Ali Duran Topuz
Ali Duran Topuz

Cenaze meselesi, toprak meselesidir

Cumartesi, 16 Eylül, 2017
Ankara’da Hatun Tuğluk’un cenaze törenine saldırıdan sonra ilk iki gün içinde konuşan dört devlet yetkilisi, saldırıyı kınadı, lanetledi, üzüldüklerini söyledi, ama biri bile baş sağlığı dilemedi. Baş sağlığı dileyen (siyasi olmayan) vali ise saldırıyı “sataşma”, cenazenin mezardan çıkarılmasını “kendi kararları” diye anlattı. Sezgin Tanrıkulu’na saldırı fantezisini kamuya ilan eden hukuk asistanıyla mezarlık saldırganları, aynı politikalardan cüret bulan figürlerdir.

Cenaze meselesi toprak meselesidir. Ölen için kazılan nemli çukurun etrafındaki gözü yaşlı insanlar, sevgili bir bedeni toprağa teslim etme çabasındadırlar. Defnetmeye birçok yörede “saklamak” da denilir. Beden, toprağa saklanmaktadır. “Topraktan geldik yine oraya döneriz.” Mezar hanenin, mezarlık ise şehrin bir yanıyla devamı, bir yanıyla da köküdür. Ayrı bir hane ve ayrı bir şehir. Ölüm de yaşamın bir yanıyla devamı bir yanıyla köküdür; sonu gibi görünmesine rağmen, sonu aşar.

Devamdır: Ölen, bizi biz yapan parçalardan biri olma vasfını yitirmez, belki güçlendirir bile. Kimse tek başına bir kimse değildir ve ölen kalanların yaşamında, o yaşam da sonlanana kadar varlığını, etkisini, değişimini, dönüşümünü sürdürür. Bir tür sanal yaşamsa bile yine de yaşamdır.

Köküdür: “Biz”in bir parçası olarak ben, öteki benlerden doğar; kalan herkesin beninde, benliğinde ölenin payı vardır. Bir de, zaten yaşamı ölümden biliriz. Can, ölüm olmadığında yoktur; bu anlamda da ölüm köktür. Sonsuzluk, ölümsüzlük, her etkiden münezzehlik sadece Tanrı’ya mahsustur.

KİM BUNLAR?

Cenaze meselesi, toprak meselesidir. Gömülmeye dair vasiyetler, toprağa tutunma, saklanma, yerleşme vasiyetleridir. Vasiyet eden için değil sadece, belki ondan da çok kalanlar için. Vasiyetler, ölenin ruhuna değer mi bilemeyiz ama vasiyetlere uymak kalanların ruhuna değer. Hatun Tuğluk’un vasiyeti yerine getirilemedi. Hatun Tuğluk, yerleşmek, saklanmak, toprağa karışmak istediği yerde tutulamadı. Çünkü altına göz koyduğu (aziz Hrant Dink’in hatırasına selam olsun) toprak, kendini o toprağın sahipleri addeden kişiler tarafından kendisine çok görüldü. Aleviler, PKK ve Ermeniler o toprakta olamazdı, onlara göre.

Onlar kim?

“Ölüye saygı medeniyet unsurlarımızın temellerinden biridir.” İbrahim Kalın, cumhurbaşkanlığı sözcüsü böyle dedi. Aynı nakaratı bir Diyanet yetkilisi, Bekir Bozdağ ve Süleyman Soylu’nun laflarında da dinledik. Saldırıyı kabul etmiyor, “kültür ve medeniyet”lerine sığdırmıyor, saldırganları lanetliyorlar. Güzel. İlk iki gün içinde devletten gelen dört açıklamanın bir ortak özelliği daha var: Dördünde de soyut “cenazeye saygı” vurgusu hayli kuvvetli ama dört devlet yetkilisi olarak, üstelik kendilerinin de lanetledikleri ya da doğru bulmadıklarını beyan ettikleri bir saldırıya uğramış bir yurttaşa rahmet dilemek ya da baş sağlığı dilemek gibi bir gerek görmediler.

İKİ BAŞSAĞLIĞI

“Kültür”deki ve “medeniyet”teki saygı usullerinden bahsedeceksek, bir ölüden bahsedildiğinde rahmet ve başsağlığı dilemek o saygının bir rüknü, bir görünüm biçimidir. Konuşan devlet yetkilisi, konuşulan bir yurttaşın cenazesi iken ve konuşanlar İslam dininin birer mensubu iseler baş sağlığı ve rahmet dileğini duymak ne tuhaf, ne garip, ne de yersiz kaçardı, aksine duymamak kaçardı. Devlet büyüklerimiz olarak böyle uygun görmelerinin bir sebebi olmalı!

“Devlet” cenahında ilk iki gün içinde bu dilekler sadece Ankara Valiliğinin hemen saldırı gecesi yaptığı açıklamada yer aldı; o açıklama ki saldırıyı “sataşma” olarak tanımlıyor, cenazenin gömüldüğü yerden çıkarılıp götürülmesini “kendi kararları” olarak satıyordu. Üstelik “vali” olarak “siyasal” bir konumda değildi, başsağlığı dileğiyle “sataşma” küçültmesi birbirini dengeliyordu belki de… (Saldırıyı kınayan ana muhalefet partisi CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, son cümlesinde “Başsağlığı diliyorum” derken, iktidarın kendisine özgülediği “kültürel ve medeni” tutumun gereğini yerine getiriyordu, sadece. Başbakana, Binali Yıldırım’a geleceğim elbette.)

Merhum Tahir Elçi, Dört Ayaklı Minare’nin ayaklarının altında katledildikten sonra konuşan dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu, yaşamını yitiren polislerden “şehit oldu” diye bahsederken, Tahir Elçi’nin “hayatını kaybettiğini” söylemişti. Bir ölüm mukaddes, bir ölüm normaldi ona göre. Tahir Elçi, Dört Ayaklı Minare’nin daha fazla zarar görmemesi için, yani bir kamusal anıtın korunması için kamu önünde konuşurken vurulmuştu ama “şehit” olamamış, öldüğüyle kalmıştı başbakana göre.

HAKSIZLIKLARIN DUBLE YOLU

Ölenin kimliğine yaslanan resmi nutuklarla ölenin kimliğinden ötürü uğradığı haksızlıklar arasında açık bir yol, bir duble yol var. “Medeniyet” vurgusu üstüne oturtulan nutukların oluşturduğu perdenin arka tarafında, o nutukların gizlemek isterken açık ettiği kötülükler tüneli var. Çünkü “medeniyet” vurgusu, iyelik zamir ve ekleriyle dile getirilen medeniyet vurgusu, “bizim medeniyetimiz”, “bizden olmayanlar”ın cehennemine dönüşebilir. Hitap edilen sadece “bizim medeniyetimiz”den olanlar oldukça, “eşit yurttaş”lık fikri ve hukuku işe koşulmadıkça, “birleştirici” nutuklar ayrımcılığın daniskasını üretirler. Dört devlet yetkilisinin Hatun Tuğluk’un ailesi ve yakınlarına rahmet ve baş sağlığı dileğinde bulunmamaları, bulunan tek kişinin, alt düzey (ve teoride, yani sözde gayrı siyasi) bir bürokrat olarak valinin saldırıyı “sataşma”, cenazenin mezardan çıkarılmasını, “kendi kararları” olarak tanımlaması, hükümetin meselenin yol açtığı duygusal dalgalanmalarla baş ederken, “medeniyet”lerinden ödün vermeme kararlılığından vazgeçmeyeceklerini ortaya koyuyor.

Mezar başında yer alan Aysel Tuğluk zaten jandarma nezaretindeydi. Ahmet Türk, Türkiye’nin değişik yerlerinde saldırıya uğramış, Ankara’da kendisine ev verilmek istenmemişti. Sırrı Sakık’ın merhum eşinin Ankara’ya defni sırasında da benzer bir “medeniyet”sizlik zuhur etmişti… 15 yıllık iktidarın “eski Türkiye”ye atfederek kınadığı işlerin tamamı, en yoğunlaşmış ve en enerjik biçimde son birkaç yıldır yürürlükte. Rahmet ve baş sağlığı dileğinin yokluğu, yürürlükteki ayrımcı ve dışlayıcı politikaların en kritik anlarda bile özenle korunması çabasının gözlendiği yer. “Medeniyet”, eşit yurttaşlık söz konusu olmadıkça, sadece o medeniyet dairesinde addedilenleri birleştirir; öyle de oluyor. Neticede “bizim medeniyetimiz”, Hatun Tuğluk’un “şehitlerin de yattığı Türk toprağında” defnedilmesine engel olmuştur. Kalın’ın ve Bozdağ’ın konuyla ilgili açıklamalarının yer aldığı konuşmalarının tamamına baktığımızda gördüğümüz şey, 1980 ve 90’lar boyunca Kürt meselesi her gündeme geldiğinde devleti yönetenlerin başvurduğu sıradan ama çok tehlikeli “güvenlik”çi nutukların basit bir tekrarından ibaret olduklarıdır. Mezar başındaki insanlara saldıranlar da bu nutuklarla cezbedilen, mest edilen, gönlü hoş edilen kişilerden başkası değildir.

“YENİ” OLAN NEYDİ?

Mezar başında olan yaslı heyetteki herkes, çok çeşitli “sataşma”lar görmüş, başlarına çok iş gelmiş kişilerken neden o kadar rahatsız oldular? Beklenmedik olan neydi? Faili meçhul sayısı binleri geçerken, mezar yeri bilinmeyen Şeyh Sait, Seyid Rıza, Saidi Nursi gibi çok ünlü kişiler varken, birçok ceset sürüklenmiş, sokaklara atılmış, birçok mezar tahrip edilmişken, burada “yeni” olan, ürpertici olan neydi?

Daha önce saldırı hedefi olan mezarların hepsi “faal politik” figürlere aitti; kaybedilenler, mezar yeri gizlenenler, devlet tarafından “tehdit” olarak kayıtlara geçen kişilerdi; canlı olarak da ölü olarak da. Bu sefer “istenmeyen” kişi, kamu önünde “faal” bir politik kimlik olmadığı gibi, istemeyen kişiler de “devlet yetkilisi” değildi. Saldırının sebebi “akraba” oluştu sadece; saldırganlar için de kendi kanlarından olmayıştı. Saldırganlar, eşit yurttaşlık fikrini tahrip ve tasfiye eden bir “medeniyet” ve “kültür” tasarımının sıradan ürünleridir. Hükümet üyelerinin o kişileri kötü, hatalı, vahşi, barbar filan ilan ederek kurtarmak istedikleri şey, o kişilerin üremesine yol açan “medeniyet ve kültür”ün ta kendisidi. Dilemedikleri rahmet ve başsağlığıyla saldırıya uğrayanların taziye gerekmeyen bir topluluk olduğunu ilan etmiyorlar mı?

Bundan dört yıl önce Emet’te Kürt inşaat işçileri saldırıya uğradı, linçten zor kurtuldular, sonra şehirden kovuldular. İşçiler gittikten sonra, GBT’lerine bakıldığı, temiz olduğu açıklandı. Saldırganlara yönelik ne yapıldı? Hiç. Emet örneği, Kürt’ün yaşamak için her yere gidemeyeceğinin tesciliydi. Hatun Tuğluk meselesi ise “Kürt’ün yatacak yeri yok” formülünün tescili oldu.

MEZARLIKTAN HAVALİMANINA

“Üzüldük. Kızdık. Lanetliyoruz. Medeniyetimizde yok” sözleri, uygulanan politikalarla uyuşmuyor, mezardan cenaze çıkarmanın yol açtığı ürpertiyi söndürmeye yönelik tiyatral çıkışlar bunlar. “Medeniyet”lerine atıfla buzdolabına kaldırılan hukukun gerekliliğini hatırlayacak kişilerin sayısını artırmamaya yönelik siyasal-tiyatral tedbirler. “Beklenmedik” şeyler değil bunlar, anlıyoruz ki; bir hukuk araştırma görevlisinin, uçakta es kaza önüne oturan CHP milletvekili Sezgin Tanrıkulu’na boğma teliyle saldırma fantezisinin ve bu fanteziyi kamuya ilan etme cüretinin altında yatan şeyle, mezarlıktaki saldırganların motivasyon ve cüretlerinin altında yatan şey aynıdır: İktidarı elde tutmanın ve pekiştirmenin tekniği olarak kullanılan kutuplaştırıcı, ayrıştırıcı, şeytanlaştırıcı yöntem ve söylemlerin meyvesi toplanmaktadır. “Dindar nesil” formülüyle dile getirilen hedefe ulaşmak için uygulanan politikalara mündemiç şiddet, mezarlıktan hava limanlarına kadar her yerde cinai ruhlar olarak tecelli ediyor.

Başbakan Binali Yıldırım’ın, saldırıdan iki gün sonra gelen açıklaması, devlet yetkililerinin o ana kadarki açıklamalarından ciddi biçimde farklı duruyor: Binali Yıldırım, medeniyet, kültür filan demeden, “isteyen istediği yerde yaşar ve vefatı halinde istediği yerde defnedilir” diyor. Anlaşılan, hükümet/devlet kanadı içinde mezar saldırısının yol açtığı huzursuzluğun ve ürpertinin “kültür, medeniyet” vurgularıyla giderilemeyeceği, ayrımcılığın açık ilanı olan başsağlığı ve rahmet dileme eksikliğinin göze battığını algılayan bir akıl da var; Yıldırım’ın sözleri zaten eşit yurttaşlık kabulü halinde söylenebilecek sözler. Yıldırım’ın konuşması, diğer devlet yetkililerinin konuşmalarındaki tuhaflığı da daha görünür kılıyor. Binali Yıldırım’ın sözlerinin, bir krizi aşmaya yönelik geçici bir taktik ifade değil de, demokratik bir gereğin kabulü olarak algılayıp umutlansak safdillik mi etmiş oluruz? Olsun, hiç değilse o konuşma sayesinde diğerlerinin gidiş yolunun ucundaki karanlık daha iyi görünür oluyor.

Cenaze meselesi toprak meselesidir: Kürt, Alevi, Ermeni “bu topraklar”a ait midir değil midir? “Bu topraklar” Kürt, Alevi ve Ermeni’ye ait midir değil midir? Bir daha cevap verilmiştir: Hayır! “Kültür” ve “medeniyet”imizin hoşluklarından yararlanabilirler, yararlanamazlarsa üzülürüz, ama ait değillerdir!

Cenaze meselesi toprak meselesidir. Hatun Tuğluk, “bu topraklar”ın eşit ve özgür yurttaşı olsaydı, ailesinin kök salmasını istediği Ankara’da istiratgâhında olurdu şimdi. Zaten öyle olsa kızı Aysel Tuğluk jandarma eşliğinde orada olmaz, kızının siyasi yoldaşı, partisinin eş genel başkanları cezaevinde olmazdı. Defnin gerçekleşmemesinin sorumluluğunu taşıyan hükümet, cezaevi prosedürlerini kendi hatalarını telafi için yeniden yorumlar, Aysel Tuğluk’un annesini Dersim topraklarına kendi elleriyle saklamasında bir sakınca görmezlerdi.

YAZARIN DİĞER YAZILARI