliyor. Herkesin bildiği apaçık gerçeklerin tam tersini iddia ederken de, “tarihi eser yapmak” gibi bir anormalliği ileri sürerken de, anlık tuhaflıklardan fazlasına niyet ediliyor. “Gerçek” kontrol edilebildikçe, edilebilirliği sürdükçe iktidar kolaylaşıyor.

İktidara yakın medyada yayınlanan haberlere göre AKP, Erdoğan’ın talimatıyla kurucular kurulu listesini yenilemiş. İstifa eden, ihraç edilen, yolları ayrılan isimler “kurucular kurulu” listesinden çıkartılmış. Haberlerdeki dil, yapılan işlemi bir yanlışın düzeltilmesi gibi sunuyor. Ama yapılan olanı değiştirmek, bazı insanları kayıttan düşmek. Anlaşılan, iktidar final epizoduna başladığı hikayesini geçmişe doğru güncelliyor. Ömrünü biraz daha uzatabilmek için, bugününe bir şey yapamadığı için, geçmişini tanzim etmeye çalışıyor. Kendi tarihinden doğan sorunları halledemediği, onlarla yüzleşmeyi beceremediği için -geleneğe uygun olarak- tarihi yeniden yazıyor, -ekonomide de yapıldığı gibi- kayıtları değiştirerek çözüm arıyor. Meselenin yeni parti girişimleriyle ilgili güncel bir tarafı var elbette. Kendi içinden çıkan bir yeni harekete siyasi dayanak ve meşruiyet sağlamamak kritik bir önem taşıyor. AKP’nin kurucularının önemli bir kısmının alternatif bir partinin kurucusu olmasının pek istenecek bir durum olmayacağı açık. Fakat dış politikadan ekonomiye kadar pek çok alanda girilen yeni yollarda yürümeye elverişli olmayan geçmişe sünger çekmek ve sık sık önüne çıkartılan “fabrika ayarlarına” “ümmet” göndermeli bir yeni anlam yüklemek de işin bir parçası olmalı.

İktidarlar, iktidarda kalmak için pek çok kesimi, pek çok insanı, pek çok durumu baskılıyor, onları yönetmeye, hizaya sokmaya çalışıyor. Ancak bütün iktidarların asıl yönetmesi gereken şey gerçekler ve sürdürülebilir iktidarın yolu da kendi gerçeğini yönetebilmekten geçiyor. AKP iktidarı kendi gerçeğini tanımlama, varlığına ve tercihlerine gerekçe üretme işini uzunca bir süre “dışarıya’ yaptırdı, yapılmışları satın alarak bir şekilde “özelleştirdi”. Ekonomi ve dış politika alanlarındaki hikayesi de, tarihsel ve toplumsal alt yapısına dair kurgu da, büyük ölçüde kendi dışında üretildi. İlk dönemlerde AKP’yi “garantili pozitif sosyolojiye” dayandıran liberaller, sonra da Gülen Cemaati’ne mensup kalemler bu işi üstlendi. AKP iktidarı kendi “işini” yaptı, onun ve yaşananın ne olduğunu hep başkaları anlattı. Son yıllarda girilen milliyetçi-Avrasyacı rotada da, benzer bir durum söz konusu. Hem öznesi, hem nesnesi olduğu beka davası, bu hareketin içinden zuhur etmedi, AKP’nin mutfağında üretilmedi, başka bir alanda kurularak servis edildi. Mecburiyetler, gereklilikler ve onların gereksindiği yeni misyon hazırlanmış olarak geldi. Bu açılardan bakılınca, AKP iktidarı kendi gerçeğini pek yönetebilmiş denilemez. Belki bugün yaşadığı siyasi krizin önemli sebeplerinden biri de bu.

İçine girdiği büyük krize ve yavaş ama düzenli erimeye rağmen, AKP’nin tutmaya devam ettiği taban, hâlâ Türkiye’nin siyasi geleceği açısından en büyük gövdeyi oluşturuyor. AKP’ye oy vermeye devam edenleri -edebilecek olanları- hesaba katmadan işleyebilecek bir siyasi aritmetik henüz söz konusu değil. Dolayısıyla, mevcut iktidarın kendi gerçeğini yöneterek yola nasıl devam edeceği veya onun içinden çıkacak yeni bir dinamiğin olası etkisi üzerine çok tartışılıyor. Fakat bu tartışmanın her iki tarafında yer alan aktörler, kaynakları ve hedefleri belirgin bir yeni gerçek inşası ve bir yeni hikaye üretimi ile şimdilik pek ilgilenmiyor. Olanları eğip bükerek bir gerçek yaratmaya, kendi pozisyonları için zemin kurmaya çalışıyor. Bir tarafta Erdoğan’ın geçmişi ayıklama talimatı, diğer tarafta uyarılara rağmen “sapılmış yol” anlatısı. Herkes tarihi yeniden yazmanın, yaşanmış olanı başka türlü anlatmanın peşinde. Güçlü ve üzerinde kalınabilir bir zemini “tarihle oynayarak” sağlamak veya sürdürmek çok sık başvurulan bir yöntem olabilir. Ancak her zaman başarılı sonuç verdiğini söylemek o kadar kolay değil. Üstelik son yıllarda daha önce başarılı sonuçlar alınmış pek çok yöntemden istediği sonuçları alamamaya başlamış olanlar için.

 


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI