Allah benzetmesin

Çarşamba, 21 Mart, 2018
İçinde yaşadığımız kutuplaştırma atmosferi, farklılıkları, çeşitlilikleri, ayrıntıları ezip geçiyor; her alanı aynılaştırılmış bloklarla cephelerle bölüyor; iki boyutlu, siyah-beyaz bir dünya yaratıyor. Yanındakini değil ancak karşısındakini görebilen, birlikte olduklarının da sadece arkasında olmasını isteyen bir dar görüşlülük, körlük her yere hakim oluyor. Siyasetten başlayarak hayatın her alanına yayılan bu yaklaşım, yan yana ama ayrı durabilmeyi, bağırmadan konuşabilmeyi zorlaştırıyor.

Yıllardır süren baskı ve kutuplaştırma iklimi hayatın hemen her alanını etkiliyor, belirliyor, değiştiriyor. Önce siyasetin, sonra her şeyin dili değişiyor, sonra ilişki alanları ve biçimleri. Uzun süren bu iklim şartlarında, çok farklı, bambaşka yerlerde duranlar, çatışanlar bile giderek birbirine benzemeye başlıyor. Siyaseti, gündelik hayatı, ilişki pratiklerini şekillendiren baskın eğilimlere kimse fazla direnemiyor, teslim olmanın rahatlatıcılığı veya “bizim neyimiz eksik” hali kolay engellenemiyor. İktidarların çoğulculuğa, çok sesliliğe, uzlaşmaya, sağduyuya ve hatta sadece konuşmaya hasar veren hamleleri, buna itiraz etme iddiasında olanlarca taklit edilerek yeniden üretiliyor.

Bu tabloyu pek çok alanda izlemek mümkün, son haftalarda yoğunlaşan seçim ve boykot tartışmalarında da çok bariz biçimde ortaya çıktı. Meseleyi tartışmaya başlarken, biraz farklı düşünen veya daha değişik bir sorunun cevabını arayanlar yine birbirini çok kolay suçladı. Güya iktidarın hamlesine karşı ne yapılması gerektiği konuşulurken, işbirlikçilikten bozgunculuğa, statükoculuktan liberalliğe kadar envai çeşit suçlama havada uçuştu, karşılıklı olarak aymazlık veya ahmaklık etiketleri yapıştırıldı. Problem halledilemiyor, çare bulunamıyor, karşıdakine güç yetmiyorsa; soruna kafa yormak yerine, “çaresizliğin nedeni olduğuna inanılacak” veya bunu taşıyacak günah keçisi bulmaya daha fazla enerji harcanıyor.

Önümüzdeki günlerde zorlu ve hareketli siyaset gündeminin devam edeceği; giderek koyulaşan boğucu atmosferin de kolay kolay dağılmayacağı düşünülürse, “nasıl konuşuyoruz”, “kime benziyoruz” sorularına – fazla gecikmeden – biraz daha zaman ayırmak fena olmaz. Ortalığa laf yetiştirmek kadar, lafların nereden ve nasıl tedarik edildiğine de dikkat etmek gerekiyor. Karşısında durulana, kavga edilene giderek daha fazla benzemeye başlamanın yaratacağı bozulma, alınacak her yenilgiden daha büyük hezimet anlamına gelebilir, en azından “daha iyi yenilmek” şansını tamamen bitirebilir. Çünkü “kötü”, çabuk ve kolay, en çok da karşısındakine bakarak öğreniliyor.

Seçim – boykot tartışmalarının verdiği ilhamla akıntıya uyulan yaklaşımların ilk örneğini de bu başlıktan verelim: Tartışmaya katılan hemen herkes, kendi tezini kendi gibi düşünmeyenlerin yanlışlığı üzerine inşa etmeye çalışıyor, hatta önemli bir kısmı oradan ileriye de gitmiyor. En hafifinden “ahmaklık”, “aymazlık” olan suçlamalar hakaretlere kadar yükseliyor. Çünkü, dönemin ruhu; “anlatacak bir şey aramanın” değil karşındakinin kötü, yetersiz ve güçsüz olduğunu kanıtlamanın daha geçerli olduğu bir zemin yaratıyor. İkna edici bir şey söylemek yerine “ötekinin” sesini boğmak, haklı çıkmak değil karşındakini yere sermek, kavgayı önceden çıkartmak ve ilk yumruğu atmak önemli. İknaya döverek başlamak bir mafya yöntemidir.

Ağdalı, yapışkan bir hamaset, “görkemli geçmiş” ihyası hayalleri, oransız güç gösterileri ve abartılı kudret vehimleri devrinde yaşıyoruz. Siyasi gündemin bütün kılcallarına sirayet eden hamasi dil, gerçeklik algısını imha ederek meselelerin sadece tartışılmasını değil konuşulmasını bile imkansızlaştırıyor. Ancak bu ezici iklim, hamasi dilin her alanda simetrisini de yaratıyor: Gerçekliği, gücü ve etkisi tartışmalı bir “direniş geçmişi” efsanesi; sınırı, hacmi ve yeteneği tartışmalı “demokrasi güçleri” tanımlaması; niyeti, ahlakı ve hedefi tartışmalı “uygar dünya” güvencesi de biraz böyle. Özgüven ve motivasyon sınırları sıklıkla aşılıyor; yapılmışlar ve yapılabilir olanlar konusunda gerçeklik duygusu bazen kaybolabiliyor. Yapamadan böbürlenmek kompleks işaretidir.

İçinde yaşadığımız kutuplaştırma atmosferi, farklılıkları, çeşitlilikleri, ayrıntıları ezip geçiyor; her alanı aynılaştırılmış bloklarla cephelerle bölüyor; iki boyutlu, siyah-beyaz bir dünya yaratıyor. Yanındakini değil ancak karşısındakini görebilen, birlikte olduklarının da sadece arkasında olmasını isteyen bir dar görüşlülük, körlük her yere hakim oluyor. Siyasetten başlayarak hayatın her alanına yayılan bu yaklaşım, yan yana ama ayrı durabilmeyi, bağırmadan konuşabilmeyi zorlaştırıyor. Toptancılığın ve genellemenin sadece siyasi iktidarla sınırlı olmayan saltanatı “mağdurlarını” da içine alarak yayılıyor. Herkes kendi ötekisi için uygun büyüklükte torba ya da çuval buluyor. Farklılıktan, çeşitlilikten sadece diktatörler rahatsız olur.

Kişiye özel yasa, duruma has hukuk, adamına göre muamele; tutarsız, keyfi ve ahlak dışı uygulamalar neredeyse sıradanlaştı. Her gün hukukun, mantığın, aklın ve vicdanın kabul sınırlarını zorlayan örneklerle karşılaşılıyor. Bir zamanlar tartışmaya açılan “çoklu hukuk”, “çoklu standart” olarak uygulanıyor. Mesela, Cumhurbaşkanına hakaret de “hangisine” sorusunun cevabına göre işlem görüyor. Fakat, çifte standart sadece iktidar uygulamalarında görülmüyor; hukukun eşitleştirici soyutlamasıyla ilgisini kesmiş olanlar sadece “yandaşlar” değil. Hak ihlallerinde “kim” sorusunu sormadan tavır almak hâlâ çok mümkün olmuyor. Öfkeyi değil hıncı, itirazı değil nefreti sivriltmenin yakıcılığı “yakın çevreyi” de ısıtıyor. İlkelilik karşıdaki için değil kendin için yapılan seçimdir.

Seçim ve boykot tartışmaları vesilesiyle tekrar gündeme gelen “dönemin ruhuna” uyma, karşısında olduğun şeye benzeme hallerine dönersek: Bir tezi, iddiayı veya öneriyi, dayandığı gerekçeler, olası görülen senaryolar ve mevcut imkanlar açısından tartışmak bu kadar zor olmamalı. Tartışmanın, başka türlü düşünenler için samimiyet ve zeka kıstasları üretmeye çalışmaktan daha yararlı olduğu açık. Diğer yandan eylem kararını vermeden eylem fikrini örgütlemeyi denemek de belki daha az riskli olabilir: “Seçim diyelim kazanırız”, “boykot diyelim örgütleriz” demek yerine, bunların tartışmasını örgütlemeyi denemek, gerçek mecali görmek açısından daha öğretici olabilir.

Kendisi kadar “milli irade” isteyenlere, kendine yetecek kadar demokrasi talebiyle direnilemeyeceği ortada. Tıpkı adalet gibi, demokrasi de “kim için” sorusu sorulmadan istenecek bir şey. Mevcut kutuplaşma alanlarını, blok sınırlarını, cephe hatlarını kabul ederek, bu “realite” üzerine çözüm inşa etmeye çalışmak her zaman gerçekçilik anlamına gelmeyebilir. Bazen, realiteyi zorlamak, “mümkün olmayanı istemek” çok daha gerçekçidir. Son olarak, – Gezi gibi, Adalet Yürüyüşü gibi, 7 Haziran gibi – geçmişte olanların tekrar edilebileceğini düşünmek ve ihyasıyla ilgilenmek yerine, “niye ve nasıl olmuştu” sorusuna odaklanmanın da zamanı geldi gibi görünüyor.


Kemal Can kimdir?

1964 yılında Düzce’de doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden 1986’da mezun oldu. 1984’de Gençlik ve Toplum dergisinde yazdı. 1986-87’de Yeni Gündem dergisinde 1987-90 döneminde Nokta dergisinde, 1990 yılında Sabah gazetesinde gazetecilik yaptı. 1993’de EP (Ekonomi Politika) dergisinde 1994’de Ekonomist dergisinde çalıştı. Yine aynı yıl Express dergisini çıkartan ekipte yer aldı. 1997 – 1999 döneminde Milliyet gazetesine yazı dizileri hazırladı. 1998’de Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1999 yılında Artı Haber dergisinde çalıştı. Birikim dergisinde yazıları yayınlandı. 1999 yılında CNNTÜRK’te çalışmaya başlayarak televizyon gazeteciliğine geçti. 2000 yılından itibaren çalışmaya başladığı NTV’de sırasıyla politika danışmanlığı, editörlük, haber koordinatörlüğü ve genel müdür yardımcılığı görevlerinde bulundu. 2013 yılından itibaren kapatılana kadar İMC TV yayın danışmanlığını yaptı. Yazdığı ve yazar ekibinde yer aldığı kitaplar: Devlet Ocak Dergah (İletişim Yayınları 1991), Türkiye’de Sivil Toplum ve Milliyetçilik (İletişim Yayınları 2001), Türkiye Savaşın Neresinde (Metis Yayınları 2001), Homopolitikus Lider Biyografilerindeki Türkiye (Aykırı Yayınları 2001), Devlet ve Kuzgun (İletişim Yayınları 2004), Yoksulluk Halleri (İletişim Yayınları 2007).

YAZARIN DİĞER YAZILARI