YAZARLAR

2019 model cami: Büyük Çamlıca

Çamlıca Camisi’nin Osmanlı cami geleneği ile hiçbir alakası yok. Yüzyıllar boyu, tarihin içinden süzülerek ortaya çıkan klasik cami geleneği biçim ve oranları yerine, tuhaf ve anlaşılmaz göndermeler ile biçimlendi. Caminin ana kubbesi 72 metre (İstanbul’da yaşayan 72 millet), kubbesi 34 metre (İstanbul’un plaka numarası), altı minaresinden dördü 107,1 metre (1071 Malazgirt Zaferi). Daha önce de söylediğim gibi bıktırırcasına tekrarlanan Osmanlı-Selçuklu göndermeli yapılar, referans aldıkları tarihten kopalı çok oldu.

Yazının başlığı bana ait değil. Geçen hafta cuma günü Büyük Çamlıca Camisi’ne gittiğimde, önümdeki iki kişi kendi aralarında “2019 model cami, diğerleri 1500 yıllık” diye konuşuyorlardı. Eh, bin yıllık bir hata payı vardı ama çok da önemli değil. Çamlıca Camisi, bundan daha güzel ifade edilemezdi.

Camiler, huzur bulduğum, sevdiğim yerlerdir. “Camiler” derken kastettiğim tarihe, yüzlerce yıla tanıklık etmiş olanları. Zamanda geçmişe yolculuk yapmak gibi bir şey. Bir ara, bir arkadaşımla fırsat buldukça Fatih ve Süleymaniye camilerine gider, etrafı seyreder, uzun uzun insanın faniliği, evrendeki yeri, sonsuzluk ve varoluş üstüne sohbet eder, hatta içerinin sakinliği ve her yanımızı saran huzur duygusuyla kendimizden geçer, biraz uyuklardık. Ne güzel kimse kimseye karışmıyor, bizim gibi sohbet edenler var, çocuklar her yeri halı serili mekanın coşkusuyla koşturuyorlar. Ama beni en çok etkileyen, bir defasında sessizce, bir köşede ağlayarak namaz kılan adam olmuştu. Kim bilir derdi neydi ve acısını Allah ile paylaşıyordu.

Üniversitede, sıkıcı mimarlık tarihi derslerinde (muhtemelen anlatan hocadan dolayı) İslam kentlerinde, Avrupa kentlerindeki gibi meydan benzeri kamusal alanlar olmadığını, bunun yerini camilerin almasının ne anlama geldiğini, gittiğim bu canlı tarih dersleri sayesinde öğrendim. Tarihi Yarımada’daki camiler halen kentin, gündelik hayatın parçasılar. Tarih yazmaya devam ediyorlar. Bu nedenle de çok değerliler.

BÜYÜK ÇAMLICA CAMİSİ

Yazının devamında önce Çamlıca Camisi izlenimlerimi yazacak, daha sonra Osmanlı cami geleneğini, Çamlıca Camisi’ni de dahil ederek ele alacağım.

Üsküdar’dan Kirazlıtepe minibüslerine binip 30 dakikalık bir yolculukla camiye ulaşabiliyorsunuz. Yanımda oturan iki kişi ile konuştum. Biri, ikinci defa gidiyormuş; arkadaşı ise ilk defa.

- Cami hakkında ne düşünüyorsunuz?

- Bayram, yapacak bir iş yok, gidelim dedik. Sonuçta Allah’ın evi, iyi bir şey. Ama keşke bu kadar müsriflik yapılmasıydı.

- Peki bayram bitince?

- Nasıl gelelim, zaten mahalle camileri bile dolmuyor.

Durakta inince, kaçınılmaz şekilde gözler yukarıya kayıyor. İşte Türkiye’nin en büyük camisi. Ama bu noktadan camiyi tam olarak görmek mümkün değil. Yaklaşık sekiz metre yüksekliğinde, altına büyük bir Türk İslam Eserleri Müzesi, sanat galerisi, kütüphane, bin kişilik konferans salonu, geleneksel sanat atölyeleri ve 3 bin 500 araçlık kapalı otoparkın sıkıştırıldığı biçimsiz beton bir platform buna engel. Sadece cami ibadete açık, diğer mekanlar öylesine boş duruyorlar. İnşaat halindeki fotoğrafları hatırladım. Cami bir yamaca yaslanıyordu. Şimdi yok. Yaslandığı yamaç, öncesinde varolan tepe ile birlikte tümüyle tıraşlanmış. Belli ki bu anlamsız beton platform, aynı zamanda tepe tıraşlandıktan sonra kaybedilen yüksekliği telafi etmeye yarıyor.

.

Platforma, merdiven, asansör ya da yürüyen merdivenle çıkılıyor. Tercihim yürüyen merdiven oldu. Platform devasa. “Seyir terası” desem, değil. Güneş altında piştiğiniz, ne işe yaradığı belli olmayan, insanın yönünü şaşırdığı, tümüyle mermer kaplı bir boşluk. Herkes bu yükseklikten İstanbul Boğazı’nın fotoğrafını çekmeye çalışıyor. Ama görülebilen tek manzara evlerin kırmızı kiremitli çatıları ve karşı sahilde, göğe yükselen gökdelenler.

.

İstanbul Boğazı’nı koruyamadık. Son 70 yıldır, sayısız imar affı, geri görünüm tepelerine verilen izinlerle hep biraz daha doldu, yeşili azaldı. Henüz turistik gezi diye bir şeyin olmadığı, insanların dünyanın geri kalanı hakkında ancak seyyahlar sayesinde haberdar olduğu dönemlerde, Boğaz’ın güzelliği dillere destandı. Londra, Paris gibi bir nehrin iki kıyısına yerleşen kentlerde ancak karşı kıyının ön sırası görülebilir. Boğaz’ı farklı kılan, nehirlerden katbekat geniş su yolu, karşı kıyının birbiri ardına yükselen tepelerinin yarattığı perspektif ve derinlik hissi idi. Tabii ki İstanbul gibi hızla büyüyen bir kentte, Boğaz’ın olduğu gibi korunması mümkün olamazdı. Ama hesapsızca talan edilmesi de gerekmiyordu. İstanbul’un neredeyse her yerinden görülen Çamlıca Camisi de bu hesapsızlığın son ürünü.

.

Ortasında şadırvan bulunan son cemaat yerini geçip, ana giriş kapısına geldiğimde, görevliler ayakkabıları koymak için poşet dağıtıyorlardı. İçeri girdiğinizde ihtişamlı, özenle döşenmiş bir mekanla karşılaşıyorsunuz. İnsanlar geziniyorlar, bolca fotoğraf çekiyorlar, oturmuş etrafı seyrediyorlar. Caminin içinde mekanın üç tarafını saran, kadınlara ayrılmış iki yüksek kat daha var. Bu katların da, tıpkı platform gibi caminin yüksekliğini artması amacıyla yapıldıkları çok bariz.

.

Ardından öğle saatinde bir anons... Namazın başlayacağı ve kadınların kendilerine ayrılan üst katlara çıkması istendi. Kadınlar, özellikle yaşlılar, oflaya puflaya bu yüksek merdivenlerden çıkmaya başladılar. Ama asıl ilginç olan, anonsla beraber birden caminin yarısından fazlasının boşalmasıydı. Meğer içeride cemaatten çok ziyaretçi varmış. Herkesin sorguladığını içimden tekrarladım. “63 bin kapasiteli bu caminin burada ne işi var?”

.

Dışarı çıktığımda, geldiğimde bomboş olan üç şeritli yol tıkanmış, etraf korna sesinden geçilmiyordu. Görevliler, araçları otopark girişine yönlendirmeye çalışıyorlar. Minibüsler, trafikte takılı kalmışlar. İleri doğru yürümeye başladım, belki daha rahat bir noktadan araç bulabilirim diye. Aklıma İstanbul Havalimanı geldi. Büyük eşittir iyidir denklemi burada da çalışmıyor. Kim bilir, aynı anda 63 bin kişi camiden çıksa, kadın erkek, yaşlı genç, çoluk çocuk nasıl bir izdiham olur? Büyük olanı kontrol etmek her zaman zordur.

OSMANLI CAMİ GELENEĞİ VE BÜYÜK ÇAMLICA CAMİ

Çamlıca Camisi, Türkiye’nin ve İstanbul’un yeni simgesi olma iddiasında. Ancak bütün turist rehberlerinde İstanbul, “Yedi tepeli İstanbul” olarak geçer. İstanbul fethedildikten sonra sur içinde kalan yedi tepeye inşa edilen camiler, Tarihi Yarım Ada’nın siluetini oluşturdular. Bu camiler imparatorluğun gücünün simgesiydiler. Ama aynı zamanda da çevrelerindeki külliyeler, bunun etrafında gelişen çarşılar ile kentin dokusunu oluşturan başlangıç noktalarıydılar. Süleymaniye Camisi örneği üzerinden gidecek olursak, ana kubbeyi destekleyen yarım kubbeler sadece taşıyıcı değil, kademeli olarak yanındaki küçük yapılar ile buluşan ve iriliğini, ezici olmaktan kurtaran biçiminin parçasıdırlar. Anlatmaya çalıştığım, Tarihi Yarım Ada’nın camileri, zamanında sur içini yeniden planlamanın araçlarıydılar.

.

Peki İstanbul gibi bir metropol yeni simgeler üretmeli mi? Kesinlikle. Ama bu, geçmişi tekrarlayarak olmaz. Nedeni çok basit. Artık başka bir dünyada yaşıyoruz, bu yeni dünyanın yeni simgelerini keşfetmeliyiz.

Bunun en güzel örneklerinde biri, Londra’da, Thames Nehri’nin güney kıyısında yapılan London Eye. İlk yapıldığında büyük tartışmalara neden olsa da, bugün Londra’nın dünyaca bilinen en önemli simgelerinden. London Eye, ileri teknoloji ile inşa edilmiş dev bir dönme dolap. Her kapsülü yaklaşık 20 kişi alıyor. Bir turu 30 dakikada tamamlıyor. Tepe noktasına gelindiğinde tüm Londra ayaklarınızın altında. Enfes bir manzara. Yıl boyu önünde uzun bir kuyruk olduğunu, grup halinde gidilecekse önceden rezervasyon yapmanın şart olduğunu da belirteyim.

.

Çamlıca Camisi’ne tekrar dönecek olursak, cami Boğaz’ın en güzel noktalarından birinde, her yerden görülmesi amacıyla inşa edildi. Plan şemasına bakıldığında, ana kubbe, onu destekleyen dört yarım kubbe ve etrafındaki küçük kubbeler, son cemaat yerini çevreleyen kubbeler ile Osmanlı klasik cami şemasını tekrarlıyor gibi görünüyor. Görünüyor dedim çünkü aynı zamanda bulunduğu konum, kente eklemlenme şekli, ezici iriliği, etrafını saran yol ve tüneller ve asıl önemlisi oranları ile her türlü geleneksel şemayı alt üst ediyor.

Çamlıca Camisi’nin Osmanlı cami geleneği ile hiçbir alakası yok. Yüzyıllar boyu, tarihin içinden süzülerek ortaya çıkan klasik cami geleneği biçim ve oranları yerine, tuhaf ve anlaşılmaz göndermeler ile biçimlendi. Caminin ana kubbesi 72 metre (İstanbul’da yaşayan 72 millet), kubbesi 34 metre (İstanbul’un plaka numarası), altı minaresinden dördü 107,1 metre (1071 Malazgirt Zaferi). Daha önce de söylediğim gibi bıktırırcasına tekrarlanan Osmanlı-Selçuklu göndermeli yapılar, referans aldıkları tarihten kopalı çok oldu. Ecdat kelimesini ağızlarından düşürmeyenler, sonunda deforme olmuş yeni bir stil oluşturmayı başardılar.

Görünen o ki, simge olarak camilerden vazgeçemiyoruz. Türkiye’nin dünyaya açılan yeni kapısı İstanbul Havalimanı'ndan çıktığınızda, ilk olarak bir cami ile karşılaşıyorsunuz. Herhalde “Müslüman bir ülkeye geldiniz” demenin yolu. Taksim Meydanı’nda, su sarnıcının arkasına sıkıştırılan zavallı caminin hali ortada. Kentin her yerine yapılan apartman camiler ise apayrı bir konu.

Bir şeyi çok tekrarlarsanız değerini yitirir. Ülkeyi camilerle donatmak, Türkiye’nin ısrarla bir İslam ülkesi olduğunu vurgulamak, bunu temel ideoloji haline getirmek, hatta ucuz bir kelime oyunuyla İstanbul yerine “İslambol” demek bir noktadan sonra anlamsızlaşıyor. Türkiye’nin hem dünyaya hem içeriye vereceği tek mesaj bu mu olmalı?

Demiştim, içinde yaşadığımız dünyanın yeni simgelerini keşfetmeliyiz. Yeni simgeler yaratmak kolay değildir. Ayrıca lütfen “simge” deyip, konuyu hafife almayın. Ancak bunlarla kendimizi ifade edebilir, dünyadaki yerimizi düşünebiliriz. Simgelerin, çok ihtiyacımız olan toplumu demokratik ve özgür bir düzlemde birleştirme, yeni aidiyet duyguları yaratma güçleri vardır. Ve geleceği ancak simgelerin yardımıyla tahayyül edebiliriz.

Kubbe ve minare ısrarının, bilinçdışımızda nerelere kadar uzandığını ele aldığım “Kubbeyi tersine çevirmek” başlıklı yazımı buraya bırakıyorum.


Hakkı Yırtıcı Kimdir?

İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi mezunu olan Hakkı Yırtıcı, yüksek lisans ve doktora eğitimini de aynı üniversitede tamamladı. Çağdaş Kapitalizmin Mekansal Örgütlenmesi isimli kitabı, 2005 yılında Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından basıldı. İktidar, mekan, dil ve psikanaliz alanlarına yoğunlaşan Yırtıcı; iktidar ve mekanın yeniden üretimi, modernleşme ve gündelik hayat pratikleri, sinema ve mekan analizi ve kent modernleşme tarihi üzerine dersler vermektedir.