Zehra Çelenk
Zehra Çelenk
  • zcelenk@gazeteduvar.com.tr

Sevan’ın yeni kavanozları

Salı, 24 Temmuz, 2018
'Sen kimsin’le kastettiğim şu tabii: Neye, hangi güce, nereye dayanarak bir çırpıda bu ölçüde yıkıcı ve hakaretamiz olabiliyorsun? Aslında toparlayabileceği bir durumu ne akla hizmet giderek daha geri dönüşsüz bir noktaya sürükler ki insan? Elimizden oyuncak aldığına gerçekten inanıyor musun? “Alındı,” değil, “aldım” olmasın o cümle? Bizi ağlattığını düşünmek mi hoşuna gitti?

Merhaba Sevan,
Sana biraz kendimden bahsedeyim. Çünkü hakkımda pek bir fikrinin olduğunu sanmıyorum. Hiçbir türden tanışıklığımız, temasımız olmadığı halde şu üç veriye dayanarak oluşturmuş gibisin yargını: Kadın, feminist, bana aşırı derecede hayran olmama ihtimali çok yüksek (öyle olsaydı bilirdim yani.)

Normal koşullarda, hele yaşça benden epey büyük birine hitap ederken bir çırpıda ‘sen’ demem çok zordur. Neyse ki normal bir şey yok ortada.

Kendimi bildim bileli belli bir saygı-sempati-makul şüphe çerçevesinde, manzaramda oldun. Sapyoseksüel değilim, kendi sapyom bana yetiyor şükür. Hayranlık duygumu incelik, tevazu, iyi insan olma çabası tarzında, hayat boyu bileylenip parlatılması gereken şeyler lehine kullanmayı tercih ediyorum.

Ama mesela sende her zaman kendimden fazla bulduğum cesarete bir parça hayranlık duyduğumu inkar edemem. Eğitime önem veren orta sınıf bir ailenin bir kız çocuk için epey özgürce ama sıkı aile terbiyesiyle yetiştirilmiş son çocuğuyum. Entrikayı hikayelerde gayet güzel kurabilirim, günlük hayattaysa dolambaçlı entrik saldırı, çamur, bel altı tekmeyi karşılama becerim fazla yüksek değil. (Bugün biraz daha gelişti sayende.) Cepheden saldırılarda ise kendime güveniyorum.

Bir de insan bazen terbiyeli olmaktan çok sıkılıyor biliyor musun Sevan. Bir kadın olarak kendini fazlaca geride tutmayı beceremeyen, iddialı bir duruş sergilediği için sırf, karşısındakinin kendi içindeki arızaları üstüne püskürtüp durmasından sıkılıyor. Kendini anlatma lüzumundan, kendini olduğundan az gösterme çabasından, kendin olduğun için özür dileme ihtiyacından, hepsinden ölümüne sıkılıyorsun. O anlayış ve terbiye giysisini üstünden söküp atmak istiyorsun.

Dedim ve masanın çekmecesinde sakladığım tabancamı çıkarıp dakikalardır su damlatan klimaya iki el ateş ettim. Sonra yaralı klimaya sevecenlikle dokunup “beğendin mi yaptığını, halbuki ben sadece iyi bir insan olmak istemiştim,” diye fısıldadım. Agah Beyoğlu tonlaması ve tekinsiz neşesiyle. Şahsiyet dizisini izledin mi? Ben epey beğendim, tavsiye ederim. Tabii böyle bir şey olmadı ama fantezisinin bi tatlı gelmediğini de inkar edemem.

Bir mektup yazmayı tasarlamamıştım başlarken. Olay aslında hiç de şahsi değil çünkü. Belki kanımı donduran da tam bu, şahsiyetsizliği. Sudan bir sebepten (başka şeyden demiyorum, çünkü terbiye…) tanımadığın üç kadını (bence bu olayla ilintili her kadını) iki postla tak tak tak vurmaya cüret edebilmiş olman.

Hepsi farklı çevrelerden, farklı algılara, dünyalara, üsluplara sahip üç yetişkin kadını. Ev sahibi olduğun bir etkinliğe ilişkin açıklamandan şu veya bu nedenle hoşlanmayarak organizasyondan çekildiler diye. Böyle.

Şimdi her şeyin başlangıcına, bir-iki hafta öncesine dönelim.

Hayli yoğun bir günde, sıcaktan kendimi nerelere atacağımı bilemezken bir telefon konuşması yaptım. Hattın öbür ucunda tatlı, ferah bir kadın sesi vardı. Müge Boztepe, Samos’ta 13-16 Eylül arasında gerçekleşecek, moderatörü olduğu “Feminist Diyaloglar” etkinliğine niye katılmam gerektiğini anlatıyordu. Beni yazılarımdan tanıyordu, şahsen tanışmıyorduk. Nazik, içten ve onore ediciydi. Senin adını duyduğum anda kafamda oluşacağını tahmin ettiği bütün soruları da ben sormadan, peşinen yanıtlamaya başladı kendi cephesinden.

Mesele şuydu tahmin edersin: Sen ve ‘feminist diyaloglar’ ifadeleri arasında, odadaki pembe fil gibi görmezden gelinmesi güç bir dışkı dolu kavanoz duruyordu.

Yıllar önce eski eşinle aranda gerçekleşen bu olayı irice bir paranteze almış olanlardandım ben. Evet ama nerden baksan cins bir adam… Yani sırf Etimoloji Sözlüğü bile… Ama bir çırpıda harcanacak biri de değil ki… Tabii biraz da özel bir mesele nihayetinde… Kadın da güçlü bir kadın, karşılıklı semirmiş bir patoloji gibi görülemez mi? Bazı çiftler böyle nefretle tutunuyor birbirine. Tipik bir erkek şiddeti vakası gibi bakılmamalı mı acaba buna? Kafamda sana dair tüm avutucu klişeleri içeren bu konuşmayı bu minvalde yürütebiliyor ve parantezi kapatıp zihnimin bir başka departmanına itebiliyordum bir biçimde.

‘Esprili’ olmak için kendini fazla ciddiye alıyor gibi görünen şu ilk açıklamana dönelim. “Feministlerle derdin ne” diye sordular. “Hiç, sadece dogmatizm beni rahatsız eder” dedim, demişsin.

Ben de dogmatizmden, körü körüne ideolojik bağlılıktan, bir ‘izm’in sınırları içine hapsolmaktan nefret ederim. İşte bu serbest vezin içinde, bence gayet geçerli nedenlerle kendimi en çok sığdırabildiğim alan, feminizm. Bugün hatta dünden biraz daha feministim. (Bunun için sana teşekkür etmeyeceğim.)

“Feministler seni niye sevmiyorlar” dediler. “Anlamak zor, belki tehlikeli buluyorlar” diye cevapladım.

Bu kısımda gülüp “easy tontiş” bile demiş olabilirim çünkü hâlâ sözün sıkı bir espriye bağlanmasını falan bekliyordum. Ama kısacık post kendi narsisistik sınırları içinde yuvarlanarak başladığı noktada bitti. Sana göre etkinliğe katılacak olan kadınlar senin kadar külyutmaz, zeki bir adamı akılları sıra feminizme ikna etmek için onca yol tepecek tıynette kişilerdi!

Bu biraz da komik çünkü itiraf ettim ya zaten, bu işte beni en çok tereddüt ettiren şey senin varlığın olmuştu. Asla mahalle baskısı falan değil toplantıdan çekilme kararlarının nedeni. Zaten belli bir ‘mahalle’den de değilim. Açıklamandan rahatsız olmamın tek nedeni, açıklamanın çok rahatsız edici olması.

Dediğim gibi beni o toplantıya katılmaya, duyurunda pek tatminkar gelmeyen bir gerekçeyle adını anmadığın Müge Boztepe ikna etmişti. Türkiye gibi herkesin kendi çukuruna hem cennet hem cehennem muamelesi yaptığı bir yerde farklı türden bir buluşma ve ‘konuşma’ ihtimali…

Elbette düne kadar seni tanımayı istediğimi, bunun da iri paranteze rağmen bir heyecan uyandırdığını inkar edemem. Ama şahsen tanımasam da haklarında iyi bir izlenimim olduğu kadınlarla Samos’ta püfür püfür bir buluşmayı gerçekleştirmek, benim için çok daha öncelikliydi. Feminizmi, feminizmleri, kendi farklı algı ve deneyimlerimizi konuşacak, yer yer birbirimizi de eleştirecek, bu zor memleketten hep beraber biraz uzaklaşıp bir soluk alacaktık. Birbirimizden bir şeyler öğrenecektik, senden de. Benim kafamdaki buydu. Diğer katılımcılar açısından da durumun çok farklı olduğunu sanmıyorum.

Bir işe gömülmüş olduğumdan kopan fırtınadan geç haberdar oldum biraz. Dün öğleden sonra telefonum seri bir acılıkta biplemeye başladı. Arkadaşlarım açıklamanı, diğer katılımcılardan Zeynep Direk’in açıklamasını, sosyal medyada dönen birtakım konuşmaları topluca mesajlıyorlardı, art arda.

Açıklamanı okuyunca epey şaşırdım, gerçekten. Sonra gün boyu kadın, erkek çeşitli kişilerden gelen: “Karısının kafasına b.k dolu kavanoz atan birinden ne umuyordunuz ki?” tepkileriyle karşılaştım. Haksız olmalarını isterdim.

Bir tür sorumluluk hissiyle sonunda düşüncemi fazlaca dramatik olmayan bir dille anlattığım bir Facebook iletisi yazdım.

Bu çekilme kararlarına ilişkin ikinci ve daha dehşetengiz açıklaman da şöyle.

Tanımadığın üç kadına, sırf ev sahibi olduğun ama katılımı da kendi elinle imkansız hale getirdiğin bir etkinlikten, ölçülü açıklamalarla çekildiler diye, “Çok zavallılar yahu,” demişsin. “Ya oyuncağımızı elimizden alırlarsa korkusu…”

 

İlk tepkim: “Yerine utanmalarda bugün. Gerçekten çok ayıp…” yazmak oldu, (çünkü Allahın cezası terbiye.) Saygısızlığın bu kadarı neye tekabül ediyordu? Sana bir çeşit ‘itaatsizlik’ ettik diye bize nasıl ‘zavallı’ diyebiliyordun. Pardon ama, SEN KİMSİN?

Hayatımda bu cümleyi bu içtenlikte daha önce kurmamış olabilirim. Sayende bugün dünden biraz daha terbiyesizim. Teşekkür ederim.

‘Kimsin’le kastettiğim şu tabii: Neye, hangi güce, nereye dayanarak bir çırpıda bu ölçüde yıkıcı ve hakaretamiz olabiliyorsun? Aslında toparlayabileceği bir durumu ne akla hizmet giderek daha geri dönüşsüz bir noktaya sürükler ki insan? Elimizden oyuncak aldığına gerçekten inanıyor musun? “Alındı,” değil, “aldım” olmasın o cümle? Bizi ağlattığını düşünmek mi hoşuna gitti?

Hemen söyleyeyim: Gözüm bile dolmadı. Çünkü yani, şahsi bile değil ki. Şahsiyetsizlik bir miktar baş ağrıtır ama göz doldurmaz.

Yazıya başlamadan önce “belki minik başka bir açıklama, bir şey vardır” diye Facebook paylaşımının altına yazılanları detaylıca okudum. Oralar tam bir erkekler yurdu, en havasızından, en pisinden. Çok doğru şeyler yazan akıllı kadınlar ve erkekler de var, şükür. Ama senin de yorumlarınla beslenen o kadar çok çirkinlik dökülüp semirmiş ki iki küçücük fıçıcık paylaşımın altında…

Bana en dehşet verici gelen şeylerden biri şu oldu. Bir sebepten katılımcılardan Zeynep Direk’in gayet makul, güzel açıklamasına çok sinirlenmiştin. Senden en az on yaş küçük olduğunu tahmin ettiğim, çok da hoş görünen bu kadın için kullandığın ‘meğer o teyze (Zeynep yani) yılanlık yapmak için gelmeyi tasarlamış. Düşündükçe kuduruyorum,” türünden sözlerine rastladım. Bizlere yönelik yaptığın “kuş beyinli, alçak, aptal, aptalca” yorumları arasında bana bu ayrıca bir battı.

Neye bu kadar kızdığını paylaşıma tekrar bakınca anladım hemen. Zeynep Direk senin geçmişte yaşanan şiddet edimiyle yeterince hesaplaşmadığını düşündüğünü, toplumumuzdaki erkek şiddetiyle hesaplaşmak üzerine bir konuşma tasarladığını yazmış. Yanına gelip seni eleştirmeye cüret edecekmiş yani az daha. Vatanına! Vay yılan! Tıs tıs. Alçak! Vatan haini!

Seni delirten şeylerden biri, buymuş. Kendi evinde, kendi yerinde davetlin olarak eleştirilme düşüncesi. Bu resimdeki yanlışı görebiliyor musun? Hayatı boyunca otoritenin her türüne karşı olmuş ve alın teriyle vatan haini sayılarak sonunda ülkesinden kaçmış/göçmüş bir adamı en çok dehşete düşüren şeyin bu olması ironik değil mi?

İşte bu hiç de şahsi olmayan noktada, kafamda sana yıllardır ayırdığım koca parantez, tuzla buz oldu gitti.

Her tür otoriteye karşısın. Kendi erkek otoriten hariç. Onu sorgulamamışsın bile hiç hayatında.

‘Sapına kadar’ muhalifsin ama kendine hiç muhalif değilsin.

Dünyaya karşı durabiliyorsun ama bir kadın tarafından eleştirilme düşüncesi bile seni delirtmeye yetiyor.

Eleştirdiğin yapılarla, zihniyetle, muktedirle fena halde ortaklaşan bir noktan var: Hiç farkında değilsin ama çok sıkı kadın düşmanısın. Bunu tüm boyutlarıyla görmem uzun sürdüğü için üzgünüm.

Belki artık feminizm konusunda birtakım 21. yüzyıl okumaları yapmalısın. Gerçekten ilgini çekebilecek şeyler var şu erkeklik çalışmalarında falan, adında erkek de geçiyor hem. Ruhunun kurtuluşu buralarda olabilir. İlk paylaşımda dediğine getirdin beni bak. Halbuki sadece iyi bir insan olmak istiyordum.

Bir de düşünüyorum da. Senin zekanda biri o ilk paylaşımın oraya gelmeye niyetli kadınların çoğunu ‘kaçıracağını’ sezmiyor olamazdı. Bence bilinçaltın etkinliği sabote etmek istedi. Niyetler senden çok öte olsa bile, sen ufacık bir yüzleşme ihtimalini göze almak istemedin. (Minik dişi beynimden ne Şerlokluklar geçiriyorum di mi böyle…)

Tüm düşündüklerimi ve hissettiklerimi yazdım. His, hınç biriktirmeyi hiç beceremem zaten. Tavsiye ederim, insanın ‘içi’ rahat ediyor.

Biriktirmek, senin imzanmış. Yeni kavanozlarını kafamıza yedik. Sağlık olsun. Bugün dünden biraz daha dayanıklıyım, katkılarınla.

Son olarak, bu metni bir konuşma biçiminde kurmuş olmamın, gerçekleşemeyen konuşmanın altını çizmek dışındaki tek nedeni, ‘şahsiyet’e önem vermem. Bu konuda ve seninle daha fazla konuşmak arzusunda değilim hiç. İyilik, güzellik diliyorum.


Zehra Çelenk kimdir?

Senarist ve yazar. Şiirleri erken yaşlarda Türk Dili, Yeni İnsan, Mavi Derinlik, Broy gibi dergilerde yayımlandı. Üniversitede okurken çeşitli dizilerin yazım ekiplerinde yer aldı. Dizi yazarlığının yanı sıra reklam metinleri, müzik videoları, tanıtım filmleri kaleme aldı. Senaryo seminerleri verdi. Lisans ve yüksek lisansını tamamladığı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Televizyon, Sinema Bölümü'nde 2007-2014 yılları arasında Televizyon Yazarlığı dersini verdi. 2007- 2008'de TRT 1'de yayınlanan Yeni Evli adlı 175 bölümlük günlük komedi dizisinin proje tasarımını, başyazarlığını ve süpervizörlüğünü yaptı. 2011'de, öykü ve senaryosunu yazdığı Hayata Beş Kala adlı dizinin yapımcılığını üstlendi. Seyyahların İzinde ve Anadolu'da Zaman gibi TV belgesellerinde de yapımcı olarak görev aldı. Öykü ve senaryosunu yazdığı, 2014'te Fox TV'de yayınlanan Ruhumun Aynası adlı dizisi, 2015'te Artemis'ten aynı adla yayımlanan ilk romanına ilham oldu. Türkiye'de bir diziden romana uyarlanan ilk eserdir. İstanbul'da yaşıyor, TV- sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI