YAZARLAR

Son hayalet ağrımız: Atatürk Havalimanı

Bu kadar kolay gözden çıkacak bir mekân mıydı? Sınıfsal dertlerimiz oradaydı. Soru işaretlerimiz oradaydı. Çelişkilerimiz, her türlü coşkusu kederi, ağrısı sızısıyla modernleşme hikâyemiz oradaydı. Tarihti, hafızaydı. Atatürk Havalimanı artık bir ağrı. Bir hatıra bile değil… Bu iktidar zihniyetinin zorlamasıyla yıkılan, vazgeçilen, gözden düşen tüm mekânlar gibi sadece bir hayalet ağrı.

“Hayalet ağrı” deniyor… Vücudun artık var olmayan bir uzvundan gelen ağrı. Kesilen bacakların, kolların ağrısı… Eskiden bunun psikolojik bir problem olduğu düşünülürmüş. Zaman içinde omurilik ve beyinden kaynaklanan gerçek bir his olduğu ortaya çıkarılmış. Uzuv yerinde yok belki ama ağrısı duruyor.

***

Humboldt Forum - Berlin

Hayalet ağrı… Bu tabir, Alman yönetmen Christian Petzold’un iki sene önce yayımlanan güzel filmi ‘Undine’de de geçiyor. Filmin kahramanı Undine Wibeau, bir tarihçi ve tur rehberi. Bir Berlin uzmanı. Filmin ana motiflerinden biri, Undine’nin birçok defa yıkılıp yeniden yapılan bir binaya, şimdiki adıyla Humboldt Forum’a duyduğu ilgi.

Paula Beer - Undine

Undine anlatıyor, öğreniyoruz:

500 küsur yıllık yapı ilk ömründe Prusya krallarının evi oldu. İkinci Dünya Savaşı’nda bombalanarak yıkıldı. Ardından bir modernist mimari örneği olarak yeniden inşa edilip Doğu Alman hükümetinin kalbi olarak hizmet verdi. İki Almanya birleşince yeniden yıkıldı. Berlin’in orta yerindeki bu harabe yıllarca bir tartışmanın da odağıydı.

Petzold’un filmindeki tarihçi ve tur rehberi Undine bu binanın ‘yokluk’ yıllarından “hayalet ağrı” diye söz ediyor. Kendisi yok ama ağrısı var. Vahşice yıkılmış, yıkıntısı şehirden süpürülmüş ama ağrıyıp duruyor hâlâ… Yokken de.

Sonra yeniden “varken” de.

***

İstanbul da artık bu hayalet ağrıların şehri. Üst üste yığılan yokluklar, biriken boşluklar, yerinde yeller esen binalar… Bir hayaletler şehri İstanbul. Yoklukları hâlâ acı veren binaların şehri. Ağrı şehri.

Emek Sineması’nın ağrısı.

AKM’nin ağrısı.

Karaköy Yolcu Salonu’nun, Paket Postanesi’nin ağrısı.

Narmanlı Han’ın ağrısı.

Evet, bunların yerine yenileri yapıldı. Ama yeni yüzleri, yepyeni biçimleri ve işlevleri, bu yenilikle gelen pırıl pırıl halkla ilişkiler faaliyetleri ağrıyı arttırdı sadece.

Aklını yitirmiş gibi, insansız, vasıfsız öylece bekleyen Haydarpaşa Garı da yokluğun bir başka biçimi. Arada bir yanan, çürüyen Haydarpaşa… Ağrıyan, ağrıtan…

Atatürk Hava Limanı

Ve nihayet Atatürk Havalimanı. Önce bir başka havalimanının uğruna gözden düşen, sonra sahra hastanesi inşaatı vesilesiyle pisti zarar gören ve nihayet nedense bir “Millet Bahçesi”ne döndürüleceği açıklanan o muazzam hafıza mekânı.

O da yeni bir ağrı.

Attilâ İlhan’a selam olsun, hepsi birden bir İstanbul ağrısı.

***

Bu ağrı romantik bir mesele değil. Nostaljik değil. Bu aslında bir paradigma meselesi. Çünkü bir değil, iki değil; parkından binasına, yaşam tarzından siyaset faslına dek birçok şey bununla bağlantılı. Bu kadar bağlantı, ağrıyı da arttırıyor.

Nedene nasıla geçmeden önce şuraya bir rehber cümle koyalım: “Biçim işlevi takip eder.”

Ya da form fonksiyonu takip eder.

Bir anlamda bizdeki haliyle, zarfa değil mazrufa bak.

Bu esasen bir mimari cümlesi. Modernist mimarinin öncülerinden Louis Henry Sullivan’a ait. Binaların işlevlerine göre tasarlanmasını öngörüyor. Bir ev mi yapıyorsun; önceliğin, içinde rahatça yaşanması olmalı. Postane mi hastane mi okul mu sahne mi tasarlıyorsun? O binada ne yapılacaksa, biçim onu mümkün kılmalı. Biçim işleve aykırı olamaz. Dahası biçim işlevi çağırmalı, onu özendirmeli, tüm referanslarını ona göndermeli. Karikatürist ve mizahçı Oğuz Aral’ın çıraklarına yönelik efsane sözündeki gibi “gereksiz taramadan kaçınmalı”.

Bu cümle, elbette, mimarinin başı değil, sonu değil, her mimarın da benimsediği bir düstur değil. Cümleler içinde bir cümle, düsturlar içinde bir düstur. Benimseyeni var, benimsemeyeni var. Herkesin buna uygun davrandığını söylemek zor.

Ama şu an hayatlarımız bu cümle etrafında dönüyor.

***

Petzold’un filminde tarihçi/tur rehberi Undine, yeniden inşa edilen Humboldt Forum’u sevgilisine anlatırken kuruyor bu cümleyi: Form fonksiyonu takip eder.

Undine, Humboldt’ta tam tersinin yaşandığını anlatmak için kullanıyor bu ifadeyi. Çünkü orada biçim işlevi takip etmemiş.

Bir kısa tarih turu atalım. Binanın yokluğundan kaynaklanan ‘hayalet ağrı’nın bazılarına kendini şiddetle hissettirdiği zamanlarda, Berlinliler bu boşlukta neyin inşa edileceğini tartışıyordu. Çoğunluğu eski Doğu Almanlardan oluşan bir grup, binanın yakın tarihe uygun bir şekilde yeniden inşa edilmesini istedi. Başını iş insanlarının çektiği bir diğer grupsa, binanın ilk dönemine gitmek, yeni binada Prusya’nın görkemli günlerini görmek istiyordu.

Humboldt Forum - Barok tarz

İkinci grup kazandı.

Humboldt Forum bugün bir bileşim. İçi çok amaçlı bir kültür merkezi ve müze. Dışarıdan bakıldığında ise bir barok saray. Müze, 700 milyon Euro’ya mal olan bir replika yüzeyin ardında duruyor.

Form fonksiyonu takip etmiyor.

 ***

Bizim hayatımız işte bu.

Bir form ve fonksiyon meselesi.

Gezi Parkı direnişi sırasında ne demişti Erdoğan: “AKM’yi yıkıp barok tarzı bir opera yapalım.”

Sonra o çok istediği Topçu Kışlası… Belli ki Erdoğan da Topçu Kışlası’nın yokluğunun ağrısını hissediyordu ama şunu da diyordu: “Bu tabii kışla olmayacak. AVM, belki rezidans olarak hizmet görecek.”

Formla fonksiyon birbirleriyle alakasız olacak, birbirini takip etmeyecek.

Başka yerlerde de takip etmedi.

Emek Sineması kendi başına, kendi binasında var olamadı ama “taşınarak”, kendisiyle alakasız başka bir binanın içinde güya var olabiliyor.

Paket Postanesi yıkılıyor, Galataport’un içinde yeniden yapılıyor. Karaköy Yolcu Salonu hakeza.

Hiçbir şey kendi olarak kendi kalarak var olamıyor. Her şey, en fazla kendisinin hatırası olabiliyor. Doğada bile. Kaz Dağları’nda ağaçlar kesiliyor ama kesen şirket oraya bir “hatıra ormanı” kuruyor.

***

Sonra çılgın projeler… Büyük inşaatlar…

Oralarda da form ve fonksiyon ayrı ayrı oynuyor.

Üçüncü Havalimanı, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi, Çamlıca Camii… Daha nice örnek…

Tamam artık bir inşaat ülkesiyiz. Ama tüm bu inşaat hamlesinin, bu yıkıp yapma hevesinin, bu eski şehri silme, taksimetreyi sıfırlama gayretinin arkasında nasıl bir mantık var?

Bir havalimanı neyi gerektirir? Bir caminin temel işlevi nedir? Devlet başkanlarının konutları hangi kıstaslara göre inşa edilir?

Tüm bu büyük inşaatlara “itibardan tasarruf olmaz” düsturuyla ve her şeyden önce “büyük olsun, görkemli olsun” diyerek başlanmadı mı?

Önce biçim demek ki…

***

Şimdi de bir havalimanı park oluyor.

Onun kendi gibi kalmasına, Emek’teki, Narmanlı’daki, Paket Postanesi’ndeki gibi bir tür kendinin hatırası olmasına da izin yok.

O bir park oluyor. Bir millet bahçesi. Halbuki hiç de öyle kolayca gözden çıkacak, sıradan bir mekân değildi. Memleket modernleşmesinin güncel tarifi de, toplumsal eşitsizliklerimiz de, kederimizin, coşkumuzun, kavgamızın türlü yansıması da oradaydı.

Sınıfsal dertlerimiz oradaydı. Soru işaretlerimiz oradaydı. Mesela Yeşilköy’den Atatürk’e, hangi ismi taşırsa taşısın, bu havalimanın İstanbul’da hüküm sürdüğü zamanlar uçmak sadece uçmak mıydı? Yoksa işin içinde başka tarifler de var mıydı: Yaşam tarzı, yükselme, var olma, kendini gösterme; hostes, pilot, vize, gümrük; eski Türkiye’nin bütün dertleri, dinamikleri, ayrımları, tartışmaları, göstergeleri…

Hep hareketli ve karışık iç hatlar ve sanki misafirlere iyi görünmek için hep “tertipli” dış hatlar terminalleri arasındaki uyumsuzluk özgüvensizlik kaynaklı mıydı?

Futbolculara neye uğradığını şaşırtan karşılamaları, bir yerlerden dönen siyasetçilerin ayağının tozuyla düzenlediği basın toplantıları, darbe girişimi ve terörist saldırıları, en çok meşhurların yolunu gözleyen gazetecileri, oy kullanan gurbetçileri, Spielberg’in ‘Terminal’ filmini aratmayacak şekilde havalimanında yaşayan evsizleri ve artık insan sarrafı olmuş esnafıyla bir hafıza merkeziydi. Tarihti.

İlla toplumun aynası değildi. Ama illa ki bir göstergeydi. Yalan da olsa bir göstergeydi. En büyük hikâye anlatıcımızın, Yeşilçam’ın da en çok heyecanlandığı, kendini en çok kaptırdığı, anlatırken en çok özendiği ve resmederken yarasını, söküğünü, kırığını bozuğunu gizlediği yerdi.

(Burada izninizle, Atatürk Havalimanı’na yapılacak son sefer öncesinde Hürriyet Pazar’da yazdığım portreden bir bölüme başvuracağım):

 "(…) Nasıl 1970’lerin Ertem Eğilmez filmleri, seyircisine o dönemde yaşanan büyük toplumsal kutuplaşmayı aksettirmediyse, Yeşilçam da, hele yine 1970’lerde, İstanbul’un tek havaalanının ne büyük derbederlik içinde olduğunu bizlere anlatmadı. Orayı hep derli toplu gösterdi. Çünkü havaalanı o yıllarda zenginliğin simgesiydi. Batı’ydı. Avrupa’ydı. Çabasız şıklık, tatlı bir ferahlıktı. Hem varsıllığı hem medeniyeti aynı anda anlatacak daha iyi bir sembol yoktu ve o sembol de ancak Avrupa söz konusu olunca (ABD bile değil) işe yarıyordu. Öyle ki o filmleri izlediğinizde Yeşilköy’den sadece Avrupa’ya gidilip gelindiğini sanırdınız. Sanki Doğu’ya ancak atadan dededen kalma yöntemlerle ulaşılırdı. Mesela İran’a gitmek isteyen Topkapı Otogarı’nın yolunu tutabilirdi. Uçmak başka bir şeydi! Uludağ Sözlük isimli internet forumunda, bir kullanıcının isabetle belirttiği üzere, Yeşilçam, Yeşilköy’den Avrupa’ya uçardı. Hem de ilk uçakla! Bu filmlerde nedense ülkenin ismi zikredilmez ama kararın gerekçesi keder de olsa neşe de, ivedilik muhakkak ‘ilk uçakla’ diyerek belirtilirdi:  “Kararımı verdim, ilk uçakla Avrupa’ya gideceğiz sevgilim!”

Türkan Şoray -Reha Yurdakul "İlk uçakla Avrupa'ya gideceğiz sevgilim."

Yeşilköy / Atatürk Havalimanı bundan sonra ne sembol ne gösterge ne de soru işareti…

Formun takip ettiği bir fonksiyon bile değil.

Sadece bir ağrı. Bir hayalet. Bir hayalet ağrı.

İstanbul’un diğer ağrıları, diğer hayaletleri gibi…

Yıllardır süregiden bir form-fonksiyon tutmazlığı yaşıyoruz. Bu iktidarın tercihleri bu tutmazlığı dayatıyor. Bir hayalet ağrısı yaşatıyor.

Yok olanların hayalet ağrısı.

Yeniden var olanların hayalet ağrısı.

Her gün yeni bir hayalet. Her gün yeni ağrı.

***

Undine’nin o çok sevdiği Humboldt Forum’a dönersek…

Berlin’deki görkemli binanın o dillere destan, şaşalı, o 700 milyon euro’luk barok cephesi iki ay önce çatırdadı.

Hayalet ağrı dikişleri attırdı…


Yenal Bilgici Kimdir?

Yenal Bilgici, gazeteci. 1979 İskenderun doğumlu. Siyaset bilimi eğitimi aldı. 2000 yılında gazeteciliğe başladı. Nokta, Aktüel, Newsweek, GQ Türkiye, Habertürk ve Hürriyet’te çalıştı; yazılı ve görsel birçok başka mecrada yazdı çizdi anlattı. Siyaset, kültür, tarih üzerine röportajlar yaptı, yapmaya devam ediyor. 2022 Ocak’ında Türkiye’de son dönemde yaşananları hakikat-sonrası çerçevesinde ele aldığı “Memlekette Tuhaf Zamanlar - Hakikat Sonrasıyla Geçen İki Binli Yıllarımız” isimli eseri Doğan Kitap’tan yayımlandı. 2019’da tarihçi İlber Ortaylı ile “Bir Ömür Nasıl Yaşanır” isimli, büyük ilgi gören bir nehir röportaj kitabı yayımladı, bu kitabı 2022 Şubat’ında yine Ortaylı ile söyleştiği “İnsan Geleceğini Nasıl Kurar” takip etti. Özellikle Avrupa gündemini takip etmeyi, toplum ve teknolojinin kesişiminden türeyen yeni dünya üzerine düşünmeyi, edebiyatı ve bir de bloglarında 'Eski Usul' ve 'Tuhaf Zamanlar’ yazmayı seviyor.