Oyuncaklara sahip çıkmak

Cuma, 14 Aralık, 2018
Ne oyuncak önemsiz bir şeydir ne de onunla kurulan ilişki. Yoksa neden alınsın? Var bir ‘hikmeti’ ki oynayandan koparılmak için gayret gösteriliyor, ısrarcı olunuyor.

“‘Ne bu hal! Elinden oyuncağı alınmış çocuk gibisin’, ‘oyuncağı elinden alınmış çocuk gibi şikâyet edip durma”: Ya doğrudan ya da dolaylı sıkça duyulan atarlı ihtarlardan biri. Olgun olmaya, olgun davranmaya çağrı sözüm ona, olgunluğun pek de matah sayılmadığı bir yerde tuhaf mı tuhaf kaçıyor besbelli. Ama ne gam!

Oysa sormak gerekir: Oyuncağı kim alır, neden alır, oyuncağından koparılan çocuğun haletiruhiyesi nedir? O haletiruhiye neden bir kalemde mahkûm edilir? Bu soruları sorunca olgunluğa ve peşi sıra gelen vasıflara çağrının kendisi de içerdiği yanılsamanın görünür hale gelmesiyle bir tartışma konusudur artık. İhtarın kabul edilebilirliğini, haklılığını kuran o olgunluk çağrısı dört başı mamur bir komplodur oysa. Olumlanan olgunluk, özerkliğe, kendi kanaatleriyle eylemeye işaret etmemektedir sanıldığı gibi, tam tersine olgunlukla talep edilen sessizliktir, kaderine razı olmadır, boyun eğmedir.

Ne oyuncak önemsiz bir şeydir ne de onunla kurulan ilişki. Yoksa neden alınsın? Var bir ‘hikmeti’ ki oynayandan koparılmak için gayret gösteriliyor, ısrarcı olunuyor.

Oyuncağı alan kontrol ve hüküm sahibidir, efendidir. Sadece oyuncağı almaz, onunla birlikte hazzı, neşeyi alır. Oyuncakla oynayanın kendi başınalığında serbestçe serpilen hayal gücünü, hayallerini gasp eder. O hayallerle canlanan, ortaya dökülen, kimi kez uydurulan, uydurulduğuyla başka halleri hatırlatan sözcüklere musallat olur. Oyuncakla, oyunla mümkün olan kaçışı zapturapt altına alır.

Efendi için kendinden azade haz tehlikelidir. Eğrilip bükülmeli, koşullara bağlanmalı, çerçevelendirilmelidir. Efendinin dolayımından geçmelidir. Mevcudun zorunluluğunu zan altında bırakabilme imkânıyla hayal gücü süzülmeli, canlılığı ve sınır tanımazlığıyla özütü ıskartaya çıkartılmalıdır. Söz güce bağlanmalı, gücün sözdağarının malı olmalı, sınır aşımıyla ihtilafın saflarında at oynatmamalıdır. Dinlemeli, itirazın diline tercüme edilmemelidir.

Oyuncağı elinden alınmaksa tam bir yeistir. Bir iğdiş etme girişimidir, yaralar, acı verir. Anlık değildir acısı, süreğendir. Sonrasındaki sevinçleri gölgeler. Eksilmektir çünkü. Onun yerine ellere tutuşturulan hiçbir ‘oyuncak’ o eksikliği gideremez. Zaten murad edilen de eksikliği telafi etmek değil, onu daim kılmaktır.

Arsızca olumsuzlanan, iğva edilen bütün bu eksilme ve acısıdır. Yanlışa sürüklenmesi, baştan çıkarılması gerekir. Çünkü koparılıp alınan efendinin kanına kan, canına can katandır. Ve bu karanlıkta kalmalıdır, sarıp sarmalanmalı, ortalığa dökülmemelidir. Varlığımızın onunla kaim olduğuna yürekten inanılmalı, ‘varlığım varlığına armağan olsun’ kipliğinde ifşa olmalıdır.

Ya çocuk kelimesiyle ve ondan türetilmiş olumsuz yüklemli kelimelerle, sıfat ve deyimlerle neler yapılmaktadır? Neler gizlenmekte, ne türden yanılsamalara meydan verilmektedir?

‘Çocukça’, ‘çocukluk etme’, ‘çocuk oyuncağı’, ‘çocuk oyuncağı haline getirmek’, ‘çoluk çocuğun elinde kalmak’, ‘çoluk çocuğun maskarası olmak’. Bu sıfatları, deyimleri hangi hallerde kullanılıyoruz, bir bakmak gerekir. Hiçbiri olumlu bir değere sahip değil. Tümü uzak durulması, kurtulunması gereken tavırları mahkûm etmenin yüklemleri. Bu nispette olumsuzlama şüphe yaratıyor. Rahatsızlık yaratan, ürküntü veren ya da korkutan bir şeyler var burada besbelli ki çürütülmek isteniyor. Her biri birer buyruğun göstereni aslında. Buyrukların kanlı yüzünü gölgeleme vasfıyla iş görüyorlar. Makbul oluşları, sıklıkla dile dolanmaları bundan olmalı.

Bütün bu ve benzeri sıfat ve deyimlere reddiyeyle çağrı çıkarılan akıllılık, ehillik, deneyim ne menem bir şeydir? Hangi nevinden akıllılık ve deneyimdir ve ne pahasına? Çocukça olanda, çocukluk etmede ısrar vardır, itiraz ve direnme vardır. Olduğu haliyle olanı kabullenmemek vardır. Reddiye bunlara karşıdır. Özendirilip vazedilense ehlileşmiş, evcilleştirilmiş olandır.

Çocuk oyuncağı denilerek değersizleştirilen, önemsizleştirilen nedir? Hangi hak ve yetkiye dayanarak küçümsenmektedir? Uğraşlar, yapıp etmeler meşakkat, sabır, zaman gerektirebilir, ancak asıl dikkate değer nokta önem ve değerlerinin bir sıradüzende sınıflandırmanın sonucu olduğudur. Ve tam da bu noktada sınıflandıranın ne ve kim olduğunu sormak gerekir. Sınıflandırma her yönüyle iktidara ait bir edimdir. Dolayısıyla yapılanın, çocuk oyuncağı olarak nitelendirildiği yerde hakiki bir çıkar vardır kıskançlıkla korunan, alttan alta sıradüzenin üst basamaklarına çıkarılmış yapmaları zan altında bırakmama, sorgulanır kılmama gayreti vardır. Aksi takdirde ehilliğin karanlık yüzü ortaya çıkacaktır.

Çoluk çocuğun elinde kalmak korkutur. Küçük bir hatırlatma çoluk, sığırların boynuna geçirilen esnek dalın, bir tür boyunduruğun adıdır. ‘Deneyimsiz’ olanın, genç olanın isterlerine maruz kalmak, dolayısıyla yetkiyi kaybetmek, iplerin ellerden kayıp gitmesi tehlikesi taşır. Hizmete koşulanın koşumlarından serbest kalması imkânını yaratır. Allah göstermesin ayakların baş olmasıdır. Üstünlük hasredilmiş deneyimin, artık iş görmezliğiyle yüz yüze gelmesi arzu edilebilir mi kolayına ya da ‘deneyimsiz’ olandan Allah muhafaza bir şeyler öğrenmek? Hele bir de çoluk çocuğun maskarası olmak! Tam bir kâbus! Özen ve itinayla bütün o kıskançlıkla korunan, uğruna fizikselinden simgeseline nice şedit önlemlerle sürdürülen anlı şanlı payeler, hicve, mizaha terk edilebilir mi?

Özetle hiçbir sözcük, sıfat, hiçbir deyim nötr değil. Çünkü kullanıldıkları her yerde “bir şeyler yapmaktalar, fantazmalar, korkular, fobiler ya da düpedüz, yanlış temsiliyetler yaratmaktalar”. Oyuncakları kaptırmamak gerek.


Zeliha Etöz kimdir?

İzmir Karşıyaka’da doğdu. Ege Üniversitesi’nde Sosyoloji okudu. ODTÜ’de yine aynı alanda yüksek lisansını tamamladı. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde Siyaset Bilimi doktorasına başladıktan sonra, aynı fakültede Sosyoloji kürsüsünde asistan olarak çalışmaya başladı. Biraz yazı çizi, konferans işiyle çokça ders verip sınırlı sayıda tez yönettiği görevinden profesör kadrosundayken 7 Şubat 2016’da yayımlanan 686 sayılı KHK ile atıldı. Şimdi ‘Gazete Duvar’ın dibinde haftalık yazılar yazmaya çalışıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI