Kadın karşıtı kardeşlik: Din, bilim, iktidar - V

Cumartesi, 4 Kasım, 2017
Kadınların ve kız çocuklarının eğitimini engellemeyi amaçlayan, kadınların meslek sahibi olmasına ve çalışmasına karşı çıkan yaklaşımların, kadın karşıtlığının ta kendisi olduğunu görmezden gelmek dindarlarda yaygın bir alışkanlık. Mevcut kanunlar ve eğitim sistemi içinde kadınların okullaşmasını önleyemeyenlerin bugün karma eğitim karşıtı tutumla niyetlerini açığa vurduğunu da kabul etmez pek çok dindar.

“Kuran’daki kadın nerede, dindarların algısındaki kadın nerede” sorusuyla bitmişti önceki yazım. Kaldığım yerden devam ederken ‘dindarlar’ kavramını neden seçtiğimi açıklayarak başlamak yararlı olabilir. Hem itirazların bir kısmına cevap hem de meseleye bakışımın ana fikrine işaret niyetiyle…

Yeni moda söylemle ‘dinbaz’ tabirini tercih etmeyişim merak konusu olmuş. Yazdıklarıma kısmen de olsa hak verdiği halde kendisini de o dindar kavramının kuşatıcılığı içinde gördüğünden, rahatsızlık duymuş kimileri. Çünkü bizde adettir, iğneden feragatle çuvaldıza yüklenmek. Bizde derken de yazı bağlamında bu ülkenin –hatta tüm dünyanın- Müslüman dindarlarını, kendimi de içine katarak kastediyorum. Adettir, sevdiklerimizin hatalarını tül perdelerin arkasında flulaştırırken, sevmediklerimizin hatalarına büyüteç tutmak. İllaki ayrıştırarak aidiyetler üzerinden dünyayı ve meseleleri anlayıp, anlatmak. Tabii kimlik siyasetinin yükseldiği, her türden aidiyetin önem kazandığı kamplaşma ya da çatışma süreçlerinin sık rastlanan sonuçlarından birisi bu. Her ülkede her toplumsal kesim ve inanç/düşünce grubuna kolaylıkla bulaşan bir düşünsel/davranışsal hastalık. Bugün ülkemizde en çok dindarları sarmış halde.

Kimlik siyaseti güden iktidarın ayrıştırıcı gücü ilkin dindar-seküler karşıtlığıyla beslenmişken sonraları iktidarın büyüsünü kapılma dereceleri doğrultusunda dindar kesimin da kendi içinde ayrışmasına yol açtı. Herkes kendisini farklı şekilde isimlendirir oldu. Kimi “Kuran Müslümanı” ifadesini kendisine kimlik adı olarak seçerken kimi “Sünnetullah” vurgusuyla tanımladı duruşunu. Tarih boyu süregelen mezhep ayrımları, ehl-i sünnet ve şia gibi kalın çizgili karşıtlıklar yanısıra zahit-derviş diyebileceğimiz ilim ehli ile tasavvuf ehli arasındaki karşıtlıklar zaten malum. Ancak bugün yaşanan daha çok iktidar ile iktidar partisi AKP ile yakınlık ve uzaklığı ölçü alan ayrışmalar. Geçici misafirlik ettiğimiz bu dünyanın daha da geçici siyasetine göre inanç aidiyeti kurgulayan tuhaf dindarlıklar oluştu. Bunların kimi “dinbaz” kimi “süslüman” diyerek hakaretamiz tanımlarla ötekileştiriyor yek diğerini. AK Parti’nin artık yeniden gömlek değiştirmekte olduğunu da idrak edemeden çatışıp duran bu ‘modern muhafazakâr’ ve ‘gelenekselci muhafazakâr’ gruplar ile siyaseten muhalif duruşa sahip ‘radikal İslamcılar’, ‘Müslüman demokratlar’, kendi içlerinde de farklılıklara sahip çeşitli öbeklerle dolu. Ancak hepsini genel olarak dindar kavramı içine toplayarak kadın algısı yönünden sorgulamak kaçınılmaz. Zira kadın söz konusu olduğunda yok hiçbirinin diğerinden farkı.

Yine İhsan Şenocak meselesi örneğiyle izah mümkün söz ettiğim ‘aynılığı’. Bunca ayrışma içinde pek çok çatışma konusu varken kadına ilişkin dini söylem ve geleneklere karşı duruşun bir çatışma nedeni olduğu görülmez. Tarikat-cemaat-diyanet içli dışlılığına ilişkin itiraz ve kabullerle, iktidarın mezheplere yakınlığı ya da uzaklığıyla ilişkili ve neo-liberal ekonomi politikalarıyla işleyen dini oluşumlar ekseninde döner tartışmalar. Ancak demokrat ve hak savunucusu kimlikle ön plana çıkan “ağır ağbiler” bile malum zatın ve sair hacı hoca takımının, kadını ikincil görüp hatta nesneleştiren sözlerini ayrımcılık ve nefret söylemi değil ifade hürriyeti kapsamında değerlendirecek denli içselleştirmiş haldeler, kadın karşıtlığını. Hatta Şenocak ve benzerlerinin kadın giyim kuşamı ve davranışlarını ele alarak sundukları örneklerde hep kadının eğitimine vurgu yapıldığını da önemsemezler. Kadının çalışma hayatına katılımını engellemek niyetiyle hep aile vurgusu yapılışı da anormal gelmez bu kesime. Boşanma konusunu da hep kadın aleyhtarı sözlerle dile getirirler. Erkek boşanmak istediğinde kadını kusurlu bulur, kadın boşanmak istediğinde tek suçlu olarak kadını görürler. Boşanmayı kolaylaştırıp, kadına da boşanma talebinde bulunma hakkı veren bir dinin mensupları değil de boşanmayı suç kabul edip yasaklayan bir dinin mensupları konuşuyor zanneder insan.

Kadınların ve kız çocuklarının eğitimini engellemeyi amaçlayan, kadınların meslek sahibi olmasına ve çalışmasına karşı çıkan yaklaşımların, kadın karşıtlığının ta kendisi olduğunu görmezden gelmek dindarlarda yaygın bir alışkanlık. Mevcut kanunlar ve eğitim sistemi içinde kadınların okullaşmasını önleyemeyenlerin bugün karma eğitim karşıtı tutumla niyetlerini açığa vurduğunu da kabul etmez pek çok dindar. 20 ekim 2016 tarihli haberle karma eğitime son veren ilahiyat fakültesi sayısının 20’ye ulaşmasını alkışlayan bir tarikat sitesinden bahsetmiştim daha önce. Tecridî Tedrisat başlıklı yazıda değindiğim konu hiç gündem olmaz dindar camiada. Kadın erkek sınıflarının ayrıştırılmasıyla birbirine yabancılaştırılan iki cinsle verilen eğitimin dini geleneğe de ters düştüğünü söyleyerek itiraz etmez kimse. O fakültelerde çalışan akademisyenler kadın erkek ayrımından sonra eğitim kalitesinin düşmesinden şikayet ederler. Ama bunu kapalı kapılar ardında yaparlar. YÖK açıklama yapmaz, iktidar hesap vermez kadınlardan başka kimse itiraz etmediği için. Garip olan dindar olmayanlar da bu illegal uygulamayı yargıya taşımaz. Çünkü karma eğitimi engellemek kadın düşmanlığını, dini geleneğe dönüştürmüş kimi tarikat ve cemaatlerin temel hedeflerindendir. Kimse bu güçlü grupları, kadın hakları bağlamında karşısına almayı düşünmez. Cesaretleri olmadığından değil karma eğitimin kadınları güçlendiren özelliğini bildikleri için kadınların güçlenmesinden hoşnut olmadıkları için.


Berrin Sönmez kimdir?

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede araştırma görevlisi olarak akademiye geçti. Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’na giriş süreci üzerine yüksek lisans tezi yazdı. Halkevi ve kültürel dönüşüm konulu doktora tezini yarıda bırakarak akademiden ayrılıp öğretmenlik yaptı. Daha sonra tekrar akademiye dönerek okutman ve öğretim görevlisi unvanlarıyla lisans ve ön lisans programlarında inkılap tarihi ve kültür tarihi dersleri verdi. 28 Şubat sürecindeki akademik tasfiye ile üniversiteden uzaklaştırıldı. Dönemin keyfi idaresi ve idareye tam bağımlı yargısı, akademik kadroları “rektörün takdir yetkisine” bırakarak tasfiyeleri gerçekleştirdiği ve hak arama yolları yargı kararıyla tıkandığı için açıktan emekli oldu. Sırasıyla Maliye Bakanlığı, Ankara Üniversitesi, Milli Eğitim Bakanlığı ve Afyon Kocatepe Üniversitesi’nde ortalama dört-beş yıl demir atarak çalışma hayatını tamamladı. Kadın, çocuk, insan hakları, demokrasi ve barış savunucusu, feminist-aktivist Berrin Sönmez’in çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayınlanmıştır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI