Keyfilikten güç, belirsizlikten imkan bulmak

Çarşamba, 9 Ocak, 2019
Çok uzun dönemli ve çok boyutlu bir ilişkide, bu kadar dar bir aralıkta 'kritik eşik' olarak tarif edilecek bu kadar olay yaşanması kolay değil. Üstelik oluşan her yeni durum için, gereğine göre çok agresif, gereğine göre çok uyumlu açıklama bulmak daha da zor.

Herkesin beklediği sürprizlerin, her şeyin aynı kalmasını sağlayan yeniliklerin, bıkkınlık veren değişikliklerin, kimsenin kıpırdamadığı zemindeki sarsıcı sonuçların aynı zamanda yaşandığı bir dönemden geçiyoruz. Her şeyin yeniden konuşulmasına neden olacağı iddia edilen şaşırtıcı gelişmeler, geliş hızlarına uygun bir süratle tekrar değişiyor. Olması gerekenler diye sıralananlar asla öngörülen sıraya uymuyor. Sadece son bir yıl içinde Türkiye-ABD ilişkileri ve Suriye meselesinde yaşananları herhangi bir değerlendirme yapmadan alt alta dizince bile şaşırmalara doyulamayacak bir tablo çıkıyor. Çok uzun dönemli ve çok boyutlu bir ilişkide, bu kadar dar bir aralıkta ‘kritik eşik’ olarak tarif edilecek bu kadar olay yaşanması kolay değil. Üstelik oluşan her yeni durum için, gereğine göre çok agresif, gereğine göre çok uyumlu açıklama bulmak daha da zor. Ama hem bunlar oluyor, hem de uygun açıklamalar bulunuyor.

Mesele sadece dış politika ile ilgili olsa, çok karışık ve sürekli değişen dengelerden, kolay nüfuz edilemeyecek arka planlardan veya aktörlerin tutarlılık gibi bir dertleri olmamasından bahsederek bir açıklama bulmak belki mümkün. Fakat, sersemletici tekrarlar içeren, doğru dürüst hiçbir şeyin değişmemesine rağmen sürekli, “çarpıcı gündem” üretebilen tablo, hemen her alanda karşımıza çıkıyor. Duruma göre karar, adamına göre işlem, keyfe göre uygulama ihtiyacı her alanda ve o kadar sık ortaya çıkıyor ki, bunlara ancak fiili durumlarla, o ana, o vakaya özel formüllerle yetişilebiliyor. Bazen mahkeme kararları, bazen ekonomik tedbirler için bir kurala dayanmayan, kural haline getirilmesi asla mümkün olamayacak özel kararlar çıkartılıyor. Bu fiili durumlar bazen yeni yönetim modelinin sağladığı kararnamelerle yaratılırken, bazen de artık hiçbir kurumsal güçleri kalmayan uygulama birimleri zorlanarak sağlanıyor.

Son olarak Eren Erdem’in önce tahliyesine karar verilmesi, ardından bir başka mahkemeden yeniden tutuklama kararı çıkartılması örneği önümüze geldi. Ancak benzer hukuksuz uygulamalar Selahattin Demirtaş, Leyla Güven, ÇHD avukatlarının davalarında da yaşanmıştı. Karar yazılmadan değişen mahkeme heyetleriyle karar değişiklikleri, verilmiş yargı kararlarını uygulamayan mahkemeler, sayfalarca soruşturma dosyası hazırladıkları sanıkların ifadesini almamış, ellerinde hazır mütalaa ile gezen savcılar görülmedik şeyler değil. Tarım kredisi için kurulmuş bankaya spor kulüplerinin borçlarını yükleyen, esnaf bankasını ucuz konut kredisi vermeye zorlayan uygulamalar da böyle. Güvenlik görevlilerinin keyfiliği konusunda örnek yazmaya bile gerek yok. Meclis başkanının istifasını gerektiren anayasa maddesini parti başkanlarının demeçleriyle geçmek, seçim tartışmalarının odağındaki bir kurumun görev sürelerini uzatmak gibi başka vakalar da listeye eklenebilir.

Bu köşede birkaç kere değindim, ortaya çıkan bu tabloyu bir rejim inşası olarak tarif etmek kolay değil. Elbette, yeni bir rejim inşasının zaman alacağı, bu yüzden başlangıçta böyle gelişmelerin “normal” olduğunu söylemek mümkün. Ancak, belirsizliğin yaygınlığı ve çeşitliliği sadece hazırlıksızlıkla açıklanamayacak bir durumun, biraz da bilinçli bir tercihin daha etkili olduğunu gösteriyor. Belirsizliğin, özellikle derinleştirilen öngörülemezliğin yarattığı hareket imkanı, yapılacak çok etkili düzenlemelerden fazlasını sağlıyor. Kural dışı olarak müdahale edebilir olmak, -bir anlamda kuralların üzerinde olmak- konulmuş en etkili kuraldan bile daha güçlü bir iktidar üretebiliyor. Böylesi bir gücün, böyle bir yönetim tarzının içinde bulunulan durum için daha elverişli olduğu görülüyor ama bu durum bir “inşa” faaliyetini de imkansız hale getiriyor. Bu yüzden, ortaya çıkan tablonun yeni bir rejimin inşa edilmesine pek benzemediğini söylemek, aslında daha yumuşak bir şeyden bahsedildiği anlamına gelmiyor.

Hukuksuzlaştırma (anti-hukuk), siyasetsizleştirme (anti-siyaset), kurumsuzlaştırma (anti-yapı) ve aslında bütün bunları çerçeveleyen bir kuralsızlaştırma/kavramsızlaştırma geniş bir keyfilik ve fiili iktidar alanı açıyor. Bir yıkım işinin, inşa faaliyetine dönüşmesi kendi hukukunu, kendi siyasetini, kendi kurumlarını yaratmasıyla mümkün. Ancak izlediğimiz şey, bunlarla ilgili bir kurucu iradeden çok, mevcut kamusal yapıların, alışkanlıkların yıkılması, bozulması, en azından işlevsizleştirilmesi ve bu alanların -şimdilik- belirsizlikle yönetilmesi hadisesi. Bu durumun doğal sonucu, belirsizlik devam ettikçe daha etkili olabilecek iktidar keyfiliği sağlaması yanında, süreklilik arz eden bir yapının kurulamaması, uzak kalınması. Tıpkı, sürekli saldırı altında tutulmasına rağmen ele geçirilemeyen kültürel alanda, büyük kaynak transferleri yapılmasına rağmen ana aktörleri kolay değişmeyen ekonomi elitleri listesinde olduğu gibi. Bu açıdan, bu yönetim tercihinde -etkili bir inşa yerine belirsizliğe abanmada- konjonktürel ihtiyaçların mı, iktidarın kimyasının mı daha etkili olduğu da tartışılmaya muhtaç.

Televizyonlardan yargı makamlarına talimat verip saatler içinde sonuç alabilen, mahkemeleri kendi kestiği cezaların tahsil ofisine çeviren bir iktidarın, tuhaf yöntemlerle alınmış kararları değiştirmeye çalışmak yerine istemediği tahliyeleri durduracak bir mekanizma kurması -ki zaten kurulmuşu var- pekala mümkün. Fakat, istemediği şeyler olduğunda, kurallara bağlı olmaksızın müdahale edilebildiğinin gösterilmesi bundan çok daha etkili. Aynı durumun ekonomide de, dış politikada da işlediği söylenebilir. Alınan kararların, atılacak adımların iki dudak arasından çıkacak sözlere bağlı gösterilmesi, kişiselleşerek merkezileşmiş bir güç yığılması ve olağanüstü bir hareket kabiliyeti sağlıyor. Ancak bu güç yığılması ve hareket serbestliğinin hangi ihtiyaçlarla hangi dolayımla ilişki kurduğu, kimin kimi, kimin neyi kullandığı, görünürdeki “keyfilik” kadar açık olmayabilir. Belki de, bir yolculuktan çok lunapark oyuncaklarındaki bir yere gitmeyen çalkalanmaya benzeyen gündem şoklarını bu yüzden yaşıyoruz.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI