Zehra Çelenk
Zehra Çelenk
  • zcelenk@gazeteduvar.com.tr

Fakirlik fetişizmi ve hayatı esir alan çirkinlik

Salı, 25 Eylül, 2018
Çirkinlik, aşırılık ve oburluk etik, estetik her düzeyde hayatı ele geçiriyor. Güzellik her geçen gün daha çok ölüme benziyor. Gerçeklikle ayakkabı bağcığından ya da akıllı telefonlarımızın ekranlarından daha sağlam bağlar kurmanın bir yolunu bulmak gerekiyor.

Hayat, tüm boyutlarıyla, hızla çirkinleşiyor. Açgözlülük, özensizlik, düzensizlik, yolsuzluk, liyakatsizlik, standart yoksunluğu, yüksek hız, aşırı tembellik, yoksulluk, adaletsizlik, haksızlık, mutsuzluk, yalnızlık… Günümüz hayatına damgasını vuran her şey, birer büyük çirkinlik üreteci.

Güzellik çoğunlukla estetiğin alanında tartışılan bir kavram. “İyi”ye daima güzel, “güzel”e daima iyi diyemiyoruz sözgelimi. Öte yandan bir insanın ya da bir binanın güzelliğini tanımlamanın bildik ölçütleri uyum, simetri, canlılık gibi ortak kavramlar içeriyor. Bunların da ortak noktası, yaşama yakınlık. Gençlik, güzel koku, çağıldayan şelale ya da parlak bir elma arasındaki ortak nokta, bizi ölümden çok yaşamın tarafında hissettirmeleri.

Yaşlılık, çürüme, kötü koku, bozulma, hasar, yıpranma, azalma, dökülmeyse daha çok ölümün tarafında görülen şeyler. Tüm bunlar kültür endüstrisinden kozmetiğe ve gıda sektörüne birçok alandaki ‘yalan’ın da başlıca sebebi. Daha taze görünsün diye üstüne sprey sıkılmış elma, parfümlü çiçek ya da doğal olmayan yollarla yaşından çok genç görünen insanın en düz anlamıyla birbirine yakın bir yalanı paylaştıkları söylenebilir.

Öte yandan insan ilke olarak bir tüketim nesnesi değil ve giyimden üremeye uygarlığı oluşturan pek çok alışkanlık, doğallıktan uzaklaşma yönünde olmuş. Yemeği daha doğal olsun diye elimizle yemediğimiz gibi cinselliğe belirli bir estetik boyut kazandırdık ve kendimizi süslüyoruz. Koca dünyayı kendimize ait kılabilmek için verdiğimiz onca savaştan, oluşturulmuş onca yapay kural ve düzenlilikten sonra, doğallık göründüğü kadar doğal değil, olamaz da.

İnsan öyle garip bir yaratık ki hem romantik aşkı, hem erotizmi hem de pornografiyi yaratmış. En estetik, mahrem, sisli, loş olanla en çıplak, kaba, hayvani, dolaysız olanı hep bir arada arzulamış. Korku ve cinayet türlerine duyduğumuz ilgiyi hiç yitirmememiz, ‘eğlence’ ve hazzın önemli bir kısmının ölüme duyduğumuz merakla ilgili olması da bu kapsamda düşünülebilir. Pornografi beni genelde rahatsız eder, korku ve polisiye türlerineyse düşkünüm. Herhangi bir yargı içinden karşılaştırmıyorum bu yazıda bunları, merak, haz ve eğlencenin temellerine dair düşünceler…

Çirkinliğin Kültürel Tarihi

Moda ve çağdaş sanatlar, adları üstünde, çağın ruhuyla iç içe ilerleyen şeyler. Yüzyıl öncesinin insanına güzel görünen şeyler bize artık güzel gelmiyor. Bundan daha karmaşık nedenlerle ise, çirkinliğin kendisi uzun süredir bir değer halini almış durumda. Bu konuda son dönemlerde bizde de yayımlanan çok ‘güzel’ bir kitabı okumanızı öneririm: “Çirkinliğin Kültürel Tarihi.” Son yıllarda televizyon programlarından oyuncaklara, edebiyattan müziğe birçok alanda çirkinliğe artan ilgiye dikkat çekiyor kitap. Çirkin bireyler, çirkin gruplar ve çirkin duyular gibi farklı bağlamlarda, toplumsal, politik, sanatsal, ekonomik, farklı yönleriyle çirkinliğin tarihini anlatıyor. Bizde komedinin giderek bir aşırılıklar, çirkinlikler komedyasına dönüşmesinden yola çıkarak uzun süredir bahsetmek istiyordum bu konudan ve kitaptan, bugüne kısmetmiş.

Dün rastladığım, bir çift çirkin, eski görünümlü yeni ayakkabı modeliyle başlayan düşünceler yazdırdı bana bu yazıyı. Golden Goose firması tarafından üretilen “superstar taped sneakers” model ayakkabının İtalya’da 375 Euro’ya, ABD’de ise 530 dolara satılmasına dairdi haber. Şu anın dolarıyla yaklaşık 3250 TL ediyor. Tüm olayı da bilerek yıpratılmış, eskilikten bantlanmak zorunda kalmış gibi görünmesi! Ayakkabının İtalyanca tanıtımında “bağcıklar kasıtlı olarak yıpratılmıştır” notu yer alıyormuş.

Eskilik, hasar, yıpranmışlık gibi, geleneksel anlamda ‘çirkin’in ya da fakirliğin alanına giren şeylerin moda olması pek yeni bir durum değil. Yırtık kot giymeyenimiz yok sözgelimi. Salaş restoran, salaş giysi, salaş insan konseptlerinden gına geldi. Yırtık kotta hadi yine erotik bir çağrışım var da, bantlanmış eski ayakkabının olayı nedir? Kaykaycı kültürü biçiminde açıklanıyor, ayrıntısını pek bilmiyorum. Evde gotik gotik dolandığımız ilk gençlik yıllarında bilerek eski tişört giyme havalılığıyla bu aşırılık ve saçmalığı aynı yerde görmek çok zor.

Hayat ikilikler üstüne kurulu, güzelliği var eden, çirkinlikten başka bir şey değil. Zenginin zenginliğinin başka insanların yoksulluğuna bağlı oluşu gibi. Tüm bunlar büyük miktar yanılsama da içeren bir denge içinde sürüp gidiyor. Hiç de iyi bir denge değil bu, en gelişmiş ülkelerde bile görünürdeki güzelliğin altında kurtlar kaynıyor. Bizimki gibi ülkelerde ve kuralsızlığın giderek her alana hakim olduğu böyle zamanlardaysa, çirkinlik giderek ruhun içine kadar sızıyor, her şeyi ele geçiriyor.

Hayatımız güzel değil. Ufacık bir güzellik yaratmak, her güne yayılan sistemli bir çaba istiyor. İlişkiler pamuk ipliğinden hallice, zayıf, dayanıksız, çürük. Kahkahalar gücenikliği çok andırıyor. Anı yaşama oburluğuyla hayatı fragmanlara indirgediğimizden, güzelliğe yalnızca değip geçiyoruz. Çubuk şeker gibi emip atıyor, çamura düşürüyor, tutup elinden kaldırmaktansa yürümeye devam ediyoruz. Ruhların bunca çirkinliğe bulandığı bu obur zamanlarda her türden güzellik en hızlı tüketilebilen, dolayısıyla ölüme en yakın şey. Çirkinlik daha dayanıklı, güçlü, semirmeye ve ayakta kalmaya müsait.

Fakirlikle dalga geçmek ve/veya fakirlik fetişizmi bir noktada aynı kapıya çıkıyor ve özel türden bir çirkinliğin yayılımına hizmet ediyor. Çok zor, acılı, hiçbir yanıyla güzel olmayan gerçekliği tüketim kültürünün anlık hevesinin bir parçası kılmaya. Çok bildik empati tanımındaki ‘başkalarının ayakkabılarıyla dolaşma’ fikri falan yok bunun altında. Başkalarının ayakkabılarına (da) sahip olma, onun da bir tadına bakma arzusu var. Evde oturduğun yerde rahat koltuğundan kanlı bir korku filmi izlemenin ‘heyecan verici’ oluşundan bin beter bir ‘zevk’ bu. Çünkü dünyada birileri havalı diye bantlanmış kirli görünümlü ayakkabıya dünyanın parasını sayarken yüz binlerce insan giyecek ayakkabı bulamıyor, çocuklar açlıktan ölüyor. Bu noktada ‘böyle modanın ızdırabını’ dışında denecek bir şey kalmıyor.

Çirkinlik, aşırılık ve oburluk etik, estetik her düzeyde hayatı ele geçiriyor. Güzellik her geçen gün daha çok ölüme benziyor. Gerçeklikle ayakkabı bağcığından ya da akıllı telefonlarımızın ekranlarından daha sağlam bağlar kurmanın bir yolunu bulmak gerekiyor.


Zehra Çelenk kimdir?

Senarist ve yazar. Şiirleri erken yaşlarda Türk Dili, Yeni İnsan, Mavi Derinlik, Broy gibi dergilerde yayımlandı. Üniversitede okurken çeşitli dizilerin yazım ekiplerinde yer aldı. Dizi yazarlığının yanı sıra reklam metinleri, müzik videoları, tanıtım filmleri kaleme aldı. Senaryo seminerleri verdi. Lisans ve yüksek lisansını tamamladığı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Televizyon, Sinema Bölümü'nde 2007-2014 yılları arasında Televizyon Yazarlığı dersini verdi. 2007- 2008'de TRT 1'de yayınlanan Yeni Evli adlı 175 bölümlük günlük komedi dizisinin proje tasarımını, başyazarlığını ve süpervizörlüğünü yaptı. 2011'de, öykü ve senaryosunu yazdığı Hayata Beş Kala adlı dizinin yapımcılığını üstlendi. Seyyahların İzinde ve Anadolu'da Zaman gibi TV belgesellerinde de yapımcı olarak görev aldı. Öykü ve senaryosunu yazdığı, 2014'te Fox TV'de yayınlanan Ruhumun Aynası adlı dizisi, 2015'te Artemis'ten aynı adla yayımlanan ilk romanına ilham oldu. Türkiye'de bir diziden romana uyarlanan ilk eserdir. İstanbul'da yaşıyor, TV- sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI