YAZARLAR

Taksim-Afrin Hattı: Türkiye’nin yeni normali

Saray rejimi ve onun tek kişilik dev kadrosu, örneğin İstiklal'i Libya gibi görürken, Libya’yı da İstiklal gibi görüyor ya da endüstriyel sermaye aracılığı ile temin edilen para ile kaçak mazottan elde edilen para arasındaki farkı idrak edemiyor, etmek istemiyor. Türkiye’nin muarızları için de örneğin Afrin ile İstanbul arasındaki fark ortadan kalkıyor, onlar da pergelin ucunu Taksim’e batırarak Ortadoğu’da, Balkanlar’da hatta bizzat Türkiye’de imar ve iskân çalışmaları yürütmeye başlıyorlar.

“Kılıç çeken kılıçla ölür..” Didem Madak

-I- Tarih Meleği

Ankara’da 5 Afgan’ın öldürülmesine ilişkin gözlemlerimi içeren yazımı, İstanbul’da Sırp mafyasının bahçesinde 2 kadının cesetlerinin aranması için kazılmasına bağlayarak bu iki olayın Yeni Türkiye’nin, 'yeni normali’nin numunesi olarak görülmesi gerektiğini ve bundan sonra benzeri olaylarla daha çok karşılaşacağımızı söyleyerek bitirmiştim.

Bu değerlendirme elbette bir kehanet değil. Türkiye’nin içine sürüklendiği sosyo-politik ortam, hukukun yaşamın her alanında askıya alınmış olması ve faşizan ilhamın her biçiminin vatanseverlik, muhafazakârlık, dindarlık vb… olarak görülüp cezasızlıkla ödüllendirilip teşvik ediliyor olması ve iktidarın uzunca bir süredir Mağrip’ten Maşrık’a her yerde, Türkiye ile ilgili beka sorunları görüyor olmasının elbette sonuçları olacaktı ve oluyor.

Üstelik yalnızca içeride hukuku askıya almak, her meseleyi beka meselesinden görmek, göçmenleri kullanışlı bir koz olarak kullanmak için dünyanın değişik yerlerindeki gerilimleri beslemekten öte, paranın her biçimini Türkiye piyasasına davet etmek ve bunların kaynağının sorgulanmayacağı garantisi vermek.

Selefi çeteler, mafyatik lejyonlar arasında bir tür merkezi savaş örgütü yaratıp, bunların üzerinden dünyanın değişik yerlerindeki düzensizliklere müdahil olmak, en bilineni petrol olan pek çok gayri-meşru ticaret biçimi ile yüz göz olmak, bir şekilde bu trafiğin içine girmek… gibi son derece tehlikeli, sanki şiddet ihraç ediyormuş gibi görünen ama çoğunlukla sonu düşman toplamakla biten maceralar.

Bu durum aslında yeni bir şey değil, Menderes’ten bu yana sağ muhafazakâr blokun, jeo-strateji pazarlama, orduyu pazarlama, 1 koy 3 al, al takke ver külah taktikleri bitmedi.

Türkiye’nin NATO üyeliği ile birlikte ve onun için Kore’de başlattığı hikâye, Varşova’ya karşı NATO için yeşil kuşak; Baas rejimlerine karşı Ortadoğu’da tampon, Kıbrıs, Azerbaycan, Balkanlar, yeniden Ortadoğu, Afrika, Emevi Camii, soydaşımız General Sarac, Bayırbucak Türkmenleri’nin himayesi derken… gelinen nokta ortada…

Siyasi ve askeri bir gücün başarısından ziyade, dünyanın içinde bulunduğu siyasi dengeler sonucu ortaya çıkan boşluklarda (örneğin Somalili korsanların yaptığı gibi) hegemonya kurma denemeleri… Mavi Vatan’ı istimlak etme, Ortadoğu için yeni imar planı, Musul-Kerkük için yeni iskân planı (malum belediyecilikten geliyoruz) derken, meğerse biz Türkiye’nin en kalabalık, en bilinen, ticari ve turistik olarak en hacimli caddesini, daha da kötüsü oradaki bankları ve saksıları korumaktan acizmişiz. E tabii, belediye başkanının iş-bilmezliği, balık lokantaları filan derken, buralar hep böyle terörö olmuş.

O esnada, İçişleri Bakanı görevinin başında Suriye’de TOKİ çekilişi yönetiyor, Devlet Başkanı da keza, Endenozya[1]’ya doğru seyahate çıkmak üzere.

İstanbul’un göbeğinde bomba patladığında Başkan’ın, NATO güdümlü paramiliter çeteciliğin anavatanı Endonezya yolunda olması herhalde tarihin cilvesi ama İçişleri Bakanı’nın TOKİ anahtar dağıtım töreni için Suriye’de olması pek tesadüfmüş gibi değil.

Dahası, saldırının menşeine ilişkin, bakanlığın yaptığı açıklamaları inandırıcılıktan yoksun bırakan yerlerden birisi de burası.

Malum Türkiye, bir süredir açık ettiği üzere, Suriye rejimi ile başkanlar düzeyinde olmasa da, istihbarat başkanları ve üst düzey devlet bürokrasisi olarak görüşüyor. Türkiye ile Rusya arasındaki yakınlaşmanın ve pek çok şeyin bir sonucu olarak, Türkiye’nin dış politikası, Türkiye’yi Esad rejimi ile barışmaya ve İdlib-Afrin hattında tahkim ettiği selefi çetelerle vedalaşmaya zorluyor. Türkiye’nin, Afrin’de alan boşaltması ve buraya Türkiye denetiminde olmayan Ahrar-u Şam’ın gelip yerleşmesini ve bu örgütün, Türkiye’ye bağlı ÖSO lejyonlarını sopadan geçiriyor olmasını bu kapsamda değerlendirmek lazım.

Yani, Türkiye aslında en azından şimdilik, Rusya’nın hamiliğinde Suriye rejimi ile ilişkilerini gerilimsiz bir yere taşımaya, bölgedeki etkinliğini 2012’den önceki pozisyona sürüklemeye dünden razı görünüyor ama Esad’a karşı Türkiye ile ittifak etmiş güçler ve ÖSO ile diğer yapılar arasındaki gerilimler, Türkiye’nin ceketi alıp çıkmasına müsaade etmiyor. Başka türlü söylersek, Türkiye tarafı Emevi Camisi’ne el-fettah olarak değil, diplomatik misafir olarak da gelmeye razı ama, içine girdiği ilişkiler onu 2012 sonrası pozisyonunda durmaya zorluyor.

Dolayısıyla, burada ille de bir kehanetten bahsedeceksek, Nietzsche’nin bir tür kâhin gibi de görülebilecek Zerdüşt’üne başvurabiliriz “uzun süre uçuruma bakarsan, uçurum da sana bakar…” Türkiye uzunca bir süredir, Ortadoğu, Afrika ve komşu muhitlerde emperyalist hesaplar ile hepten derinleştirilmiş uçurumlara bakıyor, şimdi boynunu çevirip bakma sırası ise uçurumda.

Bu bakış ile ortaya çıkan manzara ise Walter Benjamin’in, Klee’nin Novus Angelus’una bakarak söylediklerini çağrıştırıyor. Saçma sapan okumalarla tüyleri yolunmuş tarih meleğinin kanatlarında kopan fırtına ve bu fırtınaya dönük yüzümüz. Sırtımız ise cennetten kopan fırtınanın bizi fırlattığı geleceğe doğru. Şimdinin zamanında ise şarapnel parçaları ve uzuvların, tarihsel yapılar ile iktisadi yapıların cürufundan müteşekkil bir cennet ve cennetin şehitlerden mürekkep sakinleri yükseliyor.

-II- Taksim

2015’ten beri sivillere karşı düzenlenen saldırılarda, bir şekilde yalnızca hükümete muhalif insanların (ve gösterilerin) hedef alınmış olması, olay yeri olarak da, hükümetin yıllardır sekülerlik, kentsel dönüşüm rantı gibi pek çok sebepten dolayı hedef tahtasına yerleştirdiği yerlerin seçilmiş olması (mesela Taksim en az 2 kez canlı bombaların 2-3 kez de bombalı saldırıların hedefi oldu) elbette takdir-i ilahidir. Buranın üzerinde durmaya gerek yok, ama Taksim’de ismiyle müsemma taksimin ne olduğu üzerinde biraz daha durulmayı hak ediyor.

Taksim, Beyoğlu, İstiklal civarı, Meşrutiyet, Mütareke ve Cumhuriyet dönemlerinde, Türkiye’nin Avrupa’ya karşı vitrini olarak görülüp gösterildiğinden, buradaki temsiliyet hep son derece önemli oldu. Mustafa Kemal’in, Kurtuluş Savaşı’na göstermelik katılan İstanbul’a dargınlığı, Taksim Meydanı’ndaki meşhur paşalı, Frunzeli anıt ile giderildi. Ama, cumhuriyet boyunca, civarın narkotik, fuhuş, kumar ile bağlantısı bir türlü düzene konulamadı bölge hep bir asayiş ve rant merkezi olarak görüldü. 6-7 Eylül olaylarından sonra civarın Rum-Ermeni sakinlerinin bölgeyi terk etmesi ile oluşan tereke, 90’lı yıllarda yaşanacak olan, bohem-aylak kültürün mayası oldu.

Bedreddin Dalan ile başlayan Taksim Meydanı ve İstiklal aslında kimi tartışmaların milliyetçi tonu, Tayyip Erdoğan’ın belediyeciliği ile birlikte sonradan iyice ayyuka çıkacak muhafazakâr/dindar bir tona doğru evrildi. Fatih’ten Beyoğlu’na bakanlar, burada seküler kültürün Konstantiniye’sini gördüler, gösterdiler ve burası için bitmeyen fütuhat dalgaları örgütlendi. Misal, Demirörenlerin Plazası, Emek sinemasının yıkılması, caddenin Arnavut kaldırımlarının sökülüp yerine Çin granitinden kaldırımların yapılması, toprağa gömülü ağaçların sökülüp, elbette bir yandaştan alınmış saksılara ağaçların dikilmesi.

Şişhane-Dolapdere hattının kentsel dönüşümü, Hacıhüsrev’in tekinsizleştirilmesi, Beyoğlu’nun hinterlandı ile birlikte mutenalaştırılma çalışmaları ve tüm bunların bir AKP fütuhatı gibi gösterilecek şekilde tasarlanması. Bunun için AKM’nin yıkılması, parkın ortadan kaldırılması ve ortaya çıkan devasa alana yakışır bir AVM’nin, Konstantiniye’nin yeni fatihlerinin zafer takı gibi yerleştirilmesi ve bu zafer takının topçu kışlası ile tarihselleştirilip dokunulmazlaştırılması… Mimari olarak şimdilik yalnızca, AKM yıkıldı, projenin kalanında ise Gezi direnişinden kalan bir yenişemezlik durumu hâkim.

Sonrasında bir yanda palalı deyyus-u ekberler, diğer yanda narko-mafyalar, daha diğer yanda, İstanbul’a davet edilen Katar merkezli körfez sermayesi ile Taksim’in çehresinin değiştirilmesi…  Bohemliğin, kafalarının sargısız yerlerinde kahverengi tentürdiyot lekeleri olan adamlar ve kozmetik/plastik cerrahi işlerine meyyal kadınlarda somutlanan kur farkı turizmi pratikleri ile tasfiye edilmesi.

Sonuç olarak saray rejimi ve onun tek kişilik dev kadrosu, örneğin İstiklal'i Libya gibi görürken, Libya’yı da İstiklal gibi görüyor ya da endüstriyel sermaye aracılığı ile temin edilen para ile kaçak mazottan elde edilen para arasındaki farkı idrak edemiyor, etmek istemiyor. Zaman, mekân, sektörler arasında, onları tefrik eden şeyleri göz ardı ederek, bir simyager gibi rahatça gezinebileceğini düşünüyor. Ama rejimin gerçek güç üzerinden değil ama optik kırılma ve perspektif kaybı aracılığı ile yaptığı bu numaraları başkaları da taklit ediyor ve Türkiye’nin muarızları için de örneğin Afrin ile İstanbul arasındaki fark ortadan kalkıyor, onlar da pergelin ucunu Taksim’e batırarak Ortadoğu’da, Balkanlar’da hatta bizzat Türkiye’de imar ve iskân çalışmaları yürütmeye başlıyorlar.

[1] AB-ABD gibi emperyalist odakların gerçekte insan haklarıcılık işlerine ne kadar mesafeli olduğunu anlamanın en iyi göstergesi, aslında 1945-1970 arasında Endonezya’da yaşananlar. Özellikle 1965 darbesi sonrası yaşanan darbe ile birlikte batı dünyası NATO destekli paramiliter çetelerin yaklaşık 1 milyon komünist, Hristiyan, Budist ve ılımlı Müslümanı öldürmesine göz yumdular. Şimdi de G-20 toplantısı ile bu tarih normalleştirilmeye çalışılıyor. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi için, J.Openheimer’in The Act of Killing ve The Look of Silence belgeselleri izlenebilir.


Osman Özarslan Kimdir?

1977 yılında, Burdur’un Çavdır ilçesinde doğdu. 2005 yılında, Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nü kazanıncaya kadar öğrencilikten başka pek çok iş ile iştigal etti. 2010 yılında aynı okulun Sosyoloji Bölümü’nde yüksek lisansa başladı. Nisan 2015’te, Masculinities at Night in the Provinces başlıklı tezini savunarak, yüksek lisansını tamamladı. Bu tez, Hovarda Alemi, Taşrada Eğlence ve Erkeklik ismiyle 2016 yılında yayınlandı. 2015 yılında Pamukkale Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde doktoraya başladı ve 2019 yılında Organ Bağışı ve Kaçakçılığı, Yeni Tıbbi İmkanlar, Yeni Sosyolojik Meseleler adlı tezini savunarak doktorasını hak etti. Değişik dönemlerde, gazete-dergilerde, fanzinlerde, bloglarda ve internet sitelerinde, ideoloji, politika, kültür yapıları, ve filmler üzerine yayınlanmış pek çok inceleme, deneme ve eleştiri yazısı vardır. Bundan başka, üç bireysel (Kemalizm Sovyetler Sosyalizm; Dekalog-Kemalist İlahiyat İçin Bir İlmihal; Hovarda Alemi-Taşrada Eğlence ve Erkeklik) kitabı yayınlanmış, dört de editörlü (Resmi İdeoloji ve Kemalizm; Öncesi ve Sonrası ile 1915 İnkar ve Yüzleşme; Emile Durkheim'ı Yeniden Okumak; Sıkıntı Var-Sıkıntı Kavramı Üzerine Denemeler) kitaba katkı sunmuştur. Halen, merkezin dışında kalmış taşra coğrafyalar ve toplumsal normlar tarafından içerilemeyen berduşlar, piizciler, defineciler, kumarbazlar, muskacılar, gibi değişik gruplar arasında, çalışmalarını sürdürmektedir. Osmanlıca ve İngilizce bilir.