'(İç) hukuk' tüketilmiştir

Çarşamba, 15 Mayıs, 2019
Dünyada çeşitli örnekleri görülen ırk, renk, din, cinsiyet farklarına bağlı ayrımcılık, politik görüş kıstasına göre yapılan tasnifle açıkça uygulanıyor. Örneğin, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı, CHP lideri Kılıçdaroğlu’na linç girişimini “protesto hakkının anayasal koruma altında olduğu iddiasıyla savunurken, pek çok barışçı gösteriye, hatta basın açıklamasına “izinsiz olduğu” gerekçesiyle polisler saldırıyor.

“KHK’lılara mazbata verilmemesinin seçimle ilgili kısmını şimdilik bir kenara bırakarak, meselenin bu ülke vatandaşları arasında uygulamaya konulan açık ayrımcı hukuk haline gelmesini konuşmak, bu meseleye İstanbul’da Ekrem İmamoğlu’nun mazbatasından daha çok itiraz etmek gerekiyor (…) KHK’lılarla ilgili uygulamalar demokrasiden de önceki bir meseleyle, eşit yurttaşlık hakkıyla ilgili. Darbe gerekçesiyle çıkartılmış olağanüstü hal kararnameleriyle -üstelik olağanüstü hal gerekçesiyle ilgisi olmadan- işlerinden çıkarılmış kamu görevlileri özel bir etiketlemeyle, yasal dayanağı olmaksızın pek çok hakkı kullanamaz hale getirildi. Hepsi hukuksuz uygulamalar olarak: İşleri ellerinden alındı, başka bir işe girmeleri, mesleklerini yapmaları engellendi, pasaportlarına el konularak yurt dışına çıkışları yasaklandı, yasal hak arama yolları kapatıldı, kısıtlılıkları aile fertlerine kadar genişletildi. Bu uygulamaların bir kısmı fiili idari kararlarla, bir kısmı da -YSK’nın son verdiği kararda olduğu gibi- yargı organlarınca hayata geçirildi. Bunun benzetilebileceği durum, Afrika’da sistematik ırk ayrımı politikası olan apartheid düzenidir. İnsanların siyasi erkin belirlediği özel etiketler (renk, ırk veya KHK kararı) nedeniyle bazı haklarının ellerinden alınabilmesi ve bazı haklarının kullandırılmamasını içeren açık ayrımcılık rejiminin ilanıdır.” Tam bir ay önce “Mazbata hakların diyeti olmamalı” başlıklı Gazete Duvar yazısında yukarıdaki satırları yazmıştım. Diyet de işe yaramadı, haklarla birlikte mazbata da gitti.

Bu hafta, bir grup vatandaşın haklarından mahrum edilmesiyle ilgili çok dramatik bir örnekle daha karşı karşıya kaldık. Prof. Dr. Haluk Savaş’ın tedavi nedeniyle yurt dışına çıkmak için yaptığı pasaport başvurusu reddedildi. Yargılandığı davadan beraat etmiş, mahkeme tarafından yurt dışı yasağı kaldırılmış olması da bir sonuç vermedi. Sosyal medyada büyük tepkiyle karşılanan durum, Savaş’ın “yaşam hakkıma ulaşmaya çalışıyorum” çağrısı dolayısıyla, haklı olarak vicdani bir mesele olarak ele alındı. Olay, 12 Eylül yönetiminin tedavisi için yurt dışına gitmek isteyen Ruhi Su’ya pasaport vermemesiyle karşılaştırıldı. İktidardaki, yönetimdeki insanların kaybolan merhametine, yok olan vicdanlarına seslenildi. Elbette mesele vicdansızlık veya merhametsizlik gibi ifadelerin bile hafif kaldığı bir durum aslında. Ancak meselenin ahlaki tercihlerle, kötü olma özgürlüğüyle sınırlanamayacak çok daha derin bir içeriği var. İnsanlığın vardığı noktanın en temel metinlerden biri olan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nde işaret edilmiş ve güvenceye alınmış temel haklar, yüzyıllardır mücadelesi verilen eşit yurttaşlık ve geçen yüzyılda büyük ölçüde gezegenden temizlenmiş olan ayrımcılıkla ilişkili bir içerik. AİHM’in kuruluş ve varlık gerekçesini inkar ederek, iş yükü bahanesiyle korumaktan kaçındığı haklarla ilgili bir içerik. Kendine veya yakınına doğrudan dokunana kadar, “başkasının” meselesi gibi algılanan çok temel bir sorunla bağlantılı bir içerik.

Türkiye’de artık tartışma götürmez bir durumla ile karşı karşıyayız. Etiketlenen bir grup vatandaşın, birer infaz kurumuna çevrilmiş mahkemeler eliyle, idari kararlarla, fiili uygulamalarla bazı hakları kullanması hatta bu haklara sahip olması engelleniyor. Daha önce dünyada çeşitli örnekleri görülen ırk, renk, din, cinsiyet farklarına bağlı ayrımcılık, politik görüş kıstasına göre yapılan tasnifle açıkça uygulanıyor. Örneğin, Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı, CHP lideri Kılıçdaroğlu’na linç girişimini “protesto hakkının anayasal koruma altında olduğu iddiasıyla savunurken, tamamen keyfi olarak pek çok barışçı gösteriye, hatta basın açıklamasına “izinsiz olduğu” gerekçesiyle polisler saldırıyor. KHK’lıların seçme ve seçilme hakkı tartışma konusu yapılıyor, seçilmiş belediye başkanlarına ve meclis üyelerine mazbataları verilmiyor. Prof. Dr. Haluk Savaş’ın yaşadığı mesnetsiz yurt dışı yasağı bütün KHK’lılara -hak arama yolları da kapatılarak- uygulanıyor. Can Dündar’ın eşi Dilek Dündar’a uygulanan pasaport yasağı örneğinde görüldüğü gibi, bu keyfi uygulama için KHK şartı veya soruşturma olması da gerekmiyor. Kadıköy’de “Soma protestosu” sırasında görevli emniyet yetkilisi İmamoğlu’nun “her şey çok güzel olacak” sloganının valilikçe yasaklandığını söyleyebiliyor. Yani hem söyleme mecburiyeti hem yasağı aleniyet kazanmış durumda. Seçme seçilme, seyahat, iş, hak arama ve bunun gibi daha pek çok alanda, eşit yurttaş olmanın sağladığı güvenceler ve haklar bir grup insan için kaldırılmış görünüyor.

Gelinen noktada yaşananı hak ihlali değil de hak ilgası olarak tarif etmek daha doğru. Çünkü bir şeyin hak ihlali olarak tartışılabilmesi ve bir uygulama sorunu olarak konuşulabilmesi için, söz konusu hakkın kabul edilmiş, bu hakkın dayandığı normun geçerli ve yürürlükte olması gerekir. Oysa pek çok durumda hakkın kullanılmasıyla ilgili bir kısıtlamadan değil, o hakkın var olup olmadığından bahsediliyor. Mesela anayasanın açık hükümlerine rağmen “gösteri yapılabilecek yerler” ve “gösteri yapabilecek gruplar” diye kategoriler oluşturuluyor. Üstelik bu gizlenip saklanarak değil, açık açık ilan edilerek, gösterilerek yapılıyor. Özellikle KHK’lılarla ilgili pek çok konuda, hakların ihlalinden çok -hak arama yolları da tıkanarak- hakların yok sayılmasından söz etmemiz gerekiyor. YSK’dan bu yönde karar çıkmamış olsa da, iktidar sözcülerinin “KHK’lıların oy kullanmaması gerekir” diye dilekçe vermesi bile ayrımcılık aklını göstermek için yeterli. Zaten insanların oy kullanma hakkını almasa bile seçilme hakkını alan YSK, ardından kazanılmış seçimi de iptal etmekte sakınca görmedi. Hukuk dışı idari tasarrufların, yasaklamaların çoğunda da, sadece sıklıkla sınırlı olmayan bir sistematik durum söz konusu. Politik görüşe göre farklı hukuk, farklı hak ve farklı muamele meselesindeki etiketleme (fişleme) de, devleti yöneten en üst merciler tarafından açık talimatlarla ortaya konuluyor. Meydanlardan, medyadan fişleme görevlendirmeleri, “kayda alınma” tehditleri yağdırılıyor. Böylesi bir duruma karşı, vicdanları, merhameti, insanlığı geri çağırmanın yeterli olduğu düşünülebilir mi? Konu bir insaf sorununa indirgenebilir mi? “Memleketin bu hali kanıma dokunuyor, canımı acıtıyor, nasıl böyle olduk?” demek eleştiri sayılabilir mi? Son olarak, Türkiye’deki bütün hak ihlallerine karşı “iç hukuk yollarını tüketme” şartı koşan uluslararası hukuk çevrelerine de şunu söylemek gerekir: İç hukuk (aslında tüm hukuk) Türkiye’deki iktidar tarafından tüketilmiştir.

 


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI