Siyasi kibirden vazgeçmek İstanbul’u bırakmaktan bile zor

Cumartesi, 20 Nisan, 2019
Kişisel bir özellik olarak değil misyon gereği sürdürmek zorunda olduğu “siyasi kibirden” vazgeçmek, iktidar için İstanbul’u vermekten bile zor. Üç haftadır “bunu neden yapıyorlar” sorusuna bulunamayan cevaplardan biri, seçmeniyle ayrışmaya başlayan iktidarın başka bir temsil formu üretemiyor olması.

İstanbul’daki seçim belirsizliğinin önemli bir aşaması mazbata krizi çözüldü. İkinci aşama olağanüstü itiraz için de, YSK’nın kararı bekleniyor. KHK’lıların seçme hakkını ellerinden alan açık hukuksuz karara yapılan itiraz, biraz da bu belirsizliğin arkasına saklanarak ve hukuksuzlukta inada devam edilerek reddedildi. AKP Genel Başkan Yardımcısı’nın “biz anlamadık ama kesin bir şey oldu” şeklinde formüle ettiği “olağanüstü” itirazın aynı saçmalık inadıyla karşılık bulması ihtimali ise ilk güne göre hayli azalmış durumda. Sanırım önümüzdeki haftadan itibaren -bir iki hafta önce olması gerektiği gibi- ne olacak sorusu yerine ne oldu sorusu tartışılır, daha çok konuşulur hale gelecek. İktidar sözcülerinin ve medyasının da yavaş yavaş “ne oldu” sorusuna doğru çekildikleri görülüyor. Ancak, sinirleri fena halde geren ve neredeyse üç hafta süren belirsizlik, itirazlar etrafındaki hareketlilik de, en az seçim sonuçları kadar çok okunacak malzeme, gösterge verdi. İktidarın ve destekçilerinin gösterdiği direnç ve daha önemlisi bu direncin biçimi, yıllardır süren pek çok tartışmayı güncelleyen bol malzeme üretti.

Bu tartışmaların bazıları AKP iktidarının ilk yıllarına, hatta ondan da önceye uzanıyor. Bazıları son yılların, özellikle de 2013 veya 2015 sonrasının gündemi. Bir kısmı da, referandum ve 24 Haziran seçiminden sonra öne çıkmış başlıklar. Karşı karşıya kalınan nedir? Seçim gibi “normal” yöntemler bir işe yarar mı? İktidar geriletilebilir mi, yenilgiyi kabul eder mi? Bloklaşma, kimlik siyaseti ve kutuplaştırma ile yaratılan tablo değişebilir mi? İktidar her geçen gün gücünü pekiştirip kurduğu rejimi kökleştiriyor mu? İktidar yerel yönetimlerdeki 25 yıllık, genel yönetimdeki 17 yıllık çıkar imkanlarından vazgeçer mi? Muhalefet beceriksiz ve çaresiz biçimde iktidarın kurduğu gündeme mahkum mu? Seçimden sonraki iktidar performansı, bütün bu soruları ve etrafındaki tartışmaları güncelledi. Ancak, cevaplar yine açık siyasi göstergelere göre değil, kapalı iktidar tablosundan işaret arayarak verilmeye çalışıldı. Erdoğan’ın sözlerinden hatta mimiklerinden toplanan şifreler çözülerek rota anlaşılmaya gayret edildi. “Benim tanıdığım Erdoğan” diye başlayan cümlelerle çok iddialı öngörüler paylaşıldı. Seçimden önce de bunlara tanık olduk, seçimden sonraki süreçte de. Yıllardır yerleşen alışkanlıklar, katılaşmış siyasi tablodan bile zor değişiyor.

İktidarın seçim sonuçlarına karşı takındığı tutuma bakarak, bu soruların çoğu için ayrı ayrı ve çok geniş tartışmalar açmak mümkün. “Seçim ne işe yarar?” konusunu daha önce epey tartıştık. Ben bu yazıda, pek çok soruyu ortak kesen ve hayli kuvvetli desteği olan iki önermeden bahsetmekle yetineceğim. Birincisi, iktidarın siyaseten kendi aleyhine de olmasına rağmen seçim sonuçlarını kabul etmesinin mümkün olmadığı veya sonuçsuz da olsa yüksek direncin sebebinin de bu olduğu görüşü. Yerel yönetimlerdeki çıkar ağları, İstanbul başta olmak üzere büyük ekonomik güç veya iktidarın gizli ajandası gibi vazgeçme zorlukları bu tezin güçlü argümanları. İkinci önerme ise, iktidar kombinasyonu ve daha çok da Erdoğan için kurulan bir fıtratla ilgili. Olan biten, bazen ideolojik kaynaklara, bazen kişisel özelliklere yaslanan bu fıtratla açıklanmaya çalışılıyor. Önceki deneyimlerle desteklenerek, bir davranış profili ve ondan yola çıkarak da öngörüler üretiliyor. İktidarın hakim sınıf ve güç merkezlerinin kontrolü dışında davranamayacağı; ideolojik ve toplumsal maya ve kökleşen yeni rejim gibi aşırı rasyonel genellemelere müracaat eden versiyonları olsa da, bu önermeler büyük ölçüde siyasetin gereklerinin uzağında bir irrasyonellik iması taşıyor. Yaşanan kibir ve ölçüsüzlükler, siyasi dinamiklerin hilafına zorlamalar gibi ifade ediliyor. Oysa hiç siyasi bir kavram gibi durmayan kibrin arkasında bir siyasi derinlik var.

AKP iktidarını yaratan toplumsal dinamikler, talip olduğu/üstlendiği otantik temsil formu ve siyaset modeli, pek çok kavramsal sorunla malul tartışmaların konusu. Bir tarafta iradesiz kalabalıkları kullanan kötü niyet, gizli ajanda değerlendirmeleri; diğer tarafta “pozitif sosyoloji”, merkeze yürüyen dinamik “çevre” hikayeleri. Ancak, bu tartışmaları tazelemeden şu iddiayı öne sürmek pekala mümkün: AKP’nin otantik temsil iddiası, 28 Şubat ile tazelenmiş tarihsel rövanş bakiyesiyle de desteklenmiş “siyasi kibri”, üstelik bir vaat olarak başlangıçtan itibaren taşıyordu. İlk ivmeyi veren fabrika ayarlarında da, siyasi tevazu değil, siyasi kibir öndeydi. Halkın gerçek temsilcileri, memleketin asıl sahibi yerli-milli unsurlar, herkese bu kibri göstermek için gelecekti. Verilen büyük destek de, bugün yaşanan bozgun da bunun içindi. İktidarı destekleyen kalabalıklar, kendilerinden olanları kendileri gibi olmaları için oraya göndermiyordu; kendilerinin yıllardır eksik kaldığını düşündükleri her şeyi almak ve mümkünse daha fazlasını göstermek için gönderiyorlardı. Bu yüzden -işler yolundayken- iktidarın şatafatı, lider kadroların bilerek göze soktukları gösteriş, açıklanamaz zenginleşme beklendiği ölçüde bir tepki de yaratmadı. Bu paradigma seçmen için uzunca bir süredir değişme eğilimine girdi ama iktidar için böyle bir şans söz konusu değil.

Bu çerçeveden bakınca, oy ve destek kaybından daha önemli olan “iktidardan olma” fikri, siyasi kibre verdiği zarar nedeniyle kuvvetle direnilmesi gereken bir durumdu. Görünümleri bozgun havası verse de, irrasyonellikler içerse de, hasarı büyütse de, aksi davranış, seçmenin değiştirdiği ama iktidarın değiştiremediği paradigmaya asla uymazdı. Yani, seçim sonuçlarına gösterilen direnç, iddia edildiği gibi AKP’nin fabrika ayarlarından uzaklaşmasından değil kopamamış olmasından. Tıpkı, burjuvalara düğünde Kuran okutmanın övüncü ile ekonomik kriz sırasında böylesi şatafatı afişe etme arasında yapılan tercihin gerekçesi gibi. Ayrıca, siyaseten tehlikeli -hatta irrasyonel- bulunan güç ataklarının sağladığı siyasi kibir takviyeleriyle 2007’de, 2011’de, 2015’de ve 2018’de sağlanan “düzeltmeler” de hafızalarda. Seçim sonuçlarına verilen tepkilerdeki hazırlıksızlık, beceriksizlik görüntüsü, yenilgiyi bozguna çeviren zorlamalar ve siyaseten bundan zarar görülmüş olması bu tercihin rasyonelliğine halel getirmiyor. Kişisel bir özellik olarak değil misyon gereği sürdürmek zorunda olduğu “siyasi kibirden” vazgeçmek, iktidar için İstanbul’u vermekten bile zor. Üç haftadır “bunu neden yapıyorlar” sorusuna bulunamayan cevaplardan biri, seçmeniyle ayrışmaya başlayan iktidarın başka bir temsil formu üretemiyor olması. Erdoğan’ın “barışmanın”, “kucaklaşmanın”, “demiri soğutmanın” belirleyici aktörü olarak yeni bir üst dil kurmaya kalktığı takviye de ikna edici bir çare gibi durmuyor.

 


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI