Zehra Çelenk
Zehra Çelenk
  • zcelenk@gazeteduvar.com.tr

Eril tahakküm, büyük sanatçının güçle imtihanı

Perşembe, 29 Kasım, 2018
Gücün, dünya görüşü ne olursa olsun erkek üstünde yaptığı bu tahribat çok düşündürücü. Hayatta her şey politik, evet. Düşünceyle davranış arasındaki bu uçurum da çok politik. Bu yüzden faili kim olursa olsun eril şiddete karşı çıkmak gerekiyor. Bu meseleleri çözmeden dünyanın daha iyi bir yer haline gelmesi mümkün değil.Daha insanca bir yaşam için, metaforik babalarımızı kayırmaktan ve onlara sığınmaktan vazgeçmemiz şart. Kadın veya erkek olmaktan değil, bu ayrıcalıklı erkeklik biçimini savunmaktan vazgeçmemiz gerekiyor.

Ünlü yönetmen Bertolucci’yi yitirdiğimiz hafta, muhteşem filmlerinin adından daha sık telaffuz ettiğimiz bir şey var: Bir kalıp tereyağ. Böyle olacağını tahmin etseydi “Paris’te Son Tango”daki o sahnenin çekiminde Marlon Brando’yla beraber Maria Schneider’a uyguladıkları taciz için yine de “suçlu hissediyorum ama pişman değilim” der miydi acaba? Derdi belki de, sonuçta sanat karşısında ne önemi var hayatın…

32 yaşında, yeteneğini her biçimde ispatlamış büyük yönetmen ve 48’inde, yıldızı parıl parıl parlayan dev aktör. Kendi aralarında konuşup filme genç kadın oyuncunun haberi olmadan bir sahne eklemeye karar veriyorlar. Fikrin Brando’dan çıktığı söyleniyor. Maria Schneider’ın ölene kadar pek de kaale alınmadan anlatmaya çalıştığı bu meseleyi dünya 2013’te Bertolucci’nin ağzından öğrendi.

Önceki yazımda giriş yapmıştım konuya. Burada bu iki olayı daha ayrıntılı değerlendirmeye çalışacağım. Önce bir yanlışlığı düzeltmek gerek. Yaygın biçimde o sahnede oyuncuya gerçekten tecavüz edilmiş gibi konuşuluyor. Öyle değil tabii. Filmde penetrasyonun gerçekleştiği bir cinsel saldırı söz konusu değil. ‘Mış gibi’ yapılıyor. Ama söz konusu olan da, kısmi doğaçlamalı bir anal tecavüz sahnesi.

Gerçeği bilerek ya da bilmeyerek çarpıtmanın olayın özünü dağıtmaktan başka manası yok. Ayrıca tacizi, zorbalığı tecavüz gibi lanse etmek adil değil. Taciz ve zorbalığın azımsanacak şeyler olduğu anlamına da gelmiyor yalnız bu. Bir şeyleri yerli yerine oturtacaksak tam oturtalım. O nedenle bir duygudaşlık denemesine girişeceğim.

19 yaşında, deneyimsiz bir kadın oyuncusunuz. Hayatınızın rolü erkenden karşınıza çıkmış. 20. yüzyılın en büyük aktörü denen adamla ve müthiş bir yönetmenle çalışacaksınız. Sevinçle korkuyu bir arada yaşıyorsunuz, altından kalkamazsanız hayatınızın en büyük fırsatını harcamış olacaksınız. Herhangi bir şeye itiraz etmeye ne mesleki deneyiminiz yeter ne de bu iki dev karşısında aklınıza o kadar güveniyorsunuz. Filmin en az yarısında çıplaksınız, mütemadiyen çeşitli ortamlarda sevişiliyor. İçeriğine hakim olduğunuz çok cesur sahnelere kendinizi bir şekilde hazırladınız. Kısmen ya da hiç bilmediğiniz, tereyağlı bir tecavüz sahnesine sizi 19 yılcık hayatınızda ne hazırlamış olabilir? O sahne her satırını ezbere bilse bile o yaşta kadın ya da erkek her oyuncunun tüylerini diken diken ederdi herhalde.

Maria Schneider

“Sadece tereyağını bilmiyormuş” kısmından emin değiliz üstelik, sahnenin çoğu doğaçlama olabilir. Bertolucci 2013’teki röportajından sonra Anna Kendrick, Chris Evans gibi ünlülerden gelen “iğrençsiniz” yollu tepkiler üzerine lafı biraz kıvırmış, en son elde tereyağ kalmıştı. Velev ki doğru. Gerçek sinemaseverler harici birçok insan o filmi sırf o sahne için izlemiştir sanırım. Sanat filmi arası porno niyetine, maalesef. Tereyağı o kadar detay değil yani. Karşınızdaki Bertolucci kadar büyük bir yönetmen de olsa bir sahnede poponuza tereyağ tıkıştırılacağını da elbette önceden bilmeniz gerekir.

Yönetmenin gerekçesi de ne: “Aşağılanmayı oynamasını istemedim, kendini gerçekten aşağılanmış hissetsin istedim.” Hayat kaydırıcı başarı ödülü, bravo. Maria Schneider çekim sırasında kendini gerçekten de biraz tecavüze uğramış gibi hissettiğini, uyum sağlamak zorunda kaldığını söylüyor. Tecavüz gerçek olsa elbette çok daha dehşet verici olurdu. Ama olan da az buz değil. Kendisinin dediği gibi, “gözyaşları gerçek”.

Suzanne Moore filme ilişkin yazısında, “Paris’te Son Tango  bir erkeğin travmasına ilişkin bir filmdi, ama filmde travmatize edilen Schneider oldu,” diyor. Oyuncu çekimlerden sonra manevi bir çöküş yaşamış, intihara kalkışmış, uyuşturucu bağımlısı olmuş. Filmin kendisini tanımlama biçimini kabullenememiş.

Schneider, 58 yaşında kanserden hayatını kaybetti. Olaylarla başa çık(ama)ma biçimi, oldukça kırılgan bir karakter olduğunu gösteriyor. Herkes devamını öyle yaşamayabilirdi. Ya da Schneider bu filmden sonra 58’ini göremeyebilir, set çıkışı bir trafik kazası geçirip ölebilirdi, böylece nasıl etkilendiğini hiç öğrenemezdik. Konu bu değil. Bu gibi olayları değerlendirirken kadın ya da erkek, ‘en kırılgan’ı da baz alarak eylemin kendisine yoğunlaşmamız gerekiyor. Tahripkarlık potansiyeli yüksek bir olay mı? Evet. Brando ve Bertolucci hayatlarının sonuna dek saygınlıklarını korudular mı? Evet. Bertolucci röportajlarında ‘Bana kalırsa tamamen özgür olmak gerekiyor,’ diyordu. Suçlu hissediyordu ama pişman değildi.

Bernardo Bertolucci

Burada meşhur özgürleşme bahsine girelim. 70’lerin cinsel devrimini yansıtan filmin herkes için cinsel özgürlüğü simgelediği düşüncesi ne kadar doğru acaba? Sahne travmatik ama filmin bütününün de gencecik bir kadını ele alma biçimi travmatik.

“Paris’te Son Tango”, orta yaşlı bir adamın karısının intiharından sonra yaşadığı büyük travmayı genç, güzel bir Fransız kadınla yaşadığı dolu dizgin cinsel macerayla atlatmaya çalışmasını anlatır. Böyle deyince de bilmeyenler için “Fi/Çi” dizisi gibi bir şey oluyor. Elbette bundan ibaret değil. Baş döndürücü bir görsel atmosfer, politik ve felsefi göndermeler, Gato Barbieri müzikleriyle hayatı, ilişkileri, orta sınıf ahlakını sorgulayan, görünürde son derece özgürleştirici bir filmdir. Yaralı Alfa’nın, travmatik erkeğin başrolde olduğu çok cazip, çok tekinsiz bir hikâye.

Kadın karakter için özgürlük, güçlü bir rüzgarın sürüklediği tüyün özgürlüğü oluyor. Kapılıp gitmenin önlenemez cazibesi. Kapılınan aslında kuralları koyan bir adamın gücü. Tutku ve aşk buna boyun eğmek için müthiş romantik bir gerekçe sunuyor. İyi bir adamla cennete gider ve bundan muhtemelen sıkılır, ‘kötü’ adamlaysa cehennemin dibine gitmeye gönüllü olursun. Çok eski hikâyedir bu, çokça da buna ‘düşeriz’. Erkeklere koca dünya, kadınlara duygular alemi bırakılmıştır ne de olsa.

Hatırladığım kadarıyla filmdeki çoğu cinsel edim erkek karakter koreografisinde gerçekleşir. Tereyağ sahnesi kadar sözü edilmeyen, homofobi karşıtı olduğu söylenen ünlü ‘parmak’ sahnesinde de icracı kadın ama bunu yapmasını isteyen yine erkektir. Bu türden tartışmalar hep bir ahlakçılıkla itham edilme riski taşıyor. Bence kolaylıkla tacize yol açabilecek güç dengesizliklerini eleştirmek ahlakçılık değil. Yetişkin bir kadın kendi rızasıyla cinsellikte domine edilmekten hoşlanabilir. 48’inde bir erkeğin kendinden neredeyse 30 yaş küçük bir kadınla yaşadıkları böyle hikâye edildiğinde olan, pek de özgürleşme olmuyor.

Burada Moore’un söyledikleri yine önemli: “Cinsel devrimin esası, artık bildiğimiz üzere, çoğunlukla kadınları sersemlemiş, neler olup bittiğini veya suçun kimde olduğunu anlayamaz halde bırakan iktidarın kötüye kullanımıydı. Kafa karışıklığı ve aşağılanma, cinsel özgürleşme için ödenmesi gereken bedellerdi. Alfred Hitchcock’tan Stanley Kubrick’e büyük yönetmenlerin genç kadınlara yönelik istismarlarının belgelendiği bağlamda, Schneider’ı harap eden zor durumun neden öylece göz ardı edildiğini anlıyoruz.”

Sette yönetmen en itibarlı kişidir, TV dizilerinde (bile). Hocadır, mentordur, padişahtır. Role hazırlamak için oyuncunun psikolojisini bir miktar eğip bükebilir. Bunlar evrensel düzeyde kabul gören şeyler. Ünlü erkek yönetmenlerden bazılarının bu kabullerin de katkısıyla setlerde uyguladığı her türlü güç suistimalini topyekün protesto etmek gerek, evet. Hepsinin altında aynı eril tahakküm algısı yatıyor. Zaten bu sebepten metaforik babalarımıza kıyabilmemiz gerekiyor. Bunlar Maria Schneider’ın başına gelenin çok travmatik olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Ortaya çıkan film ne denli büyük olursa olsun, 19 yaşındaki Schneider için o sahnede yaratılan ortam, bir cehennemdi.

Bertolucci çok büyük yönetmen, Marlon Brando perdeye düşmüş en büyüleyici aktörlerden biri. Filmlerini hâlâ izleyebilir, mesleki yetkinliklerini övebiliriz. Ancak dünyadaki tüm hayranlığın kapatamayacağı bir şey var: Bu iki adam, bir suç işledi. Maria Schneider’ı hayat boyu kovalayan travmayı, hayranlığımızın ölçüsü ne olursa olsun, biz de bu adamların hayatından da, filmografisinden de, onlara bakışımızdan da silemeyiz.

PABLO NERUDA 

Bertolucci ve Brando, ‘hayran olduğumuz tacizciler’ listesinde asla yalnız olmayacaklar. Yakın zamanda tekrar gündeme gelen bir olay nedeniyle büyük ozan Pablo Neruda’nın bile orada olduğunu düşünürsek, o cehennem epey ‘renkli’ bir yer.

Şili hükümetinin bir havalimanına Nobel ödüllü ünlü şairin ismini vermek istemesi, “#NiUnaMenos -Bir kadın (kişi) daha eksilmeyeceğiz” hareketinin tepkisini çekti. Tepkilerin gerekçesi, şairin hatıratında, 1929’da diplomat olarak gittiği Sri Lanka’da bir hizmetçiye tecavüz ettiğini anlatmış olmasıydı.

BBC Türkçe haberinde “Neruda, kadın kendisini reddedince ‘Bileklerinden sıkıca kavrayıp yatak odama götürdüm. Bir insanla bir heykelin birlikteliği gibiydi” türünden ifadelere yer veriliyor.

Neruda’nın bu olay nedeniyle tecavüzcü sayılması bizde özellikle sol çevrelerce tepki gördü. Kararı destekleyenler sol değerlere zarar vermekle eleştirildi. Birçok konuda aynı görüşte olmasak da birbirimizin fikirlerine hep saygı gösterdiğimiz yazar, çevirmen Barış Yıldırım girmiş bir noktada sosyal medya paylaşımlarıyla devreye. Kitabın Alan Yayıncılık’tan çıkan baskısında yer alan satırları paylaşmış. Oradan aktaracağım.

“Her şeyi göze alarak bir sabah onu bileğinden yakaladım ve yüzüne baktım. Onunla hangi dilde konuşacağımı bilmiyordum. Hiç karşı koymadan ve de gülümsemeden, peşimden geldi. Biraz sonra çırılçıplak yanımda yatıyordu. İnce belli, dolgun kalçaları ve iri göğüsleri ile binlerce yıllık Asya heykellerinden farkı yoktu. Bu bir erkeğin bir heykelle karşılaşmasıydı. Hareketsiz ve gözleri açık yatıyordu. Beni hiçe sayıyordu ve bunda haklıydı. Bu karşılaşma tekrarlanmadı.”

Pablo Neruda

Yıldırım bu paragrafta, ilgili haberlerin çarpıttığı şekilde ‘bileklerinden sıkıca kavrayıp yatak odama götürdüm’ ifadesinin yer almadığının altını çiziyor ki haksız sayılmaz. Öte yandan, yukarıdaki haliyle de değerlendirsek, ortada bir kaba güç kullanımı olmasa da olay gayet tecavüze benziyor. Kendisini istemediğini belli eden bir kadını bileklerinden yakalayıp onunla birlikte olan bir adam. Dilini bilmediği, statüce çok yüksek bir erkek karşısında belki donup kaldığından ya da reddederse başına gelebileceklerden korktuğundan, protestosu, ‘heykel gibi durmak’ ve ‘hiç gülümsememek’ olmuş. Koca bir ‘hayır’ olarak yorumlanması gereken bir durum.

Bakma eylemi, genellikle bakana, bakışın nesnesinden daha fazla güç atfeder. Derrida’nın dediği gibi, tüm ikili karşıtlıklar, iktidar, üstünlük ve değerlere ilişkin konseptlerle tanımlanır. Sevişmek gibi ilkece işteş bir eylemde siz hareket ederken karşınızdakinin kıpırtısızca durması, onu sanat eseri haline getirmez. Cinsel gücünüzü o an size karşı koyabilecek durumda olmayan birine karşı kullandığınız anlamına gelme ihtimali çok yüksek. Heykel, fotoğraf vb. güzellemeleri ozanın zihninde bir tecavüz olayını egzotik/turistik bir deneyime çeviren bir meşrulaştırmadan başka bir şey değil bence.

Neruda büyük bir ozan, büyük bir siyasi figür. Gençliğinde bir kadına bir tür tecavüz etmiş ve bunu da anılarında yazmış.

Gücün, dünya görüşü ne olursa olsun erkek üstünde yaptığı bu tahribat çok düşündürücü. Hayatta her şey politik, evet. Düşünceyle davranış arasındaki bu uçurum da çok politik. Bu yüzden faili kim olursa olsun eril şiddete karşı çıkmak gerekiyor. Bu meseleleri çözmeden dünyanın daha iyi bir yer haline gelmesi mümkün değil. Bu hepimizin problemi. Daha insanca bir yaşam için, metaforik babalarımızı kayırmaktan ve onlara sığınmaktan vazgeçmemiz şart. Kadın veya erkek olmaktan değil, bu ayrıcalıklı erkeklik biçimini savunmaktan vazgeçmemiz gerekiyor.

Günlerdir tartıştığımız iki olay da yeterince eski. İki fail de bir tür suçluluk hissediyor ama gerçekte ne yaptığının hiç farkında değil. Bizler dedektif veya yargıç değiliz, sadece bugün olan bitenin adını daha net koyma şansına sahibiz. Artık tacize taciz, tecavüze tecavüz denebiliyor. Umut verici kazanım.

Metaforik babalarımız ölüyor. Önceki yazımda demiştim: Artık rahatça ağlayamadığımız bu ölümlerle aslında içimizdeki erkek egemenliği de yavaş yavaş ölüyor. Belki hakikaten hayatın bir tür adaleti vardır. Kadınlar yürüdükçe düşmedik maske, görünmedik kel kalmıyor. Bence sonu herkes için iyi olacak.


Zehra Çelenk kimdir?

Senarist ve yazar. Şiirleri erken yaşlarda Türk Dili, Yeni İnsan, Mavi Derinlik, Broy gibi dergilerde yayımlandı. Üniversitede okurken çeşitli dizilerin yazım ekiplerinde yer aldı. Dizi yazarlığının yanı sıra reklam metinleri, müzik videoları, tanıtım filmleri kaleme aldı. Senaryo seminerleri verdi. Lisans ve yüksek lisansını tamamladığı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Televizyon, Sinema Bölümü'nde 2007-2014 yılları arasında Televizyon Yazarlığı dersini verdi. 2007- 2008'de TRT 1'de yayınlanan Yeni Evli adlı 175 bölümlük günlük komedi dizisinin proje tasarımını, başyazarlığını ve süpervizörlüğünü yaptı. 2011'de, öykü ve senaryosunu yazdığı Hayata Beş Kala adlı dizinin yapımcılığını üstlendi. Seyyahların İzinde ve Anadolu'da Zaman gibi TV belgesellerinde de yapımcı olarak görev aldı. Öykü ve senaryosunu yazdığı, 2014'te Fox TV'de yayınlanan Ruhumun Aynası adlı dizisi, 2015'te Artemis'ten aynı adla yayımlanan ilk romanına ilham oldu. Türkiye'de bir diziden romana uyarlanan ilk eserdir. İstanbul'da yaşıyor, TV- sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI