Sosyal ağların hukuki muhataplığı ne anlama geliyor?

Artık devletler egemen haklarını ve milli/toplumsal çıkarlarını sadece diğer devletlere veya çıkar gruplarına karşı değil; teknoloji şirketlerine karşı da savunmak, onlarla masaya oturmak zorunda. Gelgelelim, bu şirketler devletlerle muhatap olmamak için ellerinden geleni yıllardır dünyanın her yerinde yapıyorlar. Çünkü muhataplıklarının bir noktasında sorumluluklarını artıracak yasalara veya maliyetlerini artıracak operasyonlara razı gelmeleri gerektiğinin farkındalar. Bu sebeple onlar için bizim tartıştığımız gibi yasal düzenlemeler ne kadar geç yapılırsa o kadar iyi.

Mahmut Tezcan  

Esra-Berat Albayrak çiftinin dünyaya gelen çocuklarına dair yaptıkları paylaşımları dolayısıyla Albayrak ailesine hâlihazırda bir kısmı tanımlanan suçların kapsamına girebilecek yorumlar yapıldı. Ardından Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Genişletilmiş İl Başkanları Toplantısı’nda tam olarak şu cümleleri kurdu: “Benzer saldırıları farklı vesilelerle daha önce de yaşamıştık. Bu tür ahlaksızlıkların artmasında bu mecraların kontrolsüzlüğünün rolü vardır. Niçin Youtube, niçin, Twitter, niçin Netflix gibi sosyal medyalara karşı olduğumuzun ne demek olduğunu anlıyor musunuz? Bu ahlaksızlıkları ortadan kaldırmak için. Bunlar ahlak sahibi değil. Bu millet layık olmayan bu gelişmeleri yaşamak, görmek istemiyoruz.”

Şunu belirtmek gerekir ki eğer bir ahlaksızlık varsa -ki bundan şüphe yok-; bu, mecraların -özellikle sosyal ağların- doğasında değil onu kullanan toplulukta olmalı. Zira henüz birkaç hafta önce yargıya da taşınan Berna Laçin, Canan Kaftancıoğlu, Feyza Altun ve Nevşin Mengü’ye dair “Onu ben alırım, bunu ben almam” ayarındaki cinsel saldırı ve hakaret suçu sayılması gereken yorumlara; savcılık, ağır eleştiri dedi ve takipsizlik kararı verildi. Yine yakın zamanda Başak Demirtaş’a karşı sözlü taciz ve hakaret içeren yorumları da gördük, okuduk. Bunlar elbette ki tanınan insanlara karşı yapıldığından medyada çokça yer alsa da sosyal mecralar her gün özellikle çocuk ve gençlerin siber zorbalığa maruz kaldığı, insanların tanıdığı/tanımadığı birçok insana hakaret ettiği, nefret suçlarının bininin bir para olduğu yerlerdir. Cumhurbaşkanı ahlaksızlık konusunda haklı, kaldı ki bu ahlaksızlıktan ziyade genellikle bazı suçları da kapsıyor ancak konunun muhatabı şikayetçi olmadığı sürece internetin derin boşluğunda kaybolup gidiyor. Yani bir ahlaksızlık varsa mecralarda değil, kullananlarda olmalı.

Bu parantezi kapattıktan sonra asıl konuya dönelim. Bu açıklamanın ardından bazı partili isimler Erdoğan’ın sosyal medyayı kapatmaktan değil regülasyondan bahsettiğini söylese de aslında Erdoğan kendini açıkça ifade etmişti. Peki ismi sayılan mecraları veya benzerlerini kapatmak, yani yasal olarak Türkiye’de erişimin engellemek çözer mi? Hepimizin son 15 yıldır farklı örneklerde tecrübe ettiği gibi bu sorunun cevabı açık ve net bir hayır. Youtube’dan Wikipedia’ya kadar birçok mecra ve binlerce URL engellense de erişmek isteyenler için çok basit yollar olduğunu hepimiz biliyoruz. Öyle ki 2008’de Youtube engellendikten birkaç ay sonra dönemin başbakanı olan Recep Tayyip Erdoğan Youtube’a girdiğini Hindistan gezisinde gazetecilerle olan sohbetinde de açıkça dile getirmiş; o dönem de haberlerde bu vurgusu yer almıştı. Aslında Erdoğan’ın kendisi de biliyor ki internet erişimini sağlayan kabloları kesmedikleri sürece bu tip bütünlüklü bir engel işe yaramayacak. İşe yaramadığı gibi de ifade özgürlüğü, iletişim hakkı ihlali gibi konularda gerek ulusal gerek uluslararası kamuoyundan tepkilerle karşılaşacaklar.

AMACI KAPATMAK DEĞİLSE BU CÜMLEYİ NEDEN KURDU?

AK Parti’nin ve MHP’nin internete ve özellikle sosyal ağ kullanımına dair düzenleme yapma isteğinin yılbaşından bu yana giderek arttığı zaten herkesin malumu. Fahrettin Altun’un da açıkladığı gibi Erdoğan’ın asıl amacının sosyal medyayı kapatmak olduğunu düşünmüyorum. Erdoğan, tabanının hoşuna gidecek mesajlar verirken sosyal ağ şirketlerine de aba altından sopa gösteriyor. Bu şirketlerin para kaybetmekten daha çok korktukları tek bir şey varsa o da egemen devletlerin, bu şirketlerin faaliyet alanlarına dair yapacakları yasal düzenlemelerdir. İspatlanamasa da teknoloji şirketlerinin regülasyon yapılmaması uğruna çokça zaman ve para harcadığını biliriz.

Yasalarla sosyal ağlar kısıtlansa veya yasaklansa dahi Erdoğan da biliyor ki kullanıcılarını bu platformlardan ayırmak neredeyse imkansız çünkü artık internet denen şey neredeyse 10 yıldır, bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki şirketin ürünlerine dönüştü. Bunu elbette tek başlarına yapmadılar, kullanıcıları, üyeleri ve aboneleri olarak biz de istediklerini elde etmelerini sağladık. Erdoğan, regülasyonun en sert hali olan yasaklama/kapatma konusuna değinerek bahsi yüksekten açtı ve bu şirketleri razı olacakları bir noktaya getirmek için pazarlığı başlattı. Peki pazarlıkta AK Parti’nin razı olduğu nokta nereye tekabül ediyor?

HUKUKİ MUHATAPLIK VE ŞİRKETLERİN VERİ PAYLAŞIMI

Erdoğan’ın açıklaması sonrası yasama yılı bitmeden bir kanun teklifinin hazırlıkları da hızlandı. Nergis Demirkaya’nın özel haberine göre AK Partili bir yetkili, düzenlemenin temel amacının hukuki muhataplık olduğunu söyleyip konuyu şöyle özetlemiş: “Bunları yasaklayıcı düzenlemeler, kapatma olarak görmemek gerek. En temel konu hukuken muhataplık konusu. Şimdi Ekşi Sözlük’te bir şikayet olduğunda hukuki süreç işletilerek sorun görülen paylaşımın kaldırılması mümkün. Çünkü muhatap var, hızlıca yaptırım uygulanabiliyor. Ancak Twitter gibi sosyal medya platformlarında bunu yapamıyorsunuz. Şikayet edilen bir içeriğin engellenmesini, kaldırılmasını talep etmek çok zor. Engelleme istemek bir hak ama bunun için önce kim olduğunu bilmeniz gerek. Twitter size bilgi vermiyor, sizi muhatap kabul etmiyor. En temel sorun bu.”

Bu demeçten de anlayabileceğimiz üzere konu birlik beraberlik, ahlak vesaire değil. Temel dert hukuki muhataplık. Tasarının bir ayağının üzerine kurulacağı hukuki muhataplığın, şirketlerle devlet arasındaki bilgi alışverişine yönelik olduğunu görüyoruz. Türkiye’de hatırı sayılır kullanıcı kitlelerine sahip olan sosyal ağ ve video yayını şirketlerinin adresi belli olsun istiyorlar ki arandıklarında telefona bakan olsun, mahkemelerin veya yetkili devlet organlarının bağlayıcı kararları kapılarına bırakılabilsin. Ticaret odasına kaydolsunlar, ofislerinin başköşesine vergi levhalarını assınlar…

Esasında kullanıcıların, üyesi oldukları platformlara daha kolay ulaşabilmesi veya bu şirketlerin kullanıcılarına reklam göstererek kazandıkları paraya dair faturalarını Türkiye’de kesip vergi mükellefi olması gibi konular birçok devletin de planında olan ve birçok açıdan topluma da fayda sağlayacak noktaları barındırıyor. Gelgelelim konu Türkiye olunca kantarın topuzunun nereye kayabileceğini de tahmin edebiliyoruz. AK Partili yetkilinin bahsettiği yaptırım uygulama, bilgi verip vermem konusuna Türkiye’de çok kullanılan ve Erdoğan’ın sözünü ettiği mecralara kısaca bakalım.

Twitter’ın şeffaflık raporuna göre, 2012’den bu yana Türkiye’den Twitter’a 3 bin 501 defa kullanıcılara dair bilgi talebinde bulunulmuş. Bu taleplerle, toplam 8 bin 795 hesaba dair verilerin paylaşılması istenmiş. Twitter’ın bu talepleri karşılama oranı ise yüzde 0. Yani bugüne kadar kullanıcılara dair hiçbir bilgi talebine olumlu cevap vermemiş. Kullanıcı bilgi talepleri dışında içerik ve hesapların kaldırılmasına yönelik bugüne kadar 29 bin 114 mahkeme hükmü; BTK gibi yetkili diğer devlet kurumları da 57 bin 861 talepte bulunmuş. Yıldan yıla değişmekle birlikte Twitter, bu taleplerin genellikle yarısından daha azını uygulamış.

Facebook’un şeffaflık raporuna göre, 2013’ten bu yana Türkiye’den Facebook’a 13 bin 945 defa bilgi talebinde bulunulmuş. Bu taleplerle, toplam 17 bin 545 kullanıcı ve hesaba dair verilerin paylaşılması istenmiş. Facebook, mahkeme kararları ve yetkili devlet organlarınca iletilen bu taleplerin neredeyse yüzde 70’ine dair bilgi paylaşmış ancak hangi tür bilgileri paylaştığını açıklamıyor. Muhtemelen Erdoğan’ın konuşmalarında Facebook’u hedef almamasının temel sebebi de istenen bilgileri Facebook’un genellikle vermiş olması.

Google’ın şeffaflık raporuna göre, 2009’dan bu yana Türkiye’den Google’a 12 bin 843 içerik kaldırma talebi iletilmiş. Bu taleplere konu olan içerik sayısı ise 68 bin 575. Bu taleplerin büyük bir kısmı Google’ın sahip olduğu Blogger, Youtube ve Arama ürünlerindeki içeriklere yönelik yapılmış. Son 2 yılda kaldırılması istenen içeriklerin yüzde 25-30’luk bölümünü kaldıran Google, daha önceki yıllara ait hareketlerini “İşlem yapıldı, İşlem yapılmadı” olarak kategorize ettiği için işlemlerinin neleri kapsadığına dair detayları göremiyoruz. Google’ı, Türkiye’de diğer platformlardan ayıran özelliği de hatırlatmakta fayda var: Google, 2005’ten bu yana Türkiye’de limited şirketi olarak faaliyet gösteriyor.

Netflix, dünyada en çok abonesi bulunan yeni nesil bir video izleme platformu. Yayınladığı her içeriğin de hem ulusal hem global çapta konuşulması da yaklaşık 200 milyon para ödeyen abonesi bulunmasından kaynaklanıyor. Türkiye’de özellikle “munzır” yayınlar yaptığına dair sesler gün geçtikçe artsa da o da diğer teknoloji şirketleri gibi olabildiğince az ülkede hukuki temsilciliğe sahip. Türkiye’de bazı içerikleri yayınlayıp yayınlamamak, alkol, sigara veya seks sahnelerine müdahale etmek de tamamen şirketin tekelinde. Eğer Türkiye’de hukuki kişilik kazanırlarsa, diğer medya araçlarında uygulanan mevzuata benzer şekilde sahne kaldırmaya ve hatta bazı içerikleri tamamen kısıtlamaya yasal olarak zorlanabilecekler.

Erdoğan’ın özellikle ismini andığı popüler mecralara dair Türkiye’den genel bakış böyle. Elbette masaya nasıl bir yasa tasarısı geleceğini bilmesek de bunun kullanıcıların, insanların dijital düzlemdeki özgürlüklerini kısıtlayıcı maddeler içermesine de kesin gözüyle bakıyorum. Beni bu gerçekçi karamsarlığa iten ise internet yasakları, ifade özgürlüğü konusunda geçtiğimiz günlerde yayınlanan EngelliWeb 2019 raporu.

YENİ PARADİGMADA DEVLETLER VE TEKNOLOJİ ŞİRKETLERİ

Modern ulus-devletlerin birbiriyle kurduğu eşit ilişkilere zamanla taraf olacak uluslararası ve ulusüstü -Birleşmiş Milletler ve Avrupa Birliği- örgütler dahil oldu. Diğer taraftan, bireylerin ve sivil toplum örgütlerinin de devletlerin hukuki muhatapları olduğunu 20. yüzyılın özellikle son çeyreğinde gördük. Şimdi ise devletlerin alışık olmadığı yepyeni bir muhatabı var: Teknoloji şirketleri.

20. yüzyıl boyunca ve hatta daha öncesinde de devletlerin şirketlerle münasebetleri elbette ki oluyordu ancak fiziksel mesafeler ve ilişkinin bağlamı itibariyle Türkiye devletinin örneğin ABD’nin bir eyaletindeki bir şirketle muhataplığı belli şartlarda, herkesin kuralını bildiği oyunlarla mümkün oluyordu. Şimdi ise genellikle Silikon Vadisi merkezli, birçok devletten çok daha iyi örgütlenmiş ve kasası yine birçok devletten daha dolu şirketler söz konusu.

Artık devletler egemen haklarını ve milli/toplumsal çıkarlarını sadece diğer devletlere veya çıkar gruplarına karşı değil; teknoloji şirketlerine karşı da savunmak, onlarla masaya oturmak zorunda. Gelgelelim, bu şirketler devletlerle muhatap olmamak için ellerinden geleni yıllardır dünyanın her yerinde yapıyorlar. Çünkü muhataplıklarının bir noktasında sorumluluklarını artıracak yasalara veya maliyetlerini artıracak operasyonlara razı gelmeleri gerektiğinin farkındalar. Bu sebeple onlar için bizim tartıştığımız gibi yasal düzenlemeler ne kadar geç yapılırsa o kadar iyi.

Şu sıralar konuşulan haliyle yapılacak bir düzenlemenin Türkiye’de ne devlete ne de topluma bir faydası olacağını sanmam. Olsa olsa tek faydası hükümete olur, zararını da herkes öder.