Devleti, otoriteyi put edinen dindarlık

Çarşamba, 5 Eylül, 2018
Sırf artık kendileri devlet olduğu için devlet suçlarını araştırmak, suçluları yargılamak yerine Cumartesi Anneleri'ni suçlu ilan edip oturma eylemini yasaklamak yoluna gittiler. Parti ve yöneticiler böyle de ya birey olarak dindarların durumu ne? Biliyorum birey olan dindar mı var, diyeceksiniz ve haklısınız. Sorun tam olarak bu.

Cumartesi Anneleri ve 700’üncü hafta üzerine çok yazılmış, söylenmişse de hep bir yarım kalmışlık hali. Söylemekle yetinip yeterince eyleyemediğimizden… Dile kolay yirmi üç yıl süren direniş… Kaç hükümet, kaç başbakan, kaç içişleri bakanı geldi geçti, anneler istedikleri cevabı alamadan? Bu kaçıncı ekonomik kriz, döviz kuru, altın fiyatı, işsizlik ve enflasyon oranları kaç kere alt üst oldu, indi çıktı? Ülkenin bütçesi de, cari açığı da hep değişti ama değişmedi annelerin her cumartesi Galatasaray Meydanı’na gelişi. Meydana gelirken verdikleri dolmuş ücreti bile paradan atılan sıfırlarla değişti. Milyonlar lira oldu, binler kuruş. Hatta otobüs bileti gitti Akbil geldi. Şimdi o da yok İstanbul Kart’a para yüklüyorlar nicedir, sessiz çığlıklarıyla oturma eylemine gidebilmek için. Çocuklar büyüdü, büyükler yaşlandı, yaşlılar öldü. Berfo Ana gibi hesabı mahşere kalanlar çok. Zaman içinde eylemi destekleyenler bile değişti. Hatta dünün destekçileri, bugünün yasakçılarına dönüştü.

İnsan düşünmeden edemiyor Kürtler mesela iktidar veya iktidar ortağı olsa devletin dönüştürücü gücüne direnebilir mi? Yoksa onlar da şimdi destekledikleri Cumartesi Anneleri’ni yasaklama yoluna mı gider? Sol, iktidar olsa tıpkı bugün Süleyman Soylu gibi terör örgütleri tarafından istismar edildiklerini söylemeyeceğinin garantisi ne?

Sebat demiş Tanıl Bora ve eklemiş “vakur kelime”. Kuşkusuz kelime kadar vakur ve aynı zamanda politik eylem, devlet suçu karşısında sebat. Peki eylemin süreğenliğiyle boy ölçüşen devlet tavrına ne demeli? Sebat değil her halde olsa olsa inat denir ama bu inat, gücünü nereden alır? Farklı partiler, farklı politikalar hatta yüzeysel bakışla farklı kimlikler ve değişen devlet aklı görüntüsüyle karşılaşırken, gözaltında kaybedilenlerin yakınlarına cevap vermeme inadının da bir adım öteye geçip yasaklanmalarını neyle izah edebiliriz? Devlet şiddetiyle kaybedilenlerin ailelerine de devlet şiddetinin reva görülüşünü herkes farklı şekillerde açıklıyor. Ben de dindarlar açısından, ülkemiz dindarlık algısını biraz deşerek anlamaya çalışıyorum.

Bu dinin peygamberi, sosyal ve ekonomik adaletsizliğe direncin sembolü. İktidar sahiplerinin hak ihlallerini, usul haline getirişine itiraz eden en güçlü ses olup devirdi o iktidarı. Zenginlik ya da soya-sopa dayalı gücün usulsüzce çeteleşerek kurduğu iktidarla halkı haraca kesmesine karşı direnişle başladı, Hz. Muhammed’in peygamberliği ve öyle de sürdü. Kur’an’ın emrettiği gibi “dinine sımsıkı bağlanıp onun üzerinde sebat etmek” yerine devlet otoritesine sımsıkı bağlanıp onun üzerine sebat eden bir dindarlık çıktı asırlar sonra karşımıza. İktidarın kimliği, yönetim prensiplerini çiğneyerek iktidarını sürdürmeye sevk etti dindarları. Hani şu “alnı secdeye değen” tanımı namazda selam verdikten sonra en şedid emirlerle insana haksızlık edilmesini görünmez kıldı. İnsanın dili varmıyor ama yine de söylemek gerekiyor ki her türlü adaletsizlik ve haksızlık eğer gerçekleştiren iktidar dindar ise meşru görülür oldu. Haksızlık yapan kendisinden olsa ve şahitliği, kendisine zarar verecek dahi olsa adil şahitlikle emrolunanların bugünkü hal-i pür-melali, dış düşmandan kaynaklanmıyor gayet yerli ve milli.

Sırf artık kendileri devlet olduğu için devlet suçlarını araştırmak, suçluları yargılamak yerine Cumartesi Anneleri’ni suçlu ilan edip oturma eylemini yasaklamak yoluna gittiler. Parti ve yöneticiler böyle de ya birey olarak dindarların durumu ne? Biliyorum birey olan dindar mı var, diyeceksiniz ve haklısınız. Sorun tam olarak bu.

Müslüman toplumlarda çarpıtılıp adeta tersine çevrilmiş şey, insanın birey olamama hali. Allah karşısında hesabını birey olarak vereceğine inanan Müslüman dindar, hesabını vereceği hayatı, birey olarak yaşaması, alimlerce engellenmiş kişidir. Hilafeti saltanata dönüştürmenin aracı önce bireyi yok etmek oldu. Zira Peygamberimiz ve ardından gelen dört halife döneminde biat bireysel bir politik kabuldü. Ama saltanat söz konusu olduğunda birey yok olup yerini kitleler, cemaatler aldı. Geçmişte ve hatta günümüzde teologların, tarikatların kurup sürdürdüğü bu kolektif ruh hali Siyasal İslam’ın da hoşuna gitmiş. Kitleyi yönlendirmek özgür bireyi yönlendirmekten kolay olduğu için tıpkı “hayali cemaat” olan ulus bilincine benzer şekilde yine hayali bir cemaat olarak “ümmet bilinci” üzerine kurmuş ideolojisini.

Siyasal İslam’ın bir kolu olarak Milli Görüş gömleğini çıkaranların ve henüz çıkarmamış olanların hâlâ ortaklaştığı o kolektif algı bireyi görmezden geldiği için bireysel sorumluluk kavramını da sadece ahirete öteliyor. Kolektif sorumluluk da aidiyete karşı yüklenilmiş halde. Davaya, partiye derken iktidara ve günümüzde artık iktidar devletin tüm kurumlarının tek söz sahibi olduğu için tıpkı eski hanedan mülkü anlayışında olduğu gibi doğrudan doğruya sadece devleti yöneten tek kişiye karşı sorumlu. İnancı ne olursa olsun hak sahibi olarak insanı önceleyen ve o insanın hakkını elde etmesi sorumluluğunu doğrudan doğruya bireylere yükleyen dinin dindarları artık kurumu önemseyen, insanı görmezden gelen bir inancın sahipleri.

Cumartesi Anneleri için olduğu kadar kadınlar için de kurumu önceleyerek hüküm veriyor dindarlar. Cumartesi Anneleri karşında kurum olarak öncelenen devlet ve kadın sorunları veya kadın hakları açısından ise kurum olarak öncelenen aile. Çocuk istismarı ve diğer cinsel suçlarda da saldırıya uğrayan insan karşısında öncelenen kurum ise suçla itham edilen “erkeklerin saygınlığı”. Evet, erkek saygınlığı da devlet yönetimi gibi kurumsallaşmış bir otorite, dindar algıda.

Birey olamayan, bireysel sorumluluk alamayan insanlar yetiştiren dindar algı, iradesiyle eyleme geçmek yerine sorunları Allah’a havale eden toplumlar yarattı. Görülen her yanlış, insanlar yani kendi sorumluluğunu idrak etmiş birey tarafından, zamanında müdahale edilerek değiştirilmediğinde normalleşiyor. Nesillerden nesillere aktarılan yanlışlıklar dizgesi böyle böyle çıktı karşımıza.


Berrin Sönmez kimdir?

1960 Ankara doğumlu. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Tarih bölümünde okudu. Öğrencilik yıllarında Maliye Bakanlığı'nda çalışıp mezuniyet sonrası Ankara Üniversitesi Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü'nde araştırma görevlisi olarak akademiye geçiş yaptı. Halkevi üzerine yaptığı doktora tezini sağlık nedeniyle yarım bırakarak üniversiteden ayrılıp çeşitli orta okul ve liselerde tarih öğretmenliği yaptı. Yaklaşık beş yıl sonra önce okutman sonra öğretim görevlisi olarak tekrar akademiye döndü. Afyon Kocatepe Üniversitesi'nde öğretim görevlisiyken yakalandığı 28 Şubat sürecinde ve bu defa isteği dışında üniversiteden bir kere daha ayrıldı. Sözleşmesinin haksız olarak yenilenmeyişine itiraz ederek açtığı idari dava, dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağlı yargısının pervasızca verdiği “rektörün takdir yetkisi” gerekçesiyle reddedildiği için emekli oldu. Dört-beş yıl çeşitli kurum ve konumlara demir atarak geçirdiği çalışma hayatı sonrası kendisini ilk defa gerçekten ait hissettiği tek yer olan Başkent Kadın Platformu Derneği üyesidir. Sivil toplum alanında kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunusuyla gönüllü çalışmayı sürdüren feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI