Üçüncü yılında 15 Temmuz

Çarşamba, 17 Temmuz, 2019
15 Temmuz rüzgârının dolduracağı yelkenlerin, gelmekte olan seri krizlere yetecek direnci sağlamasından duyulan endişe, aceleyle referandum ve koşarak bir erken seçim gerektirdi. Her iki yoklamada da ortaya çıkan sonuçlar Allah'ın lütfuyla gelen dalganın çok mesafe aldırmadığını gösterdi.

15 Temmuz’un üçüncü yılını idrak ettik. Hem meclisteki toplantıda, hem Atatürk Havalimanı’ndaki mitingde, hem de aslında her yerde, zaten malum olan bir tablo yine son derece net biçimde ortaya çıktı. Ne kadar aksi iddia edilirse edilsin, “olması gereken” faslından ne kadar ‘mış gibi’ yapılırsa yapılsın, bu tarih bütün ülke insanlarının hafızasında ortak duygu ve düşünce kodlarıyla asla yer almayacak. Herkesin tamamıyla buluştuğu geniş bir ortak paydadan değil, asgari bir benzeşmeden bile bahsetmek zaten yoktu, artık iyice zor. Olayı Allah’ın lütfu olarak görenden kontrollü olduğuna inanana, bir demokrasi dönemeci diye değerlendirenden her şeyi açıklayan sicil varakası haline getirene kadar onlarca farklı pozisyon var ama hiçbiri aynı zemini kullanmıyor. Yaşananın adlandırılması ve anlamlandırılması kadar, nasıl kullanıldığı ve araçsallaştırıldığı da yeni açılar veya mesafeler oluşturuyor. Vakanın kendisi gibi, sonrası da acayipliklerle dolu olduğu için çapaklarından arınmış bir ortalama çerçeve oluşmuyor. Türkiye tarihinin pek çok siyasi vakasında olduğu gibi 15 Temmuz da, resmi ve gayri resmi olarak birbirinden çok farklı yazımlarla kayıtlara girdi.

15 Temmuz vesilesiyle yapılan törenlerdeki iki konuşma, medya ve sosyal medya üzerinden çok tartışıldı. Biri meclisteki oturumda CHP adına konuşan Engin Özkoç’un, yaşananlarda iktidarın payı meselesine özel bir ağırlık vermesi, diğeri de Erdoğan’ın İstanbul’daki toplantıda Kemal Kılıçdaroğlu’nu yuhalatması. Her iki olay da farklı kesimlerce “günün anlamına” pek aykırı bulundu, eleştirildi. Aslında kimsenin fazlaca inanmadığı ortak duygu ve düşünce çerçevesi illüzyonu bir kenara bırakılırsa, olup biten günün anlam ve önemine ters olmak şöyle dursun son derece uygun. Ne olduğu, neden olduğu bir yana, olandan nasıl sonuç çıkartıldığı farklı olunca “günün anlamı” da bambaşka hale geliyor. Dolayısıyla, günün ortak bir anlamı olmadığı için kimse bu anlamın dışına çıkmakla eleştirilemez veya herkes birbirini anlam dışında olmakla kolayca suçlayabilir. Pek çok vakada tekrar edilen zorlama birlik beraberlik görüntüleri, son yılların ikliminde daha kolay dikiş atıyor. Çünkü ne davet edenler, ne de katılanlar sahiden bir arada olmanın gereğine inanıyor, zorlama ve zorlanma bu resimlerin her noktasından sırıtarak bakıyor.

Erdoğan için 15 Temmuz’u Allah’ın lütfu haline getiren kuşkusuz sağlayacağı imkanlardı. Çok eleştirilmesine rağmen bazen başka konularda da yaptığı gibi açık sözlü biçimde olayın ne işe yarayacağını söylemekte sakınca görmemişti. Çok kuvvetli bir mağduriyet kalkanıyla içeride yüksek bir destek konsolidasyonu, dışarıda da ciddi saldırılara dirençli, güçlü liderlik görüntüsü. Pek çok yan faydanın yanında, muhalefetin hareket alanını sınırlama ve kendi tarihinin bir çok negatif kalıntısını temizleyecek bir sıfırlama da, diğer önemli başlıkları oluşturdu. Kağıt üzerinde kolay işleyecek bu avantajların yanında, OHAL ve KHK düzeniyle eşi görülmemiş ve çok zayıf bir dirençle uygulanabilen bir karşı saldırı imkanı da cabası. Çok hızlı ve etkili biçimde bu avantajlar ve hamle fırsatları da devreye girdi. Uzatılmış OHAL zemininde büyük bir tasfiye ve abluka uygulandı, o şartlarda yapılan bir referandumla da kalıcı bir sistem değişikliğine girişildi. Fiili uygulamalarla ilerleyen baskıların alanı genişletilirken, Bahçeli’nin girişimiyle bunlara yasal alt yapı sağlayacak büyük bir adım atıldı. Ancak bu hız ve şiddetle ilerlemek beklenen faydaların hepsini yaratmadı, Allah’ın lütfuyla gelen imkanların etkileri aynı hızda zayıfladı.

Darbe girişimiyle aynı yılda ve hemen ertesi sene referandum öncesinde yapılan kamuoyu yoklamaları, seçmen üzerindeki 15 Temmuz etkisinin beklendiği kadar güçlü ve kalıcı olmayacağının işaretlerini verdi. Bu yüzden, 15 Temmuz rüzgârının dolduracağı yelkenlerin, gelmekte olan seri krizlere yetecek direnci sağlamasından duyulan endişe, aceleyle referandum ve koşarak bir erken seçim gerektirdi. Her iki yoklamada da ortaya çıkan sonuçlar Allah’ın lütfuyla gelen dalganın çok mesafe aldırmadığını gösterdi. 2011 yılında tek başına yüzde 50 oranına çıkan iktidar, ittifakla bile bu seviyeden çok yukarı gidemedi. Abartılı medya taarruzu ve siyasi baskılara rağmen sağlam bir iktidar kalkanı imal edilemedi. Bir grup ulusalcı, Avrasyacı ile muhatap alınmayı kariyer haline getiren bazı simalar dışında taze destek üretilemedi. Yerel seçim sonuçlarıyla da artık destek katılaşmasından değil, hızlı bir çözülmeden bahsedilmesinin zamanı geldiği görüldü. 15 Temmuz iktidar için kuvvetli bir kaldıraç haline gelemedi, etrafında üretilen hikayeden de ne demokrasi bayramı, ne herkesi etkileyen anma günü çıktı.

Erdoğan yaptığı konuşmada, ekonomik krizden dış politikaya kadar bütün sıkışma alanlarından çıkış ve büyüyen çözülme tehlikesi için çekirdek tabanı sıkı tutma işini öne aldığının işaretlerini vermeye devam etti. Yerel seçimden sonra, özellikle de yeni parti girişimleri dolayısıyla hasarın çekirdek tabana bulaşması riski karşısında, bu ihtiyaç daha acil hale gelmiş görünüyor. Destek tabanını genişletme ve muhalefetin bir kısmını bloke etme konusunda hesap edildiği kadar fayda getirmeyen 15 Temmuz, bir milli gün havasından çok, iç motivasyon konusu olarak tazeleniyor. Bu yüzden de, Kılıçdaroğlu’nu yuhalatmak, sahte bir Türkiye ittifakı görüntüsünden daha işlevli, “ümmet” vurgusuyla daha uyumlu duruyor. Türkiye’nin hep birlikte sağladığı demokrasi direncini ve birlik fikrini öne çıkartmak yerine, yedi düvele karşı savaşan iktidara nankörlük edenlerden söz açmak daha işe yarar bulunuyor. 15 Temmuz’un uluslararası alanda dirençli ve sarsılmaz güç görüntüsü yaratma konusundaki etkisinin zayıflaması da, yeni bir meydan okuma görüntüsüyle dengelenmeye çalışılıyor. S-400 lobisinin etkili tazyiki ile geri dönüşü iyice zorlaşmış pozisyon, destek alanını genişleterek değil safları sıklaştırarak, hacmi değil yoğunluğu artırarak sağlanmak isteniyor.

İktidar ve Erdoğan için, “birlik ve beraberliğe çok ihtiyaç olan günler” değil, zayıflamayı dengeleyecek toparlanma zamanı. Muhalefet açısından da, “bize ne derler” baskısının nispeten azaldığı, endişelerin daha az abartıldığı bir dönem açılmış gibi. Bu durumda, kimsenin ortak bir 15 Temmuz’a ihtiyacı yok, aksine herkese kendi 15 Temmuz’u gerekiyor. Oluşması, yaşanması ve sonrası ortak olamayan bir vakanın birleştirici olması da mümkün değil ama ona yüklenen anlamla hala kullanışlı olabileceğini düşünenler var. Ancak daha üçüncü yılında güçlü bir ritüel olma vasfını kaybetmiş ve bütün resmi desteğe rağmen cılız bir etki yaratmış, zaten ilk etkisi de sınırlı ve kısa olan 15 Temmuz’dan yeni bir motivasyon çıkma olasılığının çok yüksek olmadığını gösteriyor. Artık sembolik çıkışlarla, retorik hamlelerle büyük etkiler ve yeni dalgalar üretmek, gidişatı tersine çevirmek o kadar kolay değil. Aynı şekilde pek çok alanda olduğu gibi bu konuda da, geçmişe referanslı ifşa muhalefetinin yaratabileceği yeni bir heyecan bulunmuyor. Aradan geçen üç yılın ardından 15 Temmuz, tarihin en kritik olayı veya asıl meseleyi saklayan mizansen diyenlere de fazla bir şey vadetmiyor


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI