Tuğçe Isıyel
Tuğçe Isıyel

Gülümseyiiin, çekmiyorum!

Cumartesi, 11 Kasım, 2017
Bir ağaçla, kediyle, insanla, gün batımıyla, lezzetli bir yemekle bakışmakta ve o bakışla kalabilmekte gitgide zorlanıyoruz. Derhal onun fotoğrafını çekip sosyal medyada paylaşıp gördüğümüz şeye direkt bakmaktansa Instagram'daki filtrelerden bakmayı tercih eden kişiler haline geliyoruz. Hayata bakışımızı Instagram filtreleriyle bulandırmayıp, no filter’ı hayatımızda deneyimlesek nasıl olur? Sadece bizim bileceğimiz anılar biriktirsek mesela…

Bundan birkaç yıl önceydi.

Ergen kuzenimi gençlerin çok sevdiği, çığlık çığlığa sevgi tepkileri verdiği ama benim kesinlikle kafamın kaldırmadığı Latin bir şarkıcının konserine götürmek mecburiyetinde kalmıştım. Çünkü ablalık ve kuzenlik müessesesi bunu gerektirirdi. Gerekirse kulağıma silikon kulaklığı takıp, ağrı kesicileri alıp o konserde onunla bulunacaktım.

Aslında ilk şoku muhtemelen o zaman yaşamamıştım ama bunun üzerine belki de ilk kez o konserden sonra düşünmeye başlamıştım.

Olay şuydu herkes konseri cep telefonundan izliyordu. Yani adamı videoya çekeceğim derken herkes o küçük ekranlardan bakıyordu çok sevdikleri şarkıcıya. Telefon, konser izleme aygıtı oluvermişti sanki. Konser alanını kafaları eğik, mavi ışıklar saçan uzaylılar basmış gibiydi.

Biletine yüzlerce lira verilen o konser, cep telefonunda başlayıp cep telefonunda bitmişti.

Yine birkaç yıl önceydi. Bir arkadaşımın anaokuluna giden çocuğunun yıl sonu müsameresine gittik. Gösteriler başladı. Herkeste bir hareketlilik, bir heyecan. Kameralar, cep telefonları hazır ola geçti. Herkes minik yavrusunun muhtemelen ilk performansını küçücük bir ekrandan izlemeye koyuldu. Kimse sahneye bakıp çocuğuyla göz göze gelmiyor, çocuklar da 40 yıllık oyuncular, pop starlar gibi kameralara poz veriyor, ebeveyniyle bakışamıyordu.

Oradaki velilerden biri cep telefonunda yeni kayıt yapmak için boş alan kalmadığını fark etti. Panikten deliye döndü, dakikalarca cep telefonundaki eski fotoğrafları silmeye başladı. Tam işi bitti ve kayıt almaya başlayacaktı ki çocukların o gösterisi sonlandı. Ama neyse ki bir sonraki gösteri için telefonunda yeteri kadar boş alan vardı ve kayıt alabilecekti.

Bir dönem anaokullarında öğretmenlere ve velilere danışmanlık veriyordum. Bunu yapmak için de elbette öğrenci ve öğretmen gözlemi yapıyordum bol bol. Öğretmenlerin fotoğraf çekmekten etkinliklere doğru düzgün konsantre olamadıklarını görmüştüm. Bunu onlarla konuştuğumda ise velilerin gün içerisinde çocuklarının yaptığı her etkinlikten haberdar olmak ve çocuklarını görmek istedikleri cevabını almıştım.

Her halleri kayıt altına alınan, binlerce fotoğrafı olan, daha doğmadan Facebook, Instagram hesabı olan çocukların büyüdüklerinde konserleri mavi ekrandan izlemelerine şaşırmamak gerekir zira onların da çocuklukları o küçük ekranlardan izlenmişti.

Çocukluğumuz sonlanıp yetişkin olduğumuzda neredeyse her halimiz kayıt altına alındığı için, bir yaşantımızı unutmak istediğimizde unutamamak ve sonradan hatırlamanın keyfine de varamamak ne hazin bir şey olurdu. Düşünsenize her şeyimizin kayıt altında ve orada olması.

Üstelik ‘şimdi ve burada’ya pek uğramadan…

Yüzlerce kayıtla birlikte çocukluğun sırlarının azalması, zihnin kendi hatırlamak istediklerine bırakılmaması, “çocukluğu tasavvur etmek” gibi bir kavramı da tarihe karıştıracak sanki. Halbuki “tasavvur etmek” dediğimiz zihinde canlandırma hadisesi ruhsallıkta epey önemli bir yer teşkil ediyor. Gerekirse travmaları onarıyor, acı veren yaşantıları değiştiriyor, hayallere ve fantezilere izin veriyor. Belleği şekilden şekle sokuyor ki ruhsal bütünlüğümüzü koruyabilelim. Ancak sürekli kayıt altına alınan bir çocuklukta bunun mümkünlüğü tartışılır.

Çocuklar çok heyecanlandıkları okul müsameresinde eminim ki anne-babalarıyla göz göze gelmeyi, ebeveynlerinin yüzlerine bakıp onların sakin gülümsemesini hatırlamayı isteyeceklerdir. Onların kendilerine ekrandan bakan, yüzlerine mavi ışık vurmuş hallerini değil.
Ne yazık ki bir kuşağın çocukluğu cep telefonundan izlenerek, Instagram’da paylaşılıp like’lanarak geçiyormuş gibi geliyor bana.

Hangimiz yetişkin hayatımızda çocukluk fotoğraflarına ihtiyaç duyuyoruz ki?
İçsel fotoğraflarla daha fazla haşır neşir değil miyiz?
O içsel fotoğraflarda ebeveynlerimizin bizimle var olmasına, bizimle anı paylaşmış olmasına çok daha fazla ihtiyaç duyuyoruz.
Çocukluk fotoğraflarımızdaki gülümsemelerimizden daha çok ebeveynlerimizle olan kayıt dışı gülümsemelerimizi hatırlamak iyi geliyor bize.
Önemli anlarda çocuklarımızla göz göze gelmezsek, araya cep telefonu, kamera gibi mesafe yaratan bir araç koyarsak, bir süre sonra onların da bizi görmesi zorlaşabilir.
Sürekli kendisiyle meşgul olan, dışarıdan nasıl göründüğüyle ilgilenen ve kendi içlerinde nasıl olduğunu, nasıl hissettiğini ıskalayan bireyler haline gelebilirler.
Daha da kötüsü gerçekten anda kalabilmeyi deneyimlemeyen, hayatı hep bir poz verme biçiminde yaşayan ve zamanla da hayata poz kesen yetişkinler olabilirler.

Dünya üç günlük. Çocukluksa daha da kısa.
Bana sorarsanız çocuğumuz sadece bizim ona olan bakışımızı hatırlasa yeter.
Ama kameradan değil, kendi gözümüzden…

Yaşadığımız çağ, gerçekliği sanallaştırma çağı adeta.
Bir yerde olmayı değil, orada olduğumuzu gösterme derdine düşeli uzun zaman oldu.
O gösterme eyleminden sonra gelen like’larla var olduğumuzu duyumsar olduk. Varlığımız başkalarının like’ları, retweet’leri üzerinden tanımlanıyor.
Olmak ve yapmak fiilleri arasındaki uçurum koskoca bir hayatın öyküsünü oluşturuyor.

Bir ağaçla, kediyle, insanla, gün batımıyla, lezzetli bir yemekle bakışmakta ve o bakışla kalabilmekte gitgide zorlanıyoruz. Derhal onun fotoğrafını çekip sosyal medyada paylaşıp gördüğümüz şeye direkt bakmaktansa Instagram’daki filtrelerden bakmayı tercih eden kişiler haline geliyoruz.

Hayata bakışımızı Instagram filtreleriyle bulandırmayıp, no filter’ı hayatımızda deneyimlesek nasıl olur? Sadece bizim bileceğimiz anılar biriktirsek mesela…

En küçük bir boşlukta bile neredeyse organik bir uzvumuz haline gelen cep telefonumuzda sosyal medya akışı yeniliyoruz. Baş parmaklarımız mutasyon geçirecek çok yakında.
Sosyal medyada arkadaş olup, birbirimizin fotoğraflarını like’layıp; gerçek dünyada ise birbirimizi görmezden geldiğimiz bir çağ bu.
Sosyal medyada birbirimize parmağımıza geleni söyleyip, gerçek dünyada ise süt dökmüş kedilere dönüyoruz. Bir nevi kişilik bölünmesi yaşıyoruz desem yeridir.
Canım çağ! Sen ne ettin bize böyle!
Tövbeler olsun!

Hadi biz sosyal medyayla sonradan tanıştık. Sosyal medyasızlığı biliyoruz. Ama sosyal medyanın içine doğan ve bizim gibi ebeveynlere sahip olan çocukların yetişkin hallerini düşündükçe içim ürperiyor, ya evde yoklarsa diye!
Çünkü biz evde yokuz, sadece varmış gibi yapıyoruz.

 


Tuğçe Isıyel kimdir?

İstanbul Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Bölümü'nden mezun oldu. Londra'da Middlesex Üniversitesi'nde ve Türkiye'de psikanalizle ilgili çeşitli eğitimler aldı. EFTA-Avrupa Aile Terapisi Derneği (European Family Therapy Association) tarafından sertifikalanan Aile ve Çift Terapisi eğitiminin temel ve ileri düzeyini tamamladı. Esenyurt Üniversitesi Klinik Psikoloji alanında yüksek lisans yaptı. İstanbul'da yetişkin, çift ve aile alanında psikoterapist olarak çalışmaktadır. Aynı zamanda “Psikanalitik Edebiyat Okumaları” isimli bir atölye çalışması yürütüyor ve çeşitli dergilerde inceleme, deneme, eleştiri türünde yazılar yazıyor.

YAZARIN DİĞER YAZILARI