Bana mı dedin?

Çarşamba, 26 Aralık, 2018
İktidar eleştirildiğinde, “bana mı dedin?” diye tepki veren, vermiş gibi gösterilmeye razı olan seçmenin tavrı demokrasiyle pek ilgili değil. Her seferinde, “size demedik” diye yatıştırılması gereken, sadece “siyasal tercihlere saygı” başlığında değerlendirilecek bir olaydan çok, ahlaki bir mesele gibi duruyor.

Metin Akpınar ve Müjdat Gezen’in polis eşliğinde emniyete götürülüp ifadelerinin alınması hâlâ tartışılıyor. Yargı uygulamalarının doğrudan Cumhurbaşkanı talimatlarıyla şekillenmeye başlanması tartışmanın en önemli başlığı. Elbette, sabahın köründe polis marifetiyle ifadeye götürülen ve adli kontrol uygulanan söz konusu insanların yaşları ve sanatçı kimlikleri dolayısıyla haklı olarak kazandıkları saygı da, olaya gösterilen tepkilerde karşılık buluyor. Baskının yaygınlaşması, giderek herkesi içine alacak bir cezalandırma ve hizaya sokma faaliyetine dönüşmesi de dikkat çekilen bir diğer nokta. Herkes meşrebince bir şeyler söylüyor veya, derin bir sessizliğin kuytusuna saklanıyor. Bir de olayın karşı tarafı var; daha olayın başından itibaren Gezen ve Akpınar için bir linç atağına kalkan, soruşturma başlatılıp ifadeler alındığında da, “oh olsun” havasında memnuniyet gösterileri yapan, gözdağı vermeye, üstünlük taslamaya çalışan medya ve sosyal medya çevreleri.

Daha önce de yazmıştım; sosyal medyadaki iktidar yanlısı hareketliliğin önemli bir kısmının organize, ücretli troll faaliyeti olduğunu düşünüyorum. Aslında iktidar yanlısı medyanın ve aynı çevrelerin kullandığı popüler figürlerin de benzer biçimde yönlendirildiği gözleniyor. Bu yüzden, çoğu meselede ortalığa yayılan görüşlerin, tepkilerin, eğilimlerin gerçek taban reflekslerini gösterdiğinden, sahici bir nabız verdiğinden kuşku duymak gerekir. Yani iktidarın devamı için oy kullanan yüzde ellinin Müjdat Gezen’den veya Metin Akpınar’dan medyada, sosyal medyada yazılanlar kadar nefret ettiğini düşünmek için bir neden yok. Fakat, bu organize ya da yönlendirilmiş kanaat saldırısı yine de bize önemli göstergeler sunuyor. Her şeyden önce, bu yönlendirme odaklarının nasıl düşünülmesini, düşünülmese bile bunun nasıl söylenmesini istediklerini görüyoruz. İkincisi, ilk hareketi oluşturan yapay yönlendirmenin “gerçek kişilerde” nasıl karşılıklar bulduğuna, bulabileceğine dair ipuçları yakalıyoruz. Ayrıca aktif olarak katılmasa bile, suskun desteğin kaynaklarını hissediyoruz.

Genel olarak bütün otoriteryan, faşizan eğilimlerin ortak karakteri, entelektüel-kültürel alana ve bu alanı temsil (domine) ettiğine inanılan figürlere karşı hasmane tutum takınmasıdır. Yüzyılın başındaki versiyonlarında da, şimdiki yeni popülist örneklerde de durum aynı. Elinde olanların hak ettiğinden az, elinde kalanların da sürekli tehdit altında olduğuna inanların, bir sistem sorgulamasına girmeden bunun sebebi olarak gösterilen düşmanlara yönlendirilebilmesi, en azından bunun gerekli olduğuna ikna edilmesi çok önemli bir ideolojik dayanak. Bu yüzden, hak ettiğinden fazlasını elinde tutan “kaymak tabaka”, kökü dışarıda ‘kültürel elitler” veya aşırı şımartılmış “ayrıcalıklı azınlıklar”, her tür zeminde, her imkan kullanılarak çoğunluğun hedefine yerleştirilir, hedefinde tutulmaya çalışılır. Kolay yönetilir bu dinamik, siyasal destek temini için zahmetsiz büyük bir imkan yaratırken, çoğunluğu temsil iddiasındaki otoriter yönetimler için kendisine yönelecek her türden eleştiriyi düşmanlaştırmaya tabanını ortak etmenin kanallarını açıyor.

Artık değil ayrıcalık sahibi olmak, mevcut haklarını bile korumakta zorlanan, bütün imkanlardan sürekli dışlanan ve ağır kuşatma şartlarında yaşayan insanlardan “kaymak tabaka” diye bahsedilmesi, doymak bilmez rövanşist saldırıları meşru kılacak bir zemin sağlıyor. Saraydaki şatafat veya yeni ya da hiç değişmeyen ekonomik elitler değil de, kültürel belirleyicilik veya hayat tarzı siyasi uzaklık ölçüsü olabiliyor. Oluşturulan baskı ortamı, kutuplaştırıcı siyaset ve “hesap görme“ faaliyetlerine temin edilen destek veya sessiz rıza için de bir özdeşlik alanı açılıyor. “Astılar, zehirlediler, yedirmeyiz” sloganıyla özetlenen “engellenmiş temsil” kumpasına ikna edilen amorf kimlik kalabalığı, düz çıkarlarına uymayan bir oy katılığını sürdürüyor. “Bunlar, siz seçtiğiniz için bana karşı” dendiğinde, oy desteğini oluşturan kalabalık “sen artık benim seçtiğim değilsin” aşamasına geçmedikçe, kutuplaştırma siyasetine özel bir itiraz oluşturmuyor, hatta bunu yanlış görse bile mesafe koyması pek mümkün olmuyor. İktidar çevresinin en “sağduyuluları” bile “tamam ama onlar da en azından saygı göstersin” sınırındaki bir tavırsızlıktan öteye gidemiyor.

Bu noktada ortaya çıkan paradoks makarnaya ya da kömüre bağlanan siyasi irade ile eğitim-kültür seviyesine bağlanan siyasi yeterlilik tartışmalarını amorf kimlik inşasına bağlıyor. Kendi eleştirisinden beslenen bir temsil gücüne yardım ediyor. “Sizi sevmedikleri için benden hoşlanmıyorlar ama ben (sizin) gücünüzü gösteriyorum” şeklinde özetlenebilecek gösteriler ve onlar etrafında kurulan siyasi manipülasyonlar sonuç doğurmaya devam ediyor. Bu güç gösterileri, ister “karakola çektirmek” şeklinde olsun, ister tropik meyveli pahalı davetlerdeki şatafatla yapılsın sonuç değişmiyor: Karşıtlarını işaret ederek sürekli beslenen kimlik özdeşliği, çok pay alınamasa da, çok ikna olunmasa da kurgulanmış bir tatmin yaratabiliyor. En azından itiraz edilemez bir ortaklık alanı oluşuyor. İşte bu yüzden, en tepeden verilen işaretle başlanan “had bildirme”, “bedel ödetme” hamlelerinden sonra, örgütlü kanaat üretimindeki nefret dozu çok yükseltiliyor. Bu doz artışının, genel korku havasını artırmak, muhalefeti sindirmek, çaresizliği yaymak gibi amaçları açık ama kendi tabanına dönük bir tarafı olduğu da ortada.

Seçilmişin, seçildiği için (yeniden seçilmeyene kadar) bütün yanlışlarına saygı gösterilmesi gerektiği nasıl savunulamazsa, yanlışları üreten ve sürdüren seçmenlerin de eleştirilemez olduğu veya “milli irade” diye kabullenilmek zorunda olduğu iddia edilemez. İktidar eleştirildiğinde, “bana mı dedin?” diye tepki veren, vermiş gibi gösterilmeye razı olan seçmenin tavrı demokrasiyle pek ilgili değil. Her seferinde, “size demedik” diye yatıştırılması gereken, sadece “siyasal tercihlere saygı” başlığında değerlendirilecek bir olaydan çok, ahlaki bir mesele gibi duruyor. İktidar seçmeni eleştirilerle ilgili gösterdiği alınganlığı, yapılanlarla ilgili bir siyasi sorumluluk olarak taşımaya yanaşmıyor. Oysa, Metin Akpınar’ı karakola çektirerek kendi makamına veya kendi tercihine saygı üretileceğine inanmak arasında fazla bir mesafe yok. Ya da bütün bu örgütlü faaliyetlerin, ücretli trollerin yarattığı atmosfer bu mesafenin asla oluşmaması için işletiliyor.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI