Topçu Kışlası yeniden

Cumartesi, 26 Ocak, 2019
Erdoğan’ın da “Türkiye’yi düşürme hamlelerinden biri”, hatta ekonomik krizin gerekçesi saydığı olayla çok kişisel bir ilişkisi, şahsi bir meselesi var. Bu yüzden, yıllar sonra canlandırılan soruşturmalar raflardan indiriliyor, projeler yeniden çizdiriliyor. “O kışla” oraya dikilmeden hesap bir türlü kapatılamıyor.

Bundan yaklaşık 600 gün kadar önce, 15 Haziran 2017’de Gazete Duvar’da “Berberoğlu’na hapis, devamı Topçu Kışlası” başlıklı bir yazı yazmıştım. Başlıktan da anlaşılacağı üzere, o hafta CHP Milletvekili Enis Berberoğlu’na 25 yıl hapis cezası verilmiş ve tutuklanmıştı. Anayasa referandumunun üzerinden henüz iki ay geçmiş ve sonuçtan pek de memnun kalmayan Erdoğan, kontrollü gerilimi yeniden yükselten adımlarını atmaya başlamıştı. Söz konusu yazıda, başlıktaki ikinci konuyla, yani Topçu Kışlası’yla ilgili de şöyle bir cümle yer alıyordu: “Taksim’deki üç dev proje ve ‘kültürel, sosyal alanda iktidar olamadık’ yerinmesine özel olarak dikkat kesilmek lazım. ‘Sanatçı iftarında’ açıkça dile getirilen AKM’nin yıkılması, sürmekte olan Taksim Camii inşaatı düşünüldüğünde, Erdoğan’ın işaret ettiği ‘üçüncü proje’nin Topçu Kışlası çıkması hiç şaşırtıcı olmaz. Kuyruk acısının yanında, bu projelerin tek tek ve birlikte kavgaya elverişliliği, sembol derinliği de bu ihtimali güçlendiriyor.

Önceki gün Rusya’dan dönüşünde uçak gazetecilerine konuşan Erdoğan, Fazıl Say meselesiyle ilgili soruları cevaplarken konuyu yine aynı noktaya getirmiş: “O Topçu Kışlası’nın aslını bir görseniz, ‘Yazıklar olsun burayı yıkanlara’ dersiniz. O kadar muhteşem bir eser. Onun orijinaline uygun mimari tasarımlarını yaptırıyorum. Orayı ihya edeceğiz. (…) Bir taraftan o tarihi kışla ortaya çıkacak öbür taraftan opera muhteşem eser olarak geliyor, öbür tarafta Taksim Cami…” Yani çok açık biçimde anlaşılıyor ki Topçu Kışlası, ya yerel seçim kampanyasının önemli bir parçası ya da İstanbul’u yeniden kazanacak AKP’nin zafer gösterisi olarak çok kısa bir vadede tekrar önümüze gelecek. Erdoğan’ın konuşmasındaki “yerel seçimlerde meydana gelecek bir başarı, yerel ve merkezi yönetimle el ele vererek süratle halletme imkânı getirecektir” cümlesi, biraz seçim sonrasını işaret ediyor gibi görünse de, seçim sürecindeki gidişata göre meselenin öne çekilmesi pekala mümkün.

Gezi Parkı hadisesinin üzerinden neredeyse beş yıl geçti. Üzerine beton dökülerek semt pazarı estetiğine kavuşan bir meydan, polis kontrolüne geçen bir park, yıkılanı ve yapılanı kafalara kazıyan eş zamanlı inşaatlar. İnsanların görmemek için yollarını değiştirdiği bir seri çirkinlik. Mevcut fiziki şartlara bakılınca kimin neyi koruyabildiği, kimin neyi kazandığı pek kolay anlaşılamıyor. Olayın moral ve politik tarafında ise durum biraz daha karışık. Yaşandığı zamanın anılarından fazla bir şey bırakmamış gibi görünse de, bu ülkenin en önemli politik deneyimlerinden biri olarak somut etkilerinden çok daha fazlasını temsil ediyor. Bir taraftan hâlâ kullanışlı olan bir özgüven deposu, hatıra avuntusu; diğer taraftan bir türlü kapanmamış bir hesap.

Erdoğan’ın da “Türkiye’yi düşürme hamlelerinden biri”, hatta ekonomik krizin gerekçesi saydığı olayla çok kişisel bir ilişkisi, şahsi bir meselesi var. Bu yüzden, yıllar sonra canlandırılan soruşturmalar raflardan indiriliyor, projeler yeniden çizdiriliyor. “O kışla” oraya dikilmeden hesap bir türlü kapatılamıyor.

İktidarın 31 Mart’ta yapılacak olan yerel seçimi -hep olduğu gibi- ülke için bir “beka seçimi” olarak göstermesi bir zeka sorunu olabilir ama kendisi için “beka meselesi” olarak görmesi zorunluluk. Dolayısıyla, Topçu Kışlası veya Gezi Parkı gibi önemli sembollerin, geçmişten gelen kapatılmamış hesaplar olmasının yanında, seçim atmosferi açısından da önemi var. Seçimlerin, siyasi içerikten soyutlanarak bir referanduma, kimlik sayımına dönüşmesi, ana kutuplaşma hatlarının katılaşması için böylesi semboller çok kullanışlı. Binali Yıldırım’ın adaylığı ile İstanbul’da yerel iddiasını epeyce zayıflatmış olan AKP’nin yeniden Erdoğan’ın odakta olduğu bir kampanyaya yöneleceği anlaşılıyor. Böyle bir kampanyada, Erdoğan’ın İstanbul özelinden başlayarak yaşadığı en önemli toplumsal direnç, gücünü kabul ettiremediği en önemli eşik olarak gördüğü bu hadise daha da önemli hale geliyor. Fazıl Say olayında da gündeme geldiği gibi, ele geçirilememiş kültürel-fikri iktidar meselesi açısından da, Taksim’in nasıl biçimleneceği hayli önemli.

Seçimler başta olmak üzere her siyasal süreçte, kutuplaştırma sembolleri sadece kendi taraftarlarını motive etmek için değil, karşı bloktaki gücü veya kararlılığı test etmek için de kullanılıyor. Hatta çoğu zaman bu yönü daha çok işe yarıyor. Taksim’e Topçu Kışlası yapılacağı için AKP’nin oy patlaması yapması elbette beklenmez. Zaten o zaman bile AKP seçmeni meselenin neden önemli olduğunu pek anlayamamıştı. Ama yaşanan onca şeyden sonra, bunun bir seçim vaadi, bir meydan okuma olarak yeniden gündeme gelmesine verilecek veya verilemeyen cevaplar, başka bir ölçüye işaret edecek: Yerel seçimle iktidarın “bekası” ile ilgili bir tartışmanın açılıp açılamayacağına ilişkin ölçüye. Keyfiliğin yaratabildiği toplumsal gerilim ve fiziki bozulmanın canlı örneği olan Taksim hakkında konuşmadan, başka bir şey yapılabileceği iddiasının altını doldurmak çok zor. Gezi Parkı – Topçu Kışlası gerilimini yeniden siyasi bir enstrüman olarak kullanmaya hazırlananlar, konunun kendi seçmen kitlesinin çok önemli bir gündem başlığı olmadığını elbette biliyorlar. Ancak bu cüretin karşısında cevabı olmayan, cevap üretemeyen rakipleri olmasını, rakiplerinin kendi seçmeni nezdinde böyle görülmesini de fazlasıyla yararlı buluyorlar.

Cumhurbaşkanı’nı Beştepe’de ziyaret edip oyunu isteyerek kutuplaştırmaya karşı sembolik bir çıkış yaptığı iddiasındaki Ekrem İmamoğlu, şimdi önemli bir gerilim sembolünün tekrar gündeme gelişine nasıl bir karşılık verecek? Mesela, başka türlü düşündüğü için halkla yakın temaslarından birini Gezi Parkı’na mı taşıyacak? Yumuşama adına “şu harika çizimlere biz de bir bakalım” denmeyecekse, başka bir karşılık vermek gerekmeyecek mi? Ayrıca pek çok konuyu kutuplaşma alanından çıkartmanın yolu, yokmuş gibi davranmak değil, gündeme taşınma biçimini değiştirmek. Taksim Meydanı – dolayısıyla Gezi Parkı ve Topçu Kışlası- meselesi, kent yönetme aklı ve iktidar etme biçimi açısından tam da böyle bir konu. Tarihi eserlerin inşa edilebildiğini düşünen keyfiliğin, kimlik zorlamalarıyla ortak zeminleri imha etme hoyratlığının karşısına gerilimi yükselterek çıkmak gerekmeyebilir ama değişim iddiasını sürdürebilmek için basit sorularla da olsa bir şey demek gerek.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI