Zehra Çelenk
Zehra Çelenk
  • zcelenk@gazeteduvar.com.tr

Leyla Alaton ve tashaklı kadınlar

Salı, 21 Kasım, 2017
Alaton’un tashak kullanımının yerindeliğine elimde olmadan gülümsedim. Ama genel olarak tashaksız, abasız, sopasız cesaretimizin tadını çıkarmamız gerektiğini düşünüyorum. Onu kimse vermedi bize, söke söke, biz kendimiz aldık.

CNN Türk’te Deniz Bayramoğlu’nun sunduğu “Gündem Özel” programına konuk olan Leyla Alaton, üç erkeğin gözünün içine baka baka “asıl tashak kadınlarda” dedi! Bu sözüyle de sosyal medyanın gündemine oturdu tabii.

Canlı yayında sık rastladığımız uzuvlar arasında yer almıyor tashak. Hem böyle cesurca bir söz etme, hem de sözcüğü cümle içinde kullanma anlamında. (Sözcüğü bu şekilde kullanacağım, çünkü t.ş.k da teşekkürler kısaltması gibi duruyor!)

Konuya ilişkin yorumları dört başlık altında toplayabiliriz.

– Bravo Leyla Alaton’a, harbiden tashaklı kadınmış!

– Canlı yayında küfretmek hiç kadın kısmına yakışıyor mu?

– Kadının cesaretinden bahsederken eril dil kullanmak, erkeklik uzvundan yararlanmak da ne?

– Kahrolsun kapitalizm.

Sondan başlayayım. Kadınlık-erkeklik meselelerinin bir çırpıda “mühim olan insanlık” üst departmanına havale edilmesine karşıyım. Leyla Alaton’un “baba parasıyla güç sahibi olup ahkam kesen holding patroniçesi” şeklinde kestirilip atılmasınınsa bir kadının iş hayatındaki bireysel emek, deneyim ve birikiminin acımasızca üstünü çizen bir yaklaşım olduğunu düşünüyorum.

Gelelim eril dil ve küfür meselesine… Zor bir mesele bu. Mesela “cinsiyetçi küfre karşıyım” dendiğinde sırça fanusta yetişmişsin de sterillikten ölecekmişsin gibi anlaşılabiliyor. Bununla ilgisi yok konunun. Sırf iktidar ilişkileri değil, hayatın tüm örüntüleri dil aracılığıyla kurulup yeniden üretiliyor. Böyleyken sürekli olarak kadını, LGBTİ bireyleri, kadınlık organını ve her an kollanması gereken bir organ olarak düşünülen popoyu aşağılayan, şiddeti dilde üreten ifadeler, “aq” (diğer deyişle amk) gibi bir kullanım, sosyal medyada o kadar yaygın ki. Ortalama bir Twitter gezintisine bakarsan, adeta Türkçe sondan ‘aq’lemeli bir dil.

Bir kadın hele, sinirini, öfkesini, sevincini ya da herhangi bir duygusunu dışavururken, neden sürekli kendi bedenine hakaret eder? Özellikle sosyal medyada bunun çok fazla yapılması, “rakı içen kadın” miti gibi, doğal bir harbilikten ziyade erkeğin hoşuna gitme, “kafa kız, rahat kız” sayılarak kolay yoldan takıma girme arzusu gibi de görünüyor. Kendi cinsine hakaret edersen karşı cinsle geçinmen kolaylaşabiliyor.

Küfre çok gülüyoruz bir de, katıla katıla gülüyoruz. Elbette kurgusal bir eserde, bir filmde veya romanda karakteri, dünyayı inandırıcı kılmak adına küfür ve argodan yararlanmak lazım. Küfrün uyandırdığı olanaklardan tamamen kaçınmak, aşırı derecede, her an politik doğrucu olarak mesela, mizah yapmak mümkün değil. Ama “küfreden kafalar”dan ibaret mizah da işin kolayına kaçmak. Kurgusal eserlerde gözetilmesi gereken bu dengeyi bir noktaya kadar kendi hayatımıza da uyarlayabileceğimizi düşünüyorum işte…

Melissa Mohr, Küfür Etmenin Kısa Tarihi, Çev. Zeynep Dörtok Abacı, Aylak Kitap, İstanbul, 2015.

“Küfür Etmenin Kısa Tarihi” adlı leziz kitabında Melissa Mohr, şöyle diyor: “Küfretmenin bazı açılardan ‘kötü bir dil’ olduğunu yadsımak ikiyüzlülük olurdu. Küfür kelimeleri mütecavizdir, bayağıdır ve kesinlikle aşırı kullanılıyor olabilir. Fakat diğer kelimelerin yapamadığını, onlar yapar. Sahip olduğumuz olumlu-olumsuz aşırı duyguları ifade etmede en güçlü kelimelerdir.” Hayata hiç küfretmeden katlanmanın mümkün olabileceğini sanmıyorum ben de. Sağlam bir küfrün anlık olarak sağladığı doygunluk, lafı gediğine oturtma hissi, o tat başka bir şeyde yok.

Alaton hadisesinde, sayı, set ve maç tashaka gitti ama konuşmanın bütününe bakıldığında kayda değer başka cümleler de var. Olay şu şekilde gelişiyor. Deniz Bayramoğlu “Siyasette, sosyal alanlarda gördüğümüz kadınların maalesef büyük bir kısmı, erkekleşerek o noktaya gelebiliyorlar. Yani kendi kadın kimliklerini koruyarak değil de erkeklerin dünyasında, erkeklerin kurallarıyla, o kuralları kabul ederek geliyorlar,” diyor.

Alaton, “Hayır efendim, o da bir mit. Ben hiç de erkekleştiğimi düşünmüyorum,”  diye yanıtlıyor. “Son derece dişi, seksi ve kadın hissediyorum kendimi. Düşündüğümü söylemek hiçbir şekilde beni erkek yapmaz. Düşündüğümü söylemek beni insan yapar,” diyor.

Bunun üzerine Serdar Kuzuloğlu “Ama erkekte bile o huy yok ya, düşündüğünü söylemek…” diyor. Leyla Alaton da durur mu, yapıştırıyor cevabı: “Çünkü asıl tashak kadınlarda da ondan! Cesur kadın çok daha fazla” Stüdyodaki üç erkeğin gözlerinden ve dudaklarından çıkan “auwww” nidalarını takiben Serdar Kuzuloğlu “şampiyona şeker gidiyor, gidiyor” diye mırıldanarak gülüşmelere neden oluyor.

Devamında Leyla Alaton iş dünyasında çok kolayca ve sözsüzce kurulan erkek dayanışmasından, erkeklerin tarihi ayrıcalıklarının korunması lehine sessizce tıkır tıkır işleyen düzenden bahsediyor. Kadınlarınsa risk aldıklarını, düşündüklerinin daha çok arkasında durduklarını, çok daha cesur olduklarını düşündüğünü ekliyor. Bence konuşmasının içerik bakımından esas cesur ve güzel kısmı bu. Ama tashak da işin tuzu biberi. Leyla Alaton o dolu dolu tashaktan aldığı randımanı başka hiçbir sözcükten alamazdı. Ne söylerse söylesin karşısındaki üç erkeği birden anında susturamaz, stüdyoda öyle tatlı, serin yeller estiremezdi. Bu açıdan bakıldığında “ama eril dil” diye kestirip atmak o kadar kolay olmuyor. İnsanlarla “konuşabilmen” için bazen önce onları susturabilmen gerekiyor.

Gücün kadını erkeksileştirdiği, yüz yıllık sakızın sakızı bir mevzu. Kabaca iki nedene dayanıyor bence: Birincisi, gücün, iddianın, keskinliğin baştan erkeğe ait özellikler olarak kodlanması. Keskin dönüşlerle sert kararlar almayı gerektiren iş dünyası içinde her an kadına atfedilen bir nazeninlikte durmak mümkün değil. Aslında hayattaki herhangi başka bir mücadelede de mümkün değil bu. Kadın kulak memesi kıvamında bir yaratık değil, hoşa gitmek, seçilmek, hayatta kalmak için öyle olması gerektiği öğretildiğinden öyle davranıyor. Seksapel de sadece mıyır mıyır bir kadınsı halle, minik minik Geyşamsı tavırlarla sağlanabilen bir şey değil. Zarafetin erkekte seksi olabilmesi gibi kadında da dominant bir seksilik mümkün.

Erkekleşmek, kadınlaşmak gibi şeylerden bahsettiğimizde aslında varsayılan/geleneksel kadınlık erkeklik rollerinden çıkmaktan bahsediyoruz. Değişen bu rollerle beraber iş hayatında, sosyal alanlarda kadının yükselişi, bilinen anlamdaki erkekliği tehdit eden bir şey. Bu da erkeklerin (zihnen) ellerini (pipilerini) nereye koyacaklarını bilemedikleri durumlar yaratabiliyor. Cesaret ölçüsü olarak görülen tashak, kadında da erkekte de varsa, iki tashaklı varlık nasıl birlikte olabileceklerini pek de bilemiyor özetle. Geleneksel ilişki dansıyla yeni rollerin doğurduğu yeni ilişkilenme biçimleri arasında bir tahtırevallide inip çıkıyoruz. Sadece erkeklerin değil, kadınların da kafası karışık. Kadın, hayatta kalmak için daha fazla mücadele etmesi gereken bir yaratık. Durmadığı için, düşmüyor.

Özetle tashaklı kadınlar artık her yerde. Alaton’un tashak kullanımının yerindeliğine elimde olmadan gülümsedim. Ama genel olarak tashaksız, abasız, sopasız cesaretimizin tadını çıkarmamız gerektiğini düşünüyorum. Onu kimse vermedi bize, söke söke, biz kendimiz aldık.

 


Zehra Çelenk kimdir?

Senarist ve yazar. Şiirleri erken yaşlarda Türk Dili, Yeni İnsan, Mavi Derinlik, Broy gibi dergilerde yayımlandı. Üniversitede okurken çeşitli dizilerin yazım ekiplerinde yer aldı. Dizi yazarlığının yanı sıra reklam metinleri, müzik videoları, tanıtım filmleri kaleme aldı. Senaryo seminerleri verdi. Lisans ve yüksek lisansını tamamladığı Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo-Televizyon, Sinema Bölümü'nde 2007-2014 yılları arasında Televizyon Yazarlığı dersini verdi. 2007- 2008'de TRT 1'de yayınlanan Yeni Evli adlı 175 bölümlük günlük komedi dizisinin proje tasarımını, başyazarlığını ve süpervizörlüğünü yaptı. 2011'de, öykü ve senaryosunu yazdığı Hayata Beş Kala adlı dizinin yapımcılığını üstlendi. Seyyahların İzinde ve Anadolu'da Zaman gibi TV belgesellerinde de yapımcı olarak görev aldı. Öykü ve senaryosunu yazdığı, 2014'te Fox TV'de yayınlanan Ruhumun Aynası adlı dizisi, 2015'te Artemis'ten aynı adla yayımlanan ilk romanına ilham oldu. Türkiye'de bir diziden romana uyarlanan ilk eserdir. İstanbul'da yaşıyor, TV- sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI