Dinçer Demirkent
Dinçer Demirkent

Neden Yemen değil?

Perşembe, 7 Eylül, 2017
2017’de yayımlanan Küresel İnsani Yardım Raporu ışığında çok kısa bir tur yapalım. Tunus’ta emeğinin haysiyet mücadelesini veren bir seyyar satıcının kendini yakmasıyla ateşlenmiş Arap Baharı’nın Libya ve Mısır’daki serüvenindeki Türkiye’nin tavrı, ‘insaniliğin’ anlaşılması için iyi örnekler oluşturur. Libya’da “beton kapital” bağlamında çok işi olan hükümet elbette kolay karar veremedi, insani müdahale konusunda biraz geç kaldı. Mısır’da hamiliğini yaptığı Müslüman Kardeşler'i ölümüne destekledi, Mısır’daki İslamcı direnişin sembolü hâlâ AKP’nin sembolüdür.

2000’li yıllarda okuryazar olan herkes şu iki cümle başlangıcıyla karşılaşmıştır: “Küreselleşme çağı ile başlayan yeni dünya düzeni…” ve “12 Eylül darbesi ve 24 Ocak kararları ile birlikte kendisini gösteren neoliberalizm…” Geniş bir akademik ve siyasal literatürün iki farklı kalıplaşmış söz öbeği haline gelen bu cümlelerin kullanım sıklığı, ‘kapitalist dünya ekonomi’nin 2008 krizi ile birlikte seyrekleşti. Bu krize kadar on yedinci yüzyılda ortaya çıkmış ulus devletlerin artık miadını doldurduğu ya da başka bir birikim rejimi içinde daha tali bir konuma çekildiği, neredeyse genel bir kabul görmekteydi. Bu tarihsel bağlamda uluslararası hukukun genel kodları, örneğin Birleşmiş Milletler Anlaşması’nın uluslararası hukukun genel ilkelerini belirleyen ikinci maddesinin birinci fıkrasında ortaya konan egemen eşitlik ilkesi askıya alınabilmişti.

Bu dönemde insani müdahale adı altında yapılan ya da soykırım koşullarında yapılmayan askeri müdahaleler, söz konusu maddenin askıya alınmasının meşrulaştırılma çabalarının formunu da ortaya koydu. Önce İsrail devletinin savaş aygıtını meşrulaştırmak için geliştirilmiş önleyici müdahale doktrini, sonrasında Bush dönemi, askeri-hukuki stratejileri için bir alan açtı. ABD’nin Afganistan’a ve “egemen eşit Irak’a müdahaleleri bu doktrin bağlamında teorize edildi. 1945’te oluşmuş uluslararası hukuk düzeni, “küreselleşme çağının” gereklerini karşılamıyordu. ABD, demokrasinin; korunması, taşınması ve insan haklarının muhafazası için bir jandarma rolü üstlenmeliydi. Ya da egemen eleştirel perspektiften ABD emperyalizminin ulus devletlere karşı yeni saldırısı, milliyetçi argümanlarla savunulmalıydı.

İNSANİ MÜDAHALE

Bu egemen ve egemen eleştirel perspektiflerin karşısına çok daha yaratıcı argümanlar da çıktı: Örneğin 2000’li yıllarda çok popüler olmuş İtalyan komünist Antonio Negri’nin Michael Hardt ile kaleme aldığı metinlerde emperyalizm çağının bittiği argümanı, savaşın ve sınıfın yeni biçimlerini tartışmaya açtı. Göçmen figürünü Machiavellian anlamda yeni bir çok başlı canavar olarak, tehlikeli sınıf olarak ele aldı. Immanuel Wallerstein’in 1970’lerin sonunda başlayan üretim ve birikim tarzları eleştirisini dünya sistemleri yaklaşımlarıyla birleştiren analizi, Amerikan gücünün gerileyişi ve ‘kapitalist dünya ekonomi’nin sürdürülebilir koşullarının yapısal sınırlarına ulaştığı argümanları, ilgili akademik literatürü besledi. Fakat insani müdahale ve insani yardım konuları başlı başına eleştirel bir literatürün konusu oldu. Bugün geldiğimiz noktada, ABD’nin hegemonyasında demokrasi taşımak adına meşrulaştırılan insani müdahalelerin yarattığı yıkım ile birlikte düşünüldüğünde, bu politikaların emperyalizmin yeni formlarının denemeleri olduğu açık. Arap Baharı ile birlikte başka bir düzeye taşınan süreçlerde ABD’nin, AB ülkelerinin ve tabii yeni Türkiye’nin konumunu da bu literatürü es geçerek değerlendirmek mümkün değil. Elbette, yeni Türkiye’nin aktörlerinden Perinçek’in savunuculuğunu yaptığı kapitalist ulusu, sanki sosyalizmin son kalesiymiş gibi savunan eleştirinin bir eleştiri olmadığını bilerek…

2017’de yayımlanan Küresel İnsani Yardım Raporu (Global Humanitarian Assistance Report 2017), kurum içinden aldığım bilgiler ışığında her ne kadar çok fazla yaygınlaştırılmak istenmese de Dışişleri Bakanı’nın Twitter hesabından büyük bir coşkuyla duyuruldu. Rapora göre Türkiye dünyada en çok insani yardımı yapan ikinci ülkeydi. Rapor incelendiğinde Türkiye’nin konumu gerçekten ilginçtir. Rapora göre en çok insani yardımı yapan devlet ABD’dir. ABD 6 milyar 314 milyon doları insani yardıma ayırmıştır. Bu ABD ulusal gelirinin yüzde 0.03’üne denk gelmektedir. İkinci sıradaki Türkiye’nin insani yardım bütçesi, 6 milyar dolardır. Bu rakam Türkiye’nin ulusal gelirinin yüzde 0.75’idir. Üçüncü sıradaki Birleşik Krallık’ın insani yardım rakamı 2 milyar 741 milyon dolardır ve bu rakam ulusal gelirinin yüzde 0.09’udur. Bu tablo içinde açık olan, Türkiye’nin ulusal gelire kıyasla raporun birincisi ABD’den yaklaşık 25 kat fazla, üçüncü olan Birleşik Krallık’tan ise yaklaşık 8 kat fazla bütçe ayırdığıdır. Tabii raporun bunlardan daha “ilginç” olarak gösterdiği şey ise 6 milyar dolarlık insani yardımın yüzde 99’unun Suriye’ye gönderildiğidir.

AKP’NİN “İNSANİ” YARDIMI

Bu rapor ışığında çok kısa bir tur yapalım. Tunus’ta emeğinin haysiyet mücadelesini veren bir seyyar satıcının kendini yakmasıyla ateşlenmiş Arap Baharı’nın Libya ve Mısır’daki serüvenindeki Türkiye’nin tavrı, ‘insaniliğin’ anlaşılması için iyi örnekler oluşturur. Libya’da “beton kapital” bağlamında çok işi olan hükümet elbette kolay karar veremedi, insani müdahale konusunda biraz geç kaldı. Mısır’da hamiliğini yaptığı Müslüman Kardeşler’i ölümüne destekledi. Mısır’daki İslamcı direnişin sembolü hâlâ AKP’nin sembolüdür. Yeni Osmanlıcı emperyal hayallerinin karşılığını Mısır ve Libya’da bulamayan AKP bütün yatırımını, Ortadoğu’daki her emperyal çatışmanın düğümü olan Suriye’ye yaptı. Çok sevdiği ve iyi ticaret yaptığı Esad rejimini yıkmak için cihatçı grupların Türkiye’de cirit atmasına, sınırdan geçiş yapmasına izin verdi. Daha başka neler yaptığını bilmiyoruz, iddiaları doğrulayacak verilerimiz yok. Fakat yok sayılamayacak olan, Suriye’deki insani sorunun büyümesine yol açan, iç savaşı sürdürülebilir kılan yabancı cihatçıların ülkeye girişinde AKP hükümetinin payının büyük olduğudur. Çok bileşenli oyun denilen, insanların katlini oyuna indirgeyen bu düzende, Kürtlerin bir koridor oluşturmasını engellemek, Esad sonrası düzenden pay almak için sonsuzca katliama yol açabilecek cihatçı ideoloji ve hareketler desteklenmiş, Türkiye bu ideoloji ve hareketlerin ılımlı hamiliğine soyunmuştur; “insani yardım” oyunun kuralı budur. Bu kuralın ülke içinde bir istisnasının olmadığı Cizre’de, Sur’da ortaya konmuştur. Göçmenlerin AB ile pazarlıktaki rolü, “maddi” bağlamındaki çiğlik hâlâ hatırımızdadır.

Neden Yemen’de olanlara ses çıkmıyor da Myanmar’ın yaptığı katliama çıkıyor sorusunun yanıtı işte bu sulardadır. İnsani yardım ve insani müdahale alanları, Ahmet Şık’ın tanımladığı devletlerin elindedir ve sonuçları bütün devletler bağlamında açıktır. Türkiye’de kendini devletle birleştirmiş ve ülkenin geleceğini kendine esir etmiş rejim bakımından ise şairane bir ifadeyle karanlık bir açıklıktadır.


Dinçer Demirkent kimdir?

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Anayasa Kürsüsü'nden 7 Şubat 2017’de KHK ile ihraç edildi. Doktora derecesini aynı fakülteden, "Türkiye'nin Anayasal Düzeninde Cumhuriyetin İki Kuruluşu ve Dinamik Cumhuriyet Kavramı" başlıklı tezi ile almıştır. Anayasa tarihi, cumhuriyetçilik, kurucu iktidar, siyasal temsil konuları üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Ayrıntı Dergi yayın kurulu üyesidir, İzmirli olup Ankara’da yaşamaktadır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI