Algı-olgu ilişkisi ve gerçeğin intikamı

Cumartesi, 27 Nisan, 2019
İktidar cephesinde yaşanan iç gerilimlere bağlı olarak gelinen (görünen) yol ayrımı ve bu cenahta sayısı giderek artan çatlak sesler meseleleri. Bu meselelerde, gerçekler ile algılar sürekli birbirine karışıyor, birbirinin yerine geçiyor. Yaratılmaya çalışılan -veya öyle olduğu varsayılan- algıdan gerçek çıkartma çabası, gerçeklere bir algı hamlesiyle yön verme gayreti ile algı-olgu geçişkenliği yüzünden oluşan okuma zorlukları iç içe geçiyor.

Son yıllarda gündelik konuşmalardan başlayarak her türden sözlü iletişime doğru yayılan bir “enfeksiyon” var. Enfeksiyon diyorum, çünkü olay aslında hastalıklı bir durum, bulaşıcı ve önlenmezse yerleşik (kronik) bir hal alıyor. Galiba sosyal medyanın kısa yazma zorunluluğu -veya bahanesi de- sorunu genişletiyor. Tek kelimeye indirgenmiş ifadelerle koca koca meselelerin anlatılabileceğine inanılıyor. Aşırı genelleme içeren bir sıfatı birine, bir duruma yapıştırınca gerekli her şeyi söylemiş sayılıyor. “Aynen” diyerek hiçbir nüans koymadan tuhaf bir ortaklık, paralellik geliştiriliyor. Sadece “aynen” sözünün kullanım bolluğundan Türkiye’de çok geniş ve derin bir konsensüs olduğu sonucuna varılabilir. Bu kadar çok insan, bu kadar çok konuda “aynen” diyorsa, ortak zemin sanıldığından çok daha büyük demektir. “Her şeyi ile tartışmasız katılmak” anlamında “aynen” diyebileceğimiz kaç söz olabilir hayatta?

İşin şakası bir yana, aşırı sıfat yüklü tek kelimeye indirgenmiş görüşler, pozisyon tarifleri yoğun bir ses kirliliği altında bir dilsizliğe neden oluyor. Çok şey söyleniyormuş gibi yapılarak, aslında herhangi bir şey konuşulamaz oluyor veya söylenenin ne olduğu önemsiz hale geliyor. Tanıl Bora’nın Zamanın Kelimeleri, Yeni Türkiye’nin Siyasi Dili kitabı bu salgının zihniyet dünyalarını nasıl biçimlendirdiğini, nasıl yaygınlaşıp herkesi etkilediğini anlatıyor. Bu şablon kavramları üretenlerin istekleri karşılandıktan sonra, aynı kavram karşı alanda da normalleşip kullanılır hale geliyor. Hatta bir süre sonra bazı klişeleri kullanmamak eksiklik gibi değerlendiriliyor. Birinden bahsederken, bir olayı tanımlarken hangi sıfatların kullanıldığı, ortaya konulan görüşlerden daha önemli sayılıyor.

Pek bir şey söylemese de veya son derece yanlış anlaşılmaya müsait olsa da, kısa ve kestirme laflar belki de haklı olarak tercih ve takdir ediliyor. Yanlış söylememek veya ayrıntı kaçırmamak için biraz karmaşık -belki de biraz zor anlaşılır – olmak da pek sevilmiyor. Bunun anlaşılmaz bir tarafı yok. Zaten yeterince karmaşık ve can sıkıcı gelişmeler karşısında ekstra zorlanmayı kimse istemez. Ancak, özellikle siyasi alana hakim olan bu “stenografik dil”, hayatı kolaylaştırmak için imal edilmiş değil. Dönemin moda tabiriyle “tüketici dostu” hiç değil.

Tam tersine karmaşıklığı artıran ve devamından umulan faydayla beslenen bir çabanın ürünü. Bir şeyleri anlaşılır kılmaya değil, bir düşünme biçimini, zihni refleksi yerleştirmeye niyetli. Kendisi ve kökeni çok çetrefilli bir takım kavramların uluorta kullanılabilir olması bu yüzden. Mesela, “algı yaratma” ile “boş yapma” arasında fazla bir mesafe kalmamış durumda.

Hukuki, siyasi, toplumsal bütün kavramlarının içinin boşaltıldığı bir dönemde, bu anlamsızlaştırma gayretinin sahipleri klişeleri daha da öne çıkartıyor. Son yılların gözde kavramı “algı operasyonu” yine yoğun biçimde kullanıma girdi. İktidar sözcüleri ve onlardan öğrendiklerini tekrarlayan herkes, sürekli algılardan bahsediyor. Hani neredeyse; açıklanan seçim sonuçlarına rağmen, “seçimi kazanmamış muhalefet, kazanmış algısı yaratıyor”; yumruk ve linç görüntüleri yokmuş gibi, “Kılıçdaroğlu kendisine saldırılmış algısı üretiyor” diyecekler. Bu “algı operasyonu” veya “algı yaratma” lafı gerçeklikle bağı tamamen kopartan bir işlev için kullanılıyor. Aslında hiçbir şey olmuyor ve yaşanan her şey yaratılan algıdan ibaret. Tanıl Bora’nın “akıl-fikir haysiyetinin boğulması” olarak tarif ettiği duruma hizmet eden kavram, apaçık göz önünde yaşanan olayların gerçekliğini bozacak bir “hakikat haysiyetsizliğine” doğru ilerliyor. Algı klişesi, önce kendisini öldürüyor.

 

Yaşanan her gerçek olayı, subjektif tercihlerden bağımsız olarak ölçülebilir somut durumları, “algı” parantezine alarak işlevsizleştirmeye algı üretme gayretleri de eşlik ediyor. “Gaz sıkışması” olduğu, hafızası güçlü “sert adamların” içinden yerli-milli “kahramanlar” çıktığı, seçim yoluyla “tek adamı devirip, demokrasi getirmek isteyen” düşmanlar olduğu gibi. Her rahatsızlık ifadesini ihanet, düşmanlık ve darbe girişimi olarak kodlamak da bir başka tarafı. Fakat, gerçeklerin güçlü ve çarpıcı olması, algılama ve algılatma hareketliliğinin önemini azaltmıyor. Bir süre sonra gerçekte olan biteni algı diyerek önemsizleştiren, karşı algılarla yeni bir gerçeklik yaratmaya kalkanların karmaşasına herkes dahil oluyor. Gerçekler ile algıların sürekli birbirinin yerine geçtiği, birbirinin yerine kullanıldığı bir düzlem oluşuyor. Tuhaf biçimde algı üretme faaliyetleri, gerçeklerin işaretlerini de verebiliyor.

Son günlerin bağlantılı iki tartışma başlığında bu karmaşanın sonuçlarını görüyoruz: İktidar cephesinde yaşanan iç gerilimlere bağlı olarak gelinen (görünen) yol ayrımı ve bu cenahta sayısı giderek artan çatlak sesler meseleleri. Bu meselelerde, gerçekler ile algılar sürekli birbirine karışıyor, birbirinin yerine geçiyor. Yaratılmaya çalışılan -veya öyle olduğu varsayılan- algıdan gerçek çıkartma çabası, gerçeklere bir algı hamlesiyle yön verme gayreti ile algı-olgu geçişkenliği yüzünden oluşan okuma zorlukları iç içe geçiyor. Bu başlıklardaki algı ile gerçekler arasındaki karmaşa sadece iktidar cenahından da beslenmiyor üstelik, muhalefette de mevcut kafa karışıklığı karmaşayı besliyor. Oysa, bir alanda yoğun bir algı yönlendirme çabasının olması gerçeğin tamamen boş olduğu anlamına gelmiyor, gerçek bir gerilimin varlığı da olan bitenin bir algı kırılmasıyla yansımasını engellemiyor.

 

Bu iki canlı gündem başlığına baktığımda gördüğüm şu: İktidarın içinde -başlangıcı 31 Mart olmayan- ciddi bir gerilimin son derece belirleyici bir gerçeklik haline geldiği ortada. Üstelik bu gerçek durum, işaretlerini gördüğümüz alanlardan daha geniş bir arka planla ve takip edilenlerden çok daha fazla değişkenle ilişkili. Ancak bu gerilimin, yarattığı çatışmanın, saklanamayan kapışmanın yansımalarıyla ilgili de, çok yoğun, kimi sistematik, kimi tepkisel algı üretme çabaları yürürlükte. Yani olup biten, ne sadece görünen, gösterilen gerçekten, ne de sadece kurgusal bir algıdan ibaret. İkisinin bir arada olmasının önünde bir engel yok. Ancak hem iktidar çevrelerinde, hem muhalefetin dilinde algıları gerçeklere dönüştürmeye, gerçekleri algıyla bozmaya çabalayan yaklaşımlar eksik değil. Örneğin, iktidar ittifakının aslında mermer gibi sağlam olduğu konusundaki fikirlere her iki tarafta da rastlanıyor. Aynı şekilde, yeni ittifaklar arandığı düşüncesi de farklı taraflarda aynı hararetle ilgi uyandırabiliyor. Ve her yaklaşım için, tartışılmaz hakikat diyen de, hepsi uydurma diyen de bulunuyor.

Abdullah Gül, Ahmet Davutoğlu, Haşim Kılıç ve muhtemelen sıradaki Ali Babacan ve diğer AKP’lilerin, mevcut duruma ilişkin itirazları konusunda da konumlandırma sorunları yaşanıyor. Bu insanların hepsi için gündeme getirilen, fazlasıyla haklı -hatta nezaketen daha fazlası söylenmeyen- inandırıcılık defosu çok belirleyici bir etken. Hemen hepsi, şimdi şikayetçi oldukları uygulamaların sadece tarafı değil, imzacısı olmuş kişiler. Bugün söyledikleri tepki görüyor, anlamsız bulunuyor. Fakat, bu isimlerin konuştukları çevreler ve dikkat çektikleri konular, nasıl bir etki yaratacaklarından, buna yeterli olup olmadıklarından bağımsız olarak gösterge sayılabilir. Yani şöyle düşünebiliriz; bazen oluşturulmaya çalışılan hava, bir gerçek durumu perdelemeyip saklanamayan bir gerçeği gösterebilir. Seçim itirazları ve Kılıçdaroğlu’na saldırı konusundaki kafa karıştırıcı “algı çalışmaları” da, gerçeği örtmek veya bükmekten daha çok görünür olmasına yarıyor olabilir.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI