Mursi’nin ardından sakıncalı notlar

Cuma, 21 Haziran, 2019
Bugün İhvan, bir tarafta Türkiye ve Katar diğer tarafta Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır’ın başını çektiği iki rakip eksen arasında kavga konusu. Suud-Emirlikler ikilisinin yönlendirmesiyle Trump yönetimi de İhvan’ı terör örgütleri listesine almayı tartışıyor.

Mısır’da darbeyle görevden uzaklaştırılan Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi’nin hücre koşullarına ve yeterli tıbbi destek alamamasına bağlı olarak sağlığının kötüleşmesi ve nihayetinde mahkeme salonunda tutulduğu cam kafeste yere yığılıp can vermesi insanlık ve insani hukuk açısından felaket bir durum.

Haziran 2012 seçiminden sonra Müslüman Kardeşler (İhvan) hareketinin bir yıllık iktidar tecrübesi, Mursi’ye karşı kitlesel gösteriler ve ardından farklı ulusal ve uluslararası aktörlerce ‘ödüllendirilmiş’ darbe Arap dünyasındaki değişim dinamikleriyle ilgili çok şey söylüyor. Ancak hiçbir taraf bunu doğru düzgün okumak niyetinde değil. Bu hususta söylenen herhangi bir şey ya ‘darbe destekçiliği’ ya da ‘terör destekçiliği’ parantezine alınıyor. Rabiat’ül Adeviyye Meydanı’ndaki katliamdan tutun da Mursi’nin ölümüne kadar her şeyin iç siyasete malzeme yapıldığı Türkiye’deki ‘dayatılmış’ siyasal iklim de bunu tartışmaya elvermiyor.

‘Arap İsyanları’ sürecinde sistem, değişim baskısını tersine çevirecek imkân ve kabiliyetlere sahip olduğunu gösterdi. Mısır bunun çarpıcı örneklerinden biri. Rant alanlarına göbekten bağlı askeri ve sivil bürokrasi, bunlarla iç içe geçmiş sermaye ve kontrol altındaki medya ‘karşı devrim’ mekanizmasını başarılı bir şekilde çalıştırdı. Ne yazık ki bu başarıda en büyük pay, ödünç oylarla iktidara gelmiş İhvan’ın kendi başarısızlığı ve kifayetsizliği idi. Elbette İhvan’ın hataları lanet olası bir darbeyi, Adeviyye katliamını, binlerce insanın zindanlara atılmasını, hukuktan binasip mahkûmiyet kararlarını zerre miktar haklı çıkaramaz. Burası ayrı. Ancak oluşan ‘mağduriyet’ ve ‘mazlumiyet’ ikinci kısma girmeyi insafsızlık saymamalı. İnsaf ile ele alınmayacaksa bir asır daha bir kandırmaca devam eder.

***

İhvan bu coğrafyada 90 yıllık bir geçmişe sahip; 2012-2013 tecrübesi önemli bir kırılma noktası ama harekete tutulabilecek farklı zaman dilimlerinden sayısız ayna mevcut. Mursi’yi iktidara taşıyan seçimlerde ve 3 Temmuz 2013 darbesine giden süreçte Kahire’deydim. Hüsnü Mübarek’i deviren gösterilere kıyasla 2-3 kat daha fazla katılımcı Mursi’ye ‘istifa’ çağrısı yapıyordu. Kuşkusuz Mübarek rejiminin unsurları da intikam için oradaydı. Gösterilerin motor gücü Temerrüd (İsyan) hareketi Mursi’ye karşı 22 milyon imza topladığını söylüyordu. İhvan’a göre bu düzmeceydi. Ama milyonluk gösteriler benim de yerinde izlediğim olaylardı. Konuştuğum göstericilerin çoğu Mursi’ye oy vermişti. Meclisteki koltukların yüzde 25’ini almış Selefi Nur hareketi bile Mursi’den desteğini çekmişti. Liberal ve sol kanatların ‘seküler’ kaygıları bir kenara Selefiler de Mursi’yi ülkeyi İhvanlaştırmakla suçluyordu. Hâlbuki şeriat yasasını dayatmada İhvan’la birlikte hareket ediyorlardı. El Ezher zaten askerle aynı saftaydı.

İhvan diyalog ve müzakere mekanizmalarını terk ederek evvela ortaklarını dışladı. Mursi’nin olağanüstü yetkiyle yasal mekanizmaları baypas edip anayasa taslağını oldu bittiye getirmesi stratejik bir hataydı. Bunlara yargıyı ele geçirme, Luksor’da 62 kişinin öldüğü bombalı saldırıdan sorumlu bir Cemaati İslamiye üyesini bu şehre vali yapma ve tazminat davalarıyla medyayı susturma girişimleri eklendi. Hıristiyanlara yönelik saldırılar ortamı iyice kızıştırdı. Tüm bunların üzerine ekonomik kötüleşme, uzayan benzin kuyrukları, elektrik ve su kesintileri Mursi’ye karşı “Tahrir II” mekanizmasını devreye soktu. Darbenin önünü açan 30 Haziran’daki büyük gösteriye gelinceye kadar Mursi’ye karşı bir yılda 14 bin 530 protesto eylemi gerçekleşti. İsyan dalgası, Mursi’nin savunma bakanı yaptığı Abdülfettah el Sisi’nin yönetime kolayca el koymasına zemin hazırladı.

***

Darbe sadece terör örgütü ilan edilen İhvan değil özgürlükten yana kesimlerin de üzerinden geçti. Mısır Mübarek döneminden daha da geriye gitti. Yine de bu durum şu soruyu geçersiz kılmıyor: Siyasal-sivil unsurlarıyla Mısırlılar demokratik yollarla seçilmiş ilk cumhurbaşkanına yapılan darbeyi neden destekledi ya da sessiz kaldı?

İkincisi bu darbe önlenebilir miydi?

Mursi ikinci turda Mübarek rejiminin geri dönüş bileti sayılan eski Başbakan Ahmet Şefik’le baş başa kalınca İhvan’ı kerhen destekleyenler ülkenin bir örgüt gibi yönetilmesinden rahatsız oldu. İhvan güven vermedi, itibar uyandırmadı. ‘Dış unsur’ gibi algılandı. Dahası “İktidarı bir kere ele geçirdin, bırakırsan ebediyen kaybedersin” korkusuyla hareket etti. İktidara gelirken ‘demokrat’ ama kaybetme ihtimaline karşı ‘mücahit’ davrandı. İhvan çizgisinin aşamadığı ikilem de bu. Darbenin ardından Kahire Amerikan Üniversitesi’nde öğretim üyesi Amr Şalakani’yi evinde ziyaret etmiştim. Tahrir’de coşmuş, seçimde Şefik’e karşı Mursi’ye oy vermiş biri olarak bana şunları söylemişti:

“Dün Tahrir’de insanlar diktatöre karşıydı, rejimin yargısına karşıydı, Yüksek Askeri Konsey’e karşıydı, polise karşıydı, yalancı devlet medyasına karşıydı. Şimdi bakın Tahrir’e, insanlar ‘Asker halk elele’ diyor, askere sevgi gösterisinde bulunuyorlar. Ben nasıl ‘Polis ile halk el ele’ diyebilirim. Bunlar benim düşmanımdı. Bir yıl sonra insanlara orduyu sevdirmeyi başaran İhvan oldu! Aynı yere döndük.”

İkinci soruya gelirsek; Mursi çıkıp erken seçim kararı açıklasaydı darbe savuşturulabilirdi. Tahrir’de herkes 3 Temmuz’da saat 17.00’de ordunun yönetime el koyacağını biliyordu. Bizim o zaman Kahire’de kulağımıza çalınan iddiaya göre AKP’den birileri ‘darbe olmayacak’ istihbaratı ve öngörüsüyle Mursi’ye ‘diren’ telkininde bulunmuştu. Katar da bu minvalde yönlendirmişti. Tunus’ta iktidara gelen İhvan’ın uzantısı Nahda hareketi benzer bir darbe mekaniği devreye sokulduğunda muhalefetle uzlaşma ve iktidarı paylaşma esnekliği göstererek demokratikleşme sürecinin kesintiye uğramasını önledi. Mısır’daki ana gövde herkesten daha iyi tanıdığı ordunun neler yapabileceğini ve sistemin ne denli gaddarlaşabileceğini kestiremedi. Her şeyden önce Sisi, Mursi’nin atadığı bakandı. Ne gariptir ki Tahrir’den gelenler “Mursi devrimci güçlere sırtını dönüp orduyla çalışmayı tercih ediyor” suçlamasını yapıyordu. İhvan demokratik yollarla seçilmiş ilk başkanın meşruiyetine sahip çıkmakta haklıydı ama sokak başka bir şey söylüyordu. Bu şekilde siyasal İslam, köklerini aldığı Mısır’da başarısızlığa uğramış ya da uğratılmış oldu.

***

Siyasal İslam radikalleşmeyi önleme, cemaatleri sistem içinde tutma ve sivilleşme mekanizması olarak Batılı çevrelerde de değerli bulundu. Fakat bu çizginin en yaygın temsilcisi İhvan barışçıl hareket olma iddiasını sürdürürken silahla arasındaki mesafeyi bir karıştan fazla tutmayı beceremedi. Zor zamanlarda Mısır’da çok sayıda radikal silahlı örgüt İhvan’ın içinden çıktı. 2013 darbesinden sonra da benzer sapmalar görüldü. İstanbul’a yerleşen ve sürgünde parlamento kuran İhvan temsilcilerinden bazıları baskıların ayyuka çıktığı dönemde Suriye’de olduğu gibi Mısır’da da meşru müdafaa için silahlanma hakkından bahsetmeye başladı. İhvan’ın Suriye ayağı zaten 1982 Hama katliamına kadar şiddeti araçsallaştırmıştı. 2000’lerin başında ‘Şam Baharı’ denilen süreçte muhalefetle yan yana gelirken şiddeti reddeden sivil bir kisveye bürünmüştü. Ne var ki 2011 sonrası süreçte 1982’de gömülmüş silahlara uzanmak hiç de zaman almadı. Bu arada sürgün yıllarında bazı eski İhvan üyelerinin yolları Afganistan’da El Kaide ile kesişmişti. Bunlar 2003’teki Amerikan işgaliyle Irak’ta, 2011’den itibaren de Suriye’de sahneye çıktı.

İhvan’ın demokrasi ile imtihanına dair başka örnekler de var:

Libya’da İhvan’ın başını çektiği İslamcı blok 2014’te seçimle belirlenen Temsilciler Meclisi’ni tanımayıp süreci dolmuş kurucu meclis ‘Milli Genel Kongre’yle yoluna devam etti. Yeni vekiller Trablus yerine Tobruk’ta yemin ederken Libya siyaseten bölünmüş oldu.

Milis-parti ayırımının yapılamadığı Irak’taki İhvan da farklı davranamadı. AKP iktidarının himaye sunduğu Hizb-i İslami’nin lideri ve eski Devlet Başkan Yardımcısı Tarık el Haşimi, Musul’u ele geçiren IŞİD’i “Ezilen insanların devrimini kutluyorum” diye selamlayabildi. Hakkındaki terör suçlamaları ayrı…

Biraz geriye gidersek; İhvan’ın Filistin kanadı Hamas, 2007’de Gazze Şeridi’nde darbe hazırlığı yapmakla suçladığı El Fetih’i kovarak iktidarı tekeline aldı. Ürdün, Yemen, Cezayir ve Sudan gibi yerlerde de tecrübeler var ama yazının boyutunu aşıyor.

***

Bugün İhvan, bir tarafta Türkiye ve Katar diğer tarafta Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Mısır’ın başını çektiği iki rakip eksen arasında kavga konusu. Suud-Emirlikler ikilisinin yönlendirmesiyle Trump yönetimi de İhvan’ı terör örgütleri listesine almayı tartışıyor. İhvan birçok ülkede iktidar ortağı ya da parlamentoda bulunduğu için böyle bir adım atmanın getireceği sorunlar bu kararın alınmasını zorlaştırıyor.

Katar daha fazla komşu hışmına uğramamak için İhvan yükünü önemli ölçüde Türkiye’nin sırtına attı. Gerçi Türk istihbaratı AKP’den çok önceleri özelikle İhvan’ın Suriye kanadını ‘vekil güç’ olarak yedeklemişti. Al Monitor’a yazdığım bir yazıya atıfla bu konuda şunları hatırlatmakla yetineyim:

“Türkiye’de sağ ve muhafazakâr siyasete derinlemesine nüfuz etmiş İslami kesimlerin Müslüman Kardeşler’le ilişkileri 1960’larda gelişti ve Komünizme karşı ‘yeşil kuşak’ oluşturma çabaları bunda oldukça etkili oldu. O dönem Mısır ve Suriye’de yazılmış çok sayıda kitap Türkçeye çevrildi. Hatta Seyyid Kutup ve Abdulkadir Udeh’in kitaplarını Türkçeye çevirtenin dönemin istihbarat şefi Fuat Doğu olduğu söylenir. Bu ilişkiler ağında öne çıkan birçok isim bugün AKP’nin ‘ağabeyler’ grubunda yer alıyor. Müslüman Kardeşler’in Suriye’de Baas rejimine karşı desteklendiği ve silahlandırıldığı 1970’li yıllarda da Türk istihbaratının CIA ve Mossad ile ortak hareket ettiği biliniyor. Hatta istihbaratın hareket üyelerine barınma imkânı sunduğu, askeri eğitim verdiğine dair haberler de basına sızmıştı. 1982’deki Hama katliamından kaçan Müslüman Kardeşler liderlerinden bazıları da Türkiye’ye sığınmıştı.”

İhvan 2011’den itibaren Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da Türk dış politikasının ‘yumuşak güç’ tasavvurunda başköşeye oturdu. O yüzden AKP, İhvan’ın kaybını kendi kaybı sayıyor. Bu örgütle iştigal artık birçok ülkeyle ilişkileri tanımlayan bir faktöre dönüşmüş durumda. İç politikada ne derece tüketildiğini de Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın Ekrem İmamoğlu’na karşı “Pazar günü Sisi’yi mi seçeceğiz, Binali Yıldırım’ı mı” sözlerinde ziyadesiyle görüyoruz.


Fehim Taştekin kimdir?

İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun oldu. Gazeteciliğe 1994’te muhabir olarak başladı. Yeni Şafak, Son Çağrı, Yeni Ufuk, Tercüman, Radikal ve Hürriyet gazetelerinde çalıştı. Bir dönem Ajans Kafkas’ın kurucu editörü olarak Kafkasya üzerine çalışmalar yürüttü. Kapatılıncaya dek İMC TV’de dış politika programları yaptı. Gazete Duvar ve Al Monitor’da köşe yazılarına devam ediyor. “Suriye: Yıkıl Git, Diren Kal”, “Rojava: Kürtlerin Zamanı” ve “Karanlık Çöktüğünde” adlı kitaplara imza attı.

YAZARIN DİĞER YAZILARI