Hatalı lider mi, güçsüz lider mi?

Çarşamba, 26 Haziran, 2019
Karar vermek için biraz erken ama ilk işaretler, Erdoğan’ın 23 Haziran sonuçlarına, yapılan hatalar üzerinden değil -hem kendisi, hem de iktidar için- kaybedilen güç açısından bakmaya yatkın olduğu yolunda. Bu yüzden, sert geçecek hesaplaşmayı kamuya açık bir gösteri haline getirmekten kaçınacağı anlaşılıyor. Hatayı kabul etmekle, güç kaybına razı olmak arasındaki seçimde de, net bir tutumdan bir süre daha uzak kalmaya niyetli görünüyor. Yani yine çare olmayan cevaplara hazırlanıyor. Galiba seçmen mesajında tam idrak edilmeyen taraf da bu.

23 Haziran’dan sonra kameralar karşısına çıkmayan Erdoğan, Salı günü partisinin grup toplantısında seçim sonrasının ilk canlı yayınlanan konuşmasını yaptı. Kısa suskunluk sürecinin ardından yaptığı bu ilk konuşma, yeni yol haritasının ipuçlarını verebileceği varsayımıyla merakla bekleniyordu. Erdoğan’ın her konuşmasının çok önemli olduğunu iddia eden iktidar yanlısı medyayı bir kenara bıraksak bile, “şimdi ne olacak?” sorusuyla çok meşgul olan muhalefet çevreleri de ne söyleyeceğiyle çok ilgiliydi. 31 Mart sonrasında, herkesin Cumhurbaşkanı’nın her sözüne dikkat kesilmesi, konuşmalarında olan olmayan şifreleri çözmeye çalışması da bu yüzdendi. Açıkçası, bu konuşmanın beklenen işaretlerin görünmesi için fazla erken olduğunu, bu yüzden de fazla bir şey anlatmayacak genel bir konuşma olacağını düşünmüyordum.

Çünkü, çok yakında yapılacak G 20 zirvesi çevresindeki dış temaslar ve paralelinde iktidarın çeşitli düzeylerde yaşayacağı iç hesaplaşma yoklamalarının sonrasında ortaya çıkacak hasar tespitinin, asıl yol haritasını biçimlemesi daha olasıydı. Fakat -hasar raporunun ağırlığının şimdiden farkında olduğu için olsa gerek- Erdoğan, nasıl bir defansa hazırlandığını erkenden gösterme ihtiyacı duydu. “Yeninin” değil, “aynı” kalacak olanın işaretlerine yoğunlaştı.

Konuşmasına, “halka küsmeyiz (… ) Verilen mesajı alıp hatalarımızı düzeltiriz” diye başladı. Kampanya sırasında adını anmadığı İmamoğlu’nu tebrik etti ve merkezi yönetimin İstanbul’a hizmetinde bir duraksama olmayacağını söyledi. Ama konuşmasının devam eden kısmında, ne ders çıkartmış bir siyasetçi, ne düzelteceğini söylediğini hatalardan ne anladığını gösteren bir lider izledik. “Halka küsmem” derken -muhalefet liderleri üzerinden ifade ediyor gibi görünse de- “yaptıkları hizmetlerin” yeterli takdiri görmediğini söyleyerek “nankörlük” imasını tekrar etti. Hatta daha önce mitinglerde yaptığı gibi, dev ekrandan ideal sadık taraftarı gösteren görüntüler yayınladı. Sandık sonucuna video mesajla karşılık vermeyi denedi. “Hataları düzeltme” bahsinde de, başkalarının söyledikleriyle değil kendi tanımlarıyla hareket edecek güce sahip olduklarının altını çizdi. Beklenen -hatta geciken- kabine değişikliği için, grup toplantısından sonra soru soran gazetecilere, “dışardan” çok baskı gelirse bunu bile yapmayacaklarını söyledi. Yaşananlara ve önlerine gelecek sorunlara dair kurulan kronoloji ve nedensellik bağı, akıl yürütme biçiminde önemli bir değişiklik olmayacağını; sırf başkası söyledi diye hatada ısrar edilebileceğini söylemek de, siyasi kibirden pek geri gidilmeyeceğini gösteriyor. Durumu algılamakta, buna karşı siyaset kurmada bir yenilik olmadığı gibi, berbat iletişim stratejisi dahil çoğu şeyin aynen devam edeceği anlaşılıyor.

Medya ombudsmanı Faruk Bildirici’nin dün attığı bir sosyal medya mesajında şu satırlar yer alıyordu: “Neymiş efendim, 23 Haziran’da Cumhurbaşkanı Erdoğan’a kimler kaybettirmiş? Kimler onu yanıltmış? Anlayamıyorum. Seçim kazandığında Erdoğan’ın ‘büyük siyaset aklı’ övülmüyor muydu? Kaybettiğinde neden suç başkasında aranıyor da Erdoğan’ın hata yapmış olabileceği kabul edilmiyor?” Faruk Bildirici’nin sorduğu bu haklı soru, Erdoğan’ın ilk konuşması ile uygulamaya koyduğu “acil önlem paketinin” de özünü oluşturuyor. Çünkü, ne Erdoğan, ne Erdoğan’ı merkezi bir pozisyona yerleştiren iktidar koalisyonu, ne de bu iktidarın toplumsal desteğinin ağırlık merkezi, radikal bir değişim iradesi gösterebilecek, samimi bir yüzleşme yapabilecek durumda değil. Zaten tamamen yepyeni bir mesajla da karşı karşıya değiller aslında: Haziran 2013’de, Haziran 2015’de, Nisan 2017’de ve Haziran 2019’da gelen ve bir türlü alınmak istenmeyen mesaj aynı, en azından çok benzer. Mesaj her seferinde gayet iyi anlaşıldı ama verilen veya verilebilir cevap, “gereğini yapmak” yerine, “tehlikeye alınacak önlem” şeklinde realize oldu. Kısa vadeli idare etme becerisini başarı sayma, ardından tekrarlanan mesajlar ve yeni önlem paketleri birbirini izledi. İktidarın mesajlarla yaşadığı sorun, bir algılama meselesi olmaktan çok bir ilişki sıkıntısına dönüştü.

Çok genel anlamda ve biraz da kabalaştırarak söylersek; Merkez sağdan başlayarak en uca doğru hemen bütün sağ siyasi yapıların güçlü lider üreten ve onu abartılı biçimde koruyan bir yapıları var. Sağ popülizmin olmazsa olmaz özelliklerinden biri, liderlikle kurduğu, inşa ettiği ilişkinin gücü. Katı ideolojik yapılar dışında, son derece gevşek merkez sağ partilerde bile sürükleyici, özel yeteneklere sahip “efsane lider”, temel ihtiyaç. Yüksek oy desteği yaratan Menderes, Özal, Demirel, Erdoğan zinciri, aktörlerin büyük farklılıklarına rağmen, destek çevreleriyle ilişkileri bakımından benzerlikler taşıyor. (Konumuz olmadığı için merkez soldan başlayarak uca doğru ilerleyen sol siyasi yapıların ise, bu durumun tam tersi lider öğütme reflekslerine dikkat çekmekle yetinelim) Ayrıca, sağ siyasi çizgilerin çok sık müracaat ettiği popüler sembollerin kökeninden dolayı -çok hızlı ve şaşırtıcı manevralar yapsalar bile- neredeyse hiç değişmeyen, hep aynı kalan bir “davaya” ihtiyaçları var. İktidara gelirken çok kolay ve üstüne basarak kullandıkları “değişim” kavramı, iktidarda kalmanın veya karşılaşılan sorunlarla baş etmenin bir yolu olarak o kadar kullanışlı değil, hatta biraz tehlikeli. Önemli siyasi tıkanmaların ardından, önemli beklenti yığılmalarıyla buluşarak hızlı yükselişler yakalayan DP, AP, ANAP ve AKP örneklerinin hepsinde bu görüldü: “Değişim” iddiası ile gelip, değişemediği için biten hikayeler.

Erdoğan’ın problem kaynağı olarak tartışmaya açılması veya iktidarı korumak için önemli bir değişim başlatması, hem konjonktürel hem de yapısal nedenlerle çok kolay görünmüyor. İlk konuşmadan anladığımız kadarıyla, bununla yüzleşmek de istemiyor. Mesajın gereği değişimleri -yapmaya mecbur olsa bile- şimdiden bir vaat haline getirmeye pek yanaşmıyor. Çoğu iktidara yakın “eleştirel” yorumcuların iddia ettiği gibi, seçmenden gelen beklentiye güçlü bir cevap vermeyi tek seçenek gibi algılamıyor, buna mecbur gibi görünmeyi hiç istemiyor. Bu açıdan Erdoğan’ın, tıpkı 31 Mart sonrasında olduğu gibi bir kırılma eşiğinde olduğu söylenebilir. Yine, karşı karşıya olduğu sıkıntıyı/yenilgiyi kabullenerek yönetmeye çalışmakla, yokmuş gibi davranarak hezimet riskine ilerlemek arasında kalmış gibi. Aynı anda hem iktidarın yaşadığı sorunların temel nedeni, hem de devam edebilmesinin yegane enstrümanı olmanın kaçınılmaz çelişkisi bu. Yazının başında da işaret ettiğim gibi karar vermek için biraz erken ama ilk işaretler, Erdoğan’ın 23 Haziran sonuçlarına, yapılan hatalar üzerinden değil -hem kendisi, hem de iktidar için- kaybedilen güç açısından bakmaya yatkın olduğu yolunda. Bu yüzden, sert geçecek hesaplaşmayı kamuya açık bir gösteri haline getirmekten kaçınacağı anlaşılıyor. Hatayı kabul etmekle, güç kaybına razı olmak arasındaki seçimde de, net bir tutumdan bir süre daha uzak kalmaya niyetli görünüyor. Yani yine çare olmayan cevaplara hazırlanıyor. Galiba seçmen mesajında tam idrak edilmeyen taraf da bu.

 


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI