Trump vs. Merkel ya da kapitalist merkezde çatlak mı?

Pazartesi, 5 Haziran, 2017
ABD merkezli küresel sistemin işleyişiyle ilgili çok temel bir mekanizma var. ABD 1945’ten bu yana bu kapitalist sistemin güvenliğini ve korumasını sağlıyor. Karşılığında da müttefiklerinden işbirliği bekliyor. ABD’nin hegemonik pozisyonundan ve işlevinden en çok yararlanan Almanya, Japonya ve G. Kore oldu.

Trump’ın sert ve diplomatik olmayan tarzı, Amerikan dış politikasında ve küresel sistemde yaşanan birçok yapısal sorunu görmemizi engelleyebiliyor. Sorun neredeyse dengesiz bir başkanın aklına estiği gibi konuştuğu ve durup dururken sorun yarattığı şeklinde bir algılamaya kadar gidiyor. Bunun bir örneği de Trump’ın Almanya ve Merkel’e yönelik söylem ve tavrında ortaya çıktı. Merkel’in Beyaz Saray gezisinde gördüğü muamele, Trump’ın, Merkel’den gelen ‘tokalaşalım mı’ önerisini duymazlıktan gelmesi, tweetlerinde Almanya’yı eleştirmesi vs., yalnızca ABD-Almanya ilişkilerinde değil, küresel kapitalist düzende ve Amerika’nın buradaki rolünde ortaya çıkan sorunlar yerine, dikkatimizi konunun magazin boyutuna çekiyor. Oysa, liderlere indirgenmiş bu görüntünün arkasında kapitalist merkezin işleyişine dair derin sorun ve gerilimler var.

KÜRESEL HİZMET SAĞLAYAN HEGEMON VE BELEŞÇİLER

ABD merkezli küresel sistemin işleyişiyle ilgili çok temel bir mekanizma var. ABD 1945’ten bu yana bu kapitalist sistemin güvenliğini ve korumasını sağlıyor. Gerek NATO gerekse ikili güvenlik anlaşmalarıyla müttefiklerinin güvenliklerini garanti ediyor, karşılığında da müttefiklerinden işbirliği bekliyor. Bunlar arasında doların uluslararası ticaret ve rezerv para olmasını kabul etmeleri, bölgesel müdahalelere destek olmaları, uluslararası örgütlerde ortak hareket etmeleri gibi. Bu pazarlık her bir ülke ve ülke grubuyla farklı şekilde yürütülüyor. Örneğin, Katar ile kurulan ilişki ile Güney Afrika ile yürütülen ilişki ve işbirliği konuları farklılıklar gösteriyor ve kendi içinde düzenleniyor.

ABD’nin hegemonik pozisyonundan ve işlevinden en çok yararlanan Almanya, Japonya ve G. Kore oldu. ABD bu üç ülkenin güvenliğini garanti etti, onlara çok kritik olan iç pazarını açtı ve ekonomik gelişmelerini destekledi, karşılığında da biat istedi. Japonya bu pazarlığın hem ekonomik hem stratejik boyutuna uydu. Dış politikasını ve stratejisini 1990’larda revize etse ve aktif hale getirmeye çalışsa da ABD çizgisinden çıkmadı. Bu düzenin kendisine sağladığı iktisadi avantajlardan sonuna kadar yararlandı.

ABD ayrıca bu müttefiklerine hem yatırım ve finansal destek hem de kendi pazarına giriş kolaylığı sağlayarak ekonomik avantajlar sundu. Ne var ki bu düzeni zorlayan bazı sorunlu noktalar vardı ve bunlar hala aşılamadı. Örneğin, ABD’nin müttefikleri, onun mücadele ettiği ülkelere karşı (örneğin geçmişte Sovyetler günümüzde Rusya ve Çin) koyacak kadar ekonomik olarak güçlü ama ABD’ye de rakip olamayacak kadar zayıf bir noktada bulunacaklardı. Bu dengenin kolay kurulamayacağı belli ve burada hep sorun çıktı. Ayrıca, bu tür stratejik ve askeri mücadelenin maliyetinin nasıl üstlenileceği ya da nasıl paylaşılacağı da ciddi bir tartışma konusuydu.

ABD yüzlerce askeri üs, tesis, donanma, istihbarat ağı, uydu ve haberleşme sistemiyle bu küresel sistemin koruyuculuğunu üstlenirken, bunun müttefiklerine sunulan bir “hizmet” olduğunu, bunun karşılığında ise müttefiklerinin “beleşçi” (free rider) olarak bu hizmetten faydalanarak ekonomik olarak güçlendiklerini ve kendisine rakip olmaya başladıklarını ileri sürdü. Özellikle 1980’lerden itibaren NATO içinde bitmek bilmez bir “maliyeti paylaşma” (burden sharing) tartışması başladı ve bu tartışma, çekişme hala devam etmekte.

ABD VE KONTROL ALTINDAKİ MÜTTEFİKLERİ

2. Dünya Savaşından sonra kurulan bu düzende Batı Avrupalı müttefikleri Japonya ve G. Kore gibi ülkeler ABD’ye tabi olmak, onun jeopolitik hamlelerine destek olmak gibi konularda, Fransa dışında, uyum gösterdiler. Zaten bu düzen 1970’lere kadar genellikle sorunsuz işledi. Ama kapitalizmin küresel ölçekte girmeye başladığı kriz, Avrupa ve Japon kapitalizmlerinin hızlı yükselişi ABD’yi zorlamaya başlayınca ilk müdahale, Amerikan sistemi adına Kissinger tarafından yürütülen petrol şokuyla 1973-74’te geldi. Bu müdahale Avrupa ve Japonya ekonomilerinin büyümesini yavaşlatma amacını taşıyordu.

En az bunun kadar önemli ama teknik ve finansal bir düzenleme olduğu için dikkatlerden kaçan bir gelişme 1985’te ABD’nin girişimiyle imzalanan Plaza Anlaşması idi. 1980’lerin başından itibaren ABD ilk kez çifte açık, yani hem dış ticaret hem bütçe açığı vermeye başlayınca ve aynı dönemde Almanya ile Japonya ise dış ticaret fazlası vermeye devam edince ABD iki açıdan özellikle Japonya’yı hedefe oturttu. Bir yandan Japonya korkusu içeride pompalanarak “Amerikan malı al” kampanyası başlatıldı ve tıpkı bugün olduğu gibi korumacılık önlemleri dillendirildi, öte yandan da New York’ta dönemin G-5 ülkeleri, ABD, İngiltere, Fransa, Japonya ve Almanya bir araya gelerek Washington’un isteği doğrultusunda hem Japon yeni ve diğer paralar karşısında doların değerini düşürmeyi kabul ettiler, hem de Japonya kendi pazarını ve ithalat rejimini serbestleştirmeyi kabul etmek zorunda kaldı. 1990’larda Clinton yönetimi altında bu düzenlemeler daha da ağırlaştırıldı ve Japon ekonomisi durgunluğa girerken, bu siyasetin temsilcisi olarak Clinton, Türkiye dahil dünyada popüler bir başkan olmasına rağmen, Japonya’da hiç sevilmeyen bir Amerikan başkanı oldu.

Günümüzde bazı uzmanlar ABD’nin yeni bir Plaza Anlaşması’na ihtiyaç duyduğunu ileri sürerken cari açığın, ulusal gelire oranının o dönemde yüzde üç, günümüzde ise yüzde altı gibi kabul edilemez bir oranda bulunduğunu belirtiyorlar.

ALMANYA İLE İLGİLİ SORUN NE?

1990’larda daha çok Japonya’yı hedef alan bu müttefikleri sindirme, gerektiğinde ödün vermeye zorlama politikası şimdi, Japonya’nın yerini almış görünen Almanya’ya yönelik olarak yürütülüyor. ABD’nin Almanya’dan duyduğu rahatsızlık aslında Japonya’nın ekonomik atılımından öteye bir anlam ifade etmeye başladı; çünkü ne olursa olsun, Japonya stratejik olarak ABD çizgisinden çıkmadı, ona itiraz etmedi. Örneğin, 2003 Irak işgaline Almanya, Fransa’yla birlikte karşı çıkarken, Japonya G. Kore ikilisi işgale itiraz etmedikleri gibi asker de gönderdiler. Yine Japonya savunma harcamasını artırmayı kabul ederek ve Obama döneminde, 2011’de ülkesindeki Amerikan üslerinin maliyetini (yıllık 2 milyar dolar civarında) üstlenen bir anlaşmayı kabul ederek ABD’yi memnun etme yoluna gitti. G. Kore bu düzenlemeyi 2004’te kabul etmişti.

Almanya ise iki açıdan sorun yaratmaya başladı. İktisadi olarak birleşmeden bu yana Alman ekonomisi dış ticaret fazlası veriyordu. Bu fazla son yıllarda iyice artarak 270 milyar dolara ulaştı. Özellikle Alman otomotiv sanayi 2000’lerin başından itibaren hızla Amerikan pazarında büyümeye başladı ve bu açığın önemli bir ayağını oluşturdu. Geçtiğimiz yıl iki ülke arasındaki dış ticarette Almanya, 65 milyar dolar fazla verdi. Ayrıca Almanya İngiltere ile ticaretinde de fazla veriyor ve toplam dış ticaret fazlasının yüzde 40’ı bu iki ülkeyle ticaretinde ortaya çıkıyor.

Almanya kendisini bir ihracat ülkesi “exportnation” olarak görüyor ve gerçekten de, örneğin kendisi kadar ihracat yapan ABD’den farklı olarak ulusal gelirinin yaklaşık yarısını ihracatı oluşturuyor. Bu da Almanya’yı küresel gelişmeler konusunda hassas durumda bırakıyor ve küresel istikrar, ülke ekonomisi ihracata bağımlı olduğu için çok büyük önem taşıyor. Ama ABD de tam bu noktada, küresel istikrar senin için, ‘benden daha önemliyse, buna daha fazla katkıda bulun’ demek istiyor.

SORUN OBAMA DÖNEMİNDE DERİNLEŞTİ

Almanya ise, Japonya’dan farklı olarak başta Fransa ve son dönemde kendisine yakın duran Polonya gibi ülkeleri yanına alarak, kendisini daha bağımsız bir siyasal ve stratejik aktör olarak konumlandırma yoluna gitti. Kapitalist mantık gereği bir ülke dış ticaret açığı veriyorsa ve eğer açık veren ABD gibi bir ülkeyse gözler kaçınılmaz olarak fazla veren ülkelere dönüyor ve onların önlem alması bekleniyor. Almanya hem fazla verip, hem de iki şeyi birden yapmayınca Obama döneminde sorun ertelenemez ve üstü örtülemez hale geldi. Birincisi Almanya, NATO ülkeleri için belirlenmiş olan, ulusal gelirin en az yüzde 2’si kadar savunma harcaması yapma ilkesine uymadı ve bu oranı yüzde 1.4 civarında tutmakta ısrar etti. Ayrıca, dış yardım konusunda da oran olarak Fransa ve İngiltere’nin gerisinde kaldı.

İkinci olarak Almanya stratejik açıdan da daha bağımsız davranma sürecine girdi. 2003’te Irak işgaline karşı çıkarken, 2011’de ABD’nin Libya müdahalesi BM Güvenlik Konseyi’nde oylanırken geçici üye olarak çekimser oy kullandı. Dahası 2013’ten itibaren Münih Güvenlik Toplantısı’nda ilk kez dillendirdiği daha aktif bir dış ve güvenlik politikasına geçeceğini ilan etti. Özellikle Dışişleri Bakanı Steinmeier bu aktif politikayı formüle etti ve yürütmeye başladı. Bu çerçevede Çin ile ilişkiler 2014’te “kapsamlı stratejik ortaklık”a dönüştürülürken, Fransa ile savunma alanında işbirliği güçlendirildi. Alman savunma bakanı bir “savunma Şengen”i oluşturmaktan söz ederken, dış ve güvenlik politikasından sorumlu Mogherini ise AB için bir “stratejik özerklik”i dile getiriyordu. Foreign Affairs dergisinin Temmuz-Ağustos 2016 sayısına yazdığı bir makalede Steinmeier Almanya’yı “Avrupa’nın Güçlü Adamı” olarak tanımlıyordu.

2008 bunalımına girmeyen ve dış ticaretinde fazla vermeyi sürdüren Almanya’ya ilk tepkiler Obama döneminde gelmeye başladı. 2011’de Amerikan Savunma Bakanı, kendi güvenlikleri için kaynak ayırmayan müttefiklerini eleştirerek, ileride transatlantik ilişkilerde ciddi sorun çıkacağı konusunda uyarıda bulundu. Ardından Snowden vakası ve Amerika’nın Merkel’in telefon konuşmalarını dinlediği haberleri geldi ve Almanya ilk kez bir CIA şefini sınır dışı etti. Almanların, ABD ile tıpkı İngiltere ve Kanada ile yaptığı gibi birbirlerini dinlememe anlaşması (No spy agreement) yapma önerisine ise Washington yanaşmadı.

Zaten Obama Nisan 2016’da verdiği ünlü mülakatında, ilk kez doğrudan beleşçi olarak nitelendirdiği müttefiklerini eleştirdi ve bu politikalarından çok rahatsız olduğunu açıkça söyledi.

Belki daha önemlisi uygulamada ortaya çıktı ve ABD, 2015’teki hamlesiyle Volkswagen’in emisyon krizini gündeme taşıyarak hem Almanya’nın otomobil ihracatına, imajına darbe vurdu ve büyük bir ceza ödemeye zorladı.

FİLTRESİZ TRUMP

Bütün bu gerilimli ilişkinin son noktası olarak Trump hiç diplomatik bir dile başvurmadan sorunu attığı tweet ile dillendirdi. Bir yandan ‘şu anki haliyle NATO’nun modası geçti’ diyerek müttefiklerine sopa gösterirken, öte yandan Almanya’nın hem finansal sorumluluklarını yerine getirmediğini, hem de euro’nun değerini düşük tutarak Amerika’nın dış ticaret açığı vermesine yol açtığını söylüyordu. Mayıs ayındaki NATO zirvesinde Trump, müttefiklerini azarlarken aslında Almanya’yı kastediyordu. Hemen ardından yapılan G-7 zirvesinin sonuç bildirisine Almanya’nın korumacılığı eleştiren bir cümle koymasına yine Amerika temsilcisi ABD Hazine Bakanı Mnuchin izin vermedi.
ABD’den gelen bu eleştirilere Almanya, iyi araba yapmanın bir suç olmadığı şeklinde karşılık veriyor ve euro’nun özellikle değerinin altında tutulduğu iddiasını ise reddediyor. Ayrıca, ABD eğer korumacılığa giderse, mesela Almanya’dan ya da Meksika’daki Volkswagen fabrikalarından ABD’ye giden araçlara yüzde 35 vergi konarsa, kendisinin de ABD Hazine bonosu almaktan vazgeçeceğini söyleyerek ticaret savaşını tırmandırabileceğini gösterdi.

Öte yandan, Merkel, Çin ve Hindistan liderlerini geçtiğimiz hafta içinde arka arkaya davet ederek karşılık vermeye çalıştı. Zaten geçtiğimiz yıl Çin Almanya’nın en büyük ticaret ortağı oldu, ABD’den bir farkla, o da bu ticari ilişkide açık veren Almanya idi.

Sonuçta kapitalizmin dönemsel krizlerini ve kendisine içkin açmazlarını aşmak için merkezi kapitalist ülkelerin genel olarak krizin maliyetini birbirlerinin üzerine yıkmaya çalışmaları yeni bir durum değil. En azından 1970’ler sonrasının küresel sisteminin işleyişinin bir yönünü bu yöndeki gerilimler oluşturuyor. Bu süreçte ABD kendisini her zaman Batı sisteminin istisnası olarak konumlandırıp, bu yükün müttefikleri tarafından paylaşılmasını, üstlenilmesini istiyor, gücü yettiğince bunu dayatabiliyor. Aslında, Obama beleşçi müttefikler olarak Körfez ülkelerini de saymıştı ve Trump işe ilk olarak oradan başladı ve istediğini elde etti. İngiltere ise zaten yönünü AB’den çıkararak çoktan belli ederken, Japonya ve G. Kore her zamanki sessiz ve uysal müttefik konumlarını sürdürüyorlar. Almanya ise sahip olduğu ekonomik güç ve Avrupa içinde kurduğu ittifak dayanışması içinde şimdilik ABD’ye boğun eğmemeye çalışıyor.


İlhan Uzgel kimdir?

1988’den itibaren Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler bölümünde çalıştı. Bölüm başkanı iken Şubat 2017’de ihraç edildi. Ankara ve Cambridge Üniversitelerinde yüksek lisans yaptı, Ankara Üniversitesinden doktora derecesini aldı. LSE, Georgetown gibi üniversitelerde doktora ve doktora sonrası araştırmalar yaptı, Oklahoma City Üniversitesinde dersler verdi. British Council, Jean Monnet ve Fulbright gibi burslardan faydalandı. Daha çok ABD dış politikası, Türk dış politikası, Balkanlar gibi konularla ilgilendi. Ulusal Çıkar (2004, İmge), Türkiye’nin Komşuları (derleme, 2002, İmge) ve AKP Kitabı (derleme, 2009 Phoenix) gibi çalışmaları vardır.

YAZARIN DİĞER YAZILARI