Aydın Selcen
Aydın Selcen

Biraz da kalkınmasak?

Pazar, 27 Mayıs, 2018
Eğer 24 Haziran-8 Temmuz sonrasında gerçekten yeni bir Türkiye’ye uyanabileceksek, ekonomik çöküş o gün önlenmiş, durmuş yahut yavaşlamış dahi olmayacak. Buna karşılık, yön değiştirdiğimizin, yeni bir deneyime giriştiğimizin göstergelerinin ilk günden belirmesini isteyebiliriz. Önerelim öyleyse...

Babam (1930-2000) bildiğiniz kalkınmacıydı. Sanırım II. Dünya Savaşı’ndan galip çıkan ABD’nin refahı ve önce ’46 sonra ’50 seçimleri onun siyasi bakışını temelden biçimlendirmişti. Menderes’in karayollarını (ki inşaat makineleri üreten bir ABD şirketinin pazarlama bölümünde çalışırmış o dönem), Demirel’in barajlarını, Özal’ın elektronik altyapı atılımını hayırla yad ve hatta çok daha sonraları (alnı secde görmemiş bir akşamcı olsa da) Erdoğan’ın belediyeciliğini de kendince takdir ederdi.

Benim memur olmama çok içerlemişti. “Mesela bir tamirhanen olsa, gün boyu kir pas içinde gezersin belki ama akşam evine gider, duşunu alır, en güzel kıyafeti giyer, en gözde gece kulübüne gidersin, cüzdanın iç cebinde ‘çocuk kundağı gibi’ dolgun olur, sırtın ısınır, yürüyüşün değişir” derdi. Soğuk Savaş döneminin insanıydı, kütüphanesinde görüp görmediğimi anımsamıyorum ama çizdiği resim Ayn Rand’ın ünlü “Atlas Silkindi” romanının Türkiye uyarlaması gibi bir şeydi. Ve hayal ürünüydü tabii.

Ben de kalkınma odaklı bir iktisat anlayışına sahip olageldim. Devlet aygıtının küçük dişlilerinden biri olarak yıllarca görev yaptıkça ve ara sıra Adana, Gaziantep gibi illere yolum düştükçe ‘Ankara’yı şu ülkenin sırtından kaldırmanın’, memur sayısını azaltmanın, bürokrasiyi etkinleştirmenin, serbest girişimin önünü açmanın öncelik olduğu düşünceleri kafamda iyice yerleşikleşti. “Sosyal devlet” isteyenlerin, “cehennemin yollarının iyi niyet taşlarıyla döşendiği” yanılsamasına kapıldıklarına inancım pekişti.

Daha sonraları herkes, hepimiz gibi ben de itildim, kakıldım, tökezledim, düştüm, kalktım. Kürt meselesine kafa yorar oldum. Daha çok okudum. Hep dekorasyonu söküp, yapının kendini arama yaklaşımıyla tek ve büyük önceliğimi “bireysel özgürlük” olarak belirledim. Sol-sağ ayrımı çizgisinin iki ucunun birbirine taban tabana zıt iki kutba sahip olmaktan ziyade bükük biçimde birbirine yanaşan “anarşist” (İspanya İç Savaşı’ndaki cumhuriyetçi POUM gibi) ve “liberter” (ABD cumhuriyetçilerinin aynı adlı kanadı gibi) iki ucu bulunduğunu düşünür oldum.

Antik Helen uygarlığının kent-devletleri deneyimi, ABD “istisnasının” kuruluşu, AB üyesi Fransa ve İspanya gibi üniter devletlerin yerinden yönetime yönelik reformları, ABD’li bazı doğa ve özgürlük tutkunu yazarların (Jim Harrison, Gary Snyder vb.) kitapları, Gramsci, Polanyi gibi düşünürlerin öğretilerinin yeniden moda olması, demokrasinin kökleri ve güncel tıkanıklığı, çağımızda bireyin yalnızlığı, ülkemizde bir türlü ne birey ne yurttaş olamayışımız, derken ceberrut devletin olanca hantallığıyla üzerimize çökmesi, eskiyen ne varsa köhne addedilip yıkılması, her toplum katmanına yayılan sonsuz bir tüketim şımarıklığı ve çevre düşmanlığı kafamı kurcalar oldu.

Neden söz ediyorum? Şimdi, bugün derin bir ekonomik bunalıma belki yıkıma, güle oynaya, hoplaya zıplaya, ulusça Hababam Sınıfı havasında gidiyoruz. Züğürt tesellisi midir bilemem ama belki bu musibetten bir hayır devşirebiliriz diye düşünüyorum. Ekonomik çöküş yaşamış Madrid, Atina gibi kentlere yolunuz düşerse bu bölüşme, dayanışma, tevazu havasını soluyabiliyorsunuz. Bizim barışmaya da gereksinimimiz var, oralarda nüfus artışı yok, ayrıca onlar AB üyesi, bunlar tamam ama yine de.

Şu yedi düvele duman attıracak III. Havalimanı tam da bu örüntüye iyi oturuyor. Bu havalimanını yapmak için Kuzey Ormanları’nın önemli bölümü yok edildi. Orman bu. Var olan Atatürk Havalimanı ise alelacele 30 Ekim’de kapatılıyor. Yerine “Millet Bahçesi” yapılacakmış. Ormanı kazıyıp, eski havaalanı yerine bahçe yapmak. Çukur kazıp, çukur doldurmak gibi. Hani “akıl tınne” diyesim var. III. Köprü ha keza. Arnavutköy’den geçse işe yarayacak ama pahalı olacaktı, onun içinde Kuzey Ormanları’na dalındı. Üzerinden geçen de, İstanbul trafiğine hiçbir olumlu etkisi de yok. Orman da yok oldu.

Eğer 24 Haziran-8 Temmuz sonrasında gerçekten yeni bir Türkiye’ye uyanabileceksek, ekonomik çöküş o gün önlenmiş, durmuş yahut yavaşlamış dahi olmayacak. Buna karşılık, yön değiştirdiğimizin, yeni bir deneyime giriştiğimizin göstergelerinin ilk günden belirmesini isteyebiliriz. Önerelim öyleyse: Beştepe Külliyesi’nin TÜBİTAK’a devri. Yıldız Külliyesi’nin saray binaları ve tüm arazisiyle YTÜ’ye devri. Milletvekili maaşlarının yarı yarıya azaltılması. Tüm makam araçlarının satılması. Diplomatik misyonlarda azaltma. Tunceli (Dersim) ve Artvin’i mevcut vilayet sınırları içinde ulusal doğal park ilan etmek. Tüm Ege ve Akdeniz kıyılarında, yarımadalarında inşaat moratoryumu.

“Şantiye” deyince biz inşaat anlarız. Fransızlar ulusal dönüşüm konularına da “grand chantier” diyor. Ademimerkeziyetçi idare reformu, katılımcı demokrasi, çoğulculuk reformları bizim yeni şantiyelerimiz olabilir. İnsancıl ölçek de yeni yaşama odağımız. Yönetilenin yönetene yakın olduğu, kendi temsilcisini tanıdığı, karar alma süreçlerine etkin ve doğrudan katılabildiği çok katmanlı bir yönetsel yapı. Devletin dış siyaset, savunma, eğitim, sağlık, denetim, altyapı gibi alanlara geri çekildiği, “biraz da bırakalım dağınık kalsın” yaklaşımıyla, yurttaşa özgürlüğü soluma olanağı tanıyacağı ferah ve müreffeh bir ülke tasarısı benimki.

Oturduğumuz yerlerden de başlayabiliriz. Bahane üretmeden küçük ama görünür atılımlarla: Her kesilen ağacın yerine on eşdeğer ağaç dikmek zorunluluğu. Kurtuluş’taki Ergenekon Caddesi’ne Hrant Dink adını vermek. Kadıköy Salı Pazarı’nı park yapıp, Kurbağalıdere üzerinden sahile, Yoğurtçu Parkı’na bağlamak. Rıhtıma dev cami yerine saçma sapan balon kalıntısı yerine Şemsipaşa’yı andıran bir mücevher cami. O dev cami kondurulacak otoparkı da ağaçlandırmak. Tüm ışıklı tabelaların sökülmesi.

“Hele dur bakalım”, “aman şekerim, teenniyle tedricen hareket edelim” rehavetine kapılmadan, hemen altı ay içinde doğru adımları peş peşe atalım. Kamu İhale Yasası’nı çağdaş bir metinle sabitleyelim. Suriye’deki askeri maceralara son verelim. Tüm örtülü ödenekleri kaldıralım. Biraz da yol, beton anlamında kalkınmayalım. Kafaca, insanca, alçak gönüllü kalkınalım. Yatırımı çocuklarımızın güleç yüzlerine, insan gibi yaşamaya yapalım. Kaynak mı? Kaynak sensin, kaynak benim, kaynak biz hepimiziz.

*İngilizce bilen okurlara bir kitap önerisi: “Orwell & Churchill: The Fight For Freedom”, Thomas Ricks, 2017, Penguin Press.


Aydın Selcen kimdir?

1969 İstanbul doğumlu ve Saint Joseph Lisesi ile Marmara Üniversitesi İngilizce Uluslararası İlişkiler Bölümü mezunudur. 1992-2013 arasında Dışişleri Bakanlığı'nda meslek memuru olarak çeşitli görevlerde bulundu. Son olarak 2010-13 tarihleri arasında Erbil Başkonsolosluğu görevinde bulundu. Merkeze döndüğü gün "memuriyetten istifa etti." Genel Energy petrol şirketinde bir buçuk yıl siyasi danışmanlık yaptı. 2015'den beri bağımsız olarak özellikle Irak ve Suriye konularında yazıyor. Galatasaray kongre üyesidir. Alaz adında bir kızı var.

YAZARIN DİĞER YAZILARI