Meltem kokulu Paris

Koku hafızadır biliyorsun. Her koku bizi farklı insan, mekân ve zamanlara raptiyeler. Belki defne ve zeytinyağlı sabun kokusu beni çocukluğumdaki bir hamama ışınlarken; sokakta yanından geçen kadının ağır parfüm kokusu, seni ortaokuldaki sıfırcı öğretmeninin hayaletiyle karşı karşıya getirir. Kim bilir? Elbette burnumuz!

Sait Fehmi Ağduk  hayatevinde@gmail.com

Rafet Bey, neden yaptığım bütün yemekleri yemeden önce kokluyor?

Diye utana sıkıla soruncaya kadar, hiçbirimiz babamın kayınvalidemin yaptığı yemeklerin yanı sıra; metaller de dahil olmak üzere, etrafındaki her şeyi kokladığının farkında değildik. Sohbet koyulaşınca anlaşıldı ki, ben ve iki oğlum da dünyaya burnumuzla bakıyormuşuz.

Bu hafta parfümün başkenti Paris’teyiz. Birlikte Fragonard Parfüm Müzesi’ni koklayacağız.

Beş duyudan en arkaik ve hayvani olanları sanırım koku ve tat alma duyularımız. İşitme engelliyseniz eğitim alabileceğiniz bir okulunuz, görme engelliyseniz kullanabileceğiniz “Braille” (1) adında bir alfabeniz vardır. Ya tat ve koku alamıyorsanız? Nedense bu iki duyu hep daha geri plandadır, onlar olmadan da bir şekilde yaşamı sürdürürüz ya da sürdüreceğimizi sanırız. Oysa, hayvan olsaydık koku ve tat almadan hayatta kalabilir miydik? İnsanlar aleminde neredeyse sadece yemeğin lezzetine varmak ve güzel kokmaya indirgenmiş bu iki duyu, hayvanlar için yaşamsal.

Az ya da çok hepimiz koku salar ve koku alırız. Böyle söyleyince aklına nahoş kokular geliyor olabilir. Ter ya da benzer kötü kokulardan söz etmiyorum. İnsanların parfüm, deodorant, sabun gibi dış bir kokuya bulanmadıklarında; terlemeden, osurmadan ya da geğirmeden, durup durdukları yerde doğal olarak nasıl koktuklarından söz ediyorum. Evet hepimiz kokuyoruz ve farkında olalım ya da olmayalım, birbirimizi kokularımızdan tanıyor, hatta kokularımız yüzünden birbirimize çekilip itiliyoruz. Çantada keklik gördüğümüz bu duyumuz, en yaşamsal kararları çaktırmadan almamızı sağlıyor.

Doğal insan kokusunu, en iyi sütten kesilmiş bebekler ve çocuklardan alabiliriz. Süt kokmazlar, parfüm türevleri kullanmazlar ve ağır ter kokuları olmaz. Kendileri gibi, öyle güzel kokarlar ki. Sonra bir de yaşlılar var. Hijyenlerine özen gösteriyorlar ya da özen gösteriliyorsa, yani üzerlerine köhnemişliğin kokusu sinmemişse, bilirsin, hem kendilerinin hem evlerinin kendilerine has bir kokusu olur yaşlıların. Kimse aynı kokmaz, hatta aynı kişi bile hayatının her döneminde, hatta günün farklı saatlerinde farklı kokabilir. Yaşımız, kilomuz, ne yiyip içtiğimiz gibi bir sürü etken nasıl koktuğumuzu belirler. Koku yüzümüz gibidir günbegün değişir ve aynı yüzümüz gibi bizim kim olduğumuzu dünyaya haykıran bir kokumuz vardır.

Nedendir bilinmez, kendi kokumuzu al(a)madığımız, kendimizi beğenmediğimiz ya da sadece ter kokusundan arınmak için, çoğumuz olduğumuzdan başka türlü kokmak isteriz. Bildiğimiz kadarıyla binlerce yıldır durum böyle. Oysa, birbirlerini ve çevrelerini kokulardan tanıyan hayvanların aleminde parfüm kullanmak riyakarlık sayılabilir. Parfüm kullanmak, bir anlamda maske takmak ya da kendimizi tanınmaz hale sokacak kadar aşırı makyaj yapmak gibidir. Aslında kandırmacadır. Parfüm kullanınca sadece başka bir şey gibi kokmaz aynı zamandan kendimize has kokumuzu, yani karakterimizi bastırmış oluruz! Durum böyle midir gerçekten?

Parfüm şişeleri

Aslında tam olarak değil. Çünkü, kimse kendi kokusunu yok edemez. Hani derler ya aynı parfüm herkeste farklı kokar diye. Bir şekilde makyaj akar, maske düşer, asıl foyamız meydana çıkar. Kullandığımız her parfüm bizimle karışır ve ortaya yepyeni bir insan aroması çıkar. Neyse yüklenmeyelim parfümlere bu kadar. Kendimize uygununu bulduk mu, mükemmel bir giysi gibi üzerimize oturur. Medeniyet nasıl çıplak gezmememizi telkin ediyorsa; güzel kokmayı, hiç olmazsa kötü kokmamayı teşvik eder.

Paris’in merkezindeki Opera metro durağından gün yüzüne çıktığında, karşında muhteşem bir yapı belirir: Mimarı Charles Garnier’nin adıyla anılan Opéra ya da Palais (2) Garnier. Yapının sol kolunda kalan Rue (3) Auber’de biraz ilerleyip ikinci soldaki Rue Boudreau’ya döneceksin. Yine solda yer alan Parfumeur Fragonard dükkânı seni aldatmasın, hedefimiz biraz daha içeride. Dükkânın yanındaki üstü açık pasaj, etrafı binalarla çevrili avlulu meydana açılır. Musée du Parfum (4) yazısını görünce içeri dal. Her yirmi dakikada Fransızca ve İngilizcenin yanı sıra birçok dünya dilinde düzenlenen, yarım saat ile bir saat arasında süren, bedava turlardan birine adını yazdır. Ailesinin gözetiminde her yaştan çocuk müzeyi gezebiliyor. Paris’teyiz, köpeğin koltuğunun altına sıkışacak ya da küçük bir çantaya sığacak boyuttaysa ona da eyvallah.

Opera Garnier

Bir dönemin l’Eden Théâtre yani Cennet Tiyatrosu binasındayız. Zamanında oryantal tarzda inşa edilmiş, fil heykelleri ve egzotik bitki süslemelerinin her taraftan fışkırdığı müthiş bir binaymış. Kötü işletildiği için batmış. Yerine manège vélocipédique yani kapalı bisiklet sahası yapılmış. Çağın en modern taşıma aracı olarak görülen bisiklet, kullanmayı öğrenmek isteyen Parisliler için on dokuzuncu yüzyılın önemli meselesi. Gel zaman git zaman aynı binada 118 yıl boyunca ünlü İngiliz mobilya mağazası Maple & Co yer almış, ta ki bugüne dek.

İliklerine kadar tarih kokan bu yapıdan daha doğru bir yer olabilir mi koku müzesi için? Yeri gelmişken, bibliosmia diye bir laf duydun mu hiç? Kitap kokusu demek. Raflarda yerini yeni almış ya da çoook eski bir kitabı koklamanın verdiği hazzz…

Turumuz başlıyooor… Esprili genç bir kadın. Adı Angélique, olabilir de olmayabilir de. Ah şu isimleri aklımda tutabilsem. Kendisi mihmandarımız. Hint asıllı Amerikalı ve Arap iki aile, birkaç Avrupalı çift, bir de biz; birlikte gezeceğiz. Pusetindeki ufaklık sayesinde yolumuzu kaybetmemiz mümkün değil. Tur boyunca annesinin ağzına tıkıştırdığı cipslerin yarısını yere döktüğü bir Hansel ile Gretel hikayesi içinde ilerliyoruz.

“Hayır, biz Fransızlar Orta Çağ boyunca kötü kokmuyorduk.” diye başladığı cümlesi, bir milletin topunu bilinçsizce yargıladığımız için utanmamıza neden olacakken; “Koktuğumuz dönem Rönesans’tı.” diye devam ediyor Angélique. Hep bir ağızdan dolu dolu kahkaha atıyoruz diyeceğim yalan olacak. Bu grupta ruh yok. Pısırık pısırık dinliyorlar sadece. Benim dışımda kimse soru sormuyor.

Fransa’nın güneyindeki Grasse (5) şehrinde 1926 yılında Eugène Fuchs tarafından kurulmuş olan La Parfumerie Fragonard (6), adını ünlü ressam Jean-Honoré Fragonard’dan (7) (1732-1806) alıyor. Grasse, dönemin önemli deri merkezlerinden, Jean-Honoré’nin babası deri eldiven üreten bir zanaatkar. Hanımlar eldivenleri ve giysilerinin güzel kokmasını istedikleri için, koku endüstrisi zaman içinde deri üretimine paralel olarak gelişiyor. Deri giyim zamanla gözden düşüyor, Grasse ise güzel kokulu çiçeklerin yetişmesine uygun iklimiyle Fransa ve dünyanın koku başkentine dönüşüyor.

Parfüm piyanosu

Eugène’in torunu Jean-François Costa parfüm dünyasına yeni bir boyut ekliyor. Yıllar boyunca oluşturduğu parfümle ilgili objeler koleksiyonu, zaman içinde müzeye dönüşüyor. Bugün şirkette anaerkil yönetim hâkim. Jean-François’nın kızları Françoise, Anne ve Agnès; sırasıyla yönetim, ürün geliştirme ile kreatif ve stil bölümlerinden sorumlular.

Bir yandan koku teknolojisine ilişkin bilgiler ediniyor, parfümün üç düşmanı ışık, ısı ve nem ile tanışıyor, diğer yandan Mısır ve Antik Çağ’dan günümüze kadar biriktirilmiş koku ile ilgili nesnelerin önünde arzıendam ediyoruz.

“Eskiden kadın ve erkek kokusu diye bir şey yoktu.” diye sözünü sürdürüyor Angélique.

Hatta bu eğilim Uzak Doğu’da devam ediyor. Bölgeden gelen turistler kadın ya da erkek kokusu fark etmeksizin bütün kokuları üniseks olarak kullanıyorlar.

Şaşkın bakışlar, kültürel kodların zorlandığının belirtisi. Belli ki dünyanın bu tarafındakiler için erkeksi ve kadınsı kokular ayrımı devam ediyor. Sordukça konunun ayrıntılarına giriyor. İki camın arasındaki, hayvan yağının içerisine kıstırılmış yasemin çiçeklerine bakıyoruz. Eskiden uygulanan çok meşakkatli bir çiçek koku özütü elde etme yöntemini anlatıyor Angélique. Koku yağa geçiyor, oradan alınıyor, falan filan…

Veee… Angélique’in sesi gittikçe uzaklaşıyor.

“Almaz mısınız?”

Küçük yuvarlak kutunun içine hafifçe daldırdığı işaret parmağını kibarca burnunun dış çeperine sürüyor. Samimi bir iş görüşmesi. Üniversite hocası şaşkın bakışlarımız üzerine sorusunu tekrarlıyor.

“Amber almaz mısınız? Beni sakinleştiriyor, migrenime iyi geliyor. İspermeçet balinası, midesi ya da bağırsaklarında sindiremediği bu mis kokulu maddeyi yani amberi kusuyor. Amber bazen yıllarca okyanuslarda yüzüp elbet bir gün kıyıya vuruyor. Kıyıdan ya da denizin ortasında yüzerken bulunup toplanıyor.”

Nadire kabinesi ayrıntı

İşte tam o sırada müzede bir nadire kabinesinin (8) önünden geçiyoruz. Rönesans ve Barok döneminde, coğrafi keşifler ve bilimsel çalışmaların artmasıyla birlikte, dünyanın farklı yerlerinden gelen nadir canlılardan tutun da farklı deniz kabuklarına oradan garip sanat eserlerine birçok egzotik parçanın sergilendiği camekanlara verilen ad nadire kabinesi. Almancası “wunderkammer” Fransızcası “cabinet de curiosités”. Döneminin aristokrat ve burjuva kesiminin rağbet ettiği alışık olunmayan bu nesnelere insan baktıkça bakmak istiyor nedense. Koku elde edilen bitki, meyve, çiçek, kök, tohum ve doldurulmuş hayvanları camekan ardında sergiliyorlar koku müzesinde. Aklımın İspermeçet balinasına ve ambere gitmesi boşuna değil yani.

Sıra parfüm etiketleri bölümüne geldiğinde yine anılara dalıyorum. Karşıyaka’daki evinde, süslenme masasının üstünde duran tuvalet aynasında anneannemin silueti. İrili ufaklı bir sürü şişe, içlerinde çeşit çeşit parfüm. Ancak bir tanesi var ki asla unutmak mümkün değil. Günledik kullandığı Hatıralar kolonyası.

Koku hafızadır biliyorsun. Her koku bizi farklı insan, mekân ve zamanlara raptiyeler. Belki defne ve zeytinyağlı sabun kokusu beni çocukluğumdaki bir hamama ışınlarken; sokakta yanından geçen kadının ağır parfüm kokusu, seni ortaokuldaki sıfırcı öğretmeninin hayaletiyle karşı karşıya getirir. Kim bilir? Elbette burnumuz!

Hatıralar kolonyasının kokusu beni bir çırpıda Karşıyaka’ya, anneannemin dizlerinin dibine götürür. Ankara’dan İzmir’e her gidişimizde önce Eyüp Sabri Tuncer’in Ulus’taki tarihi mağazasına uğranır, Hatıralar hediye paketine sarılırdı.

Parfüm, Latince “per fumum” sözünden gelir, anlamı “duman aracılığıyla” demektir. Kokunun sıvı olmadığı, buhurdanlıklarda tütsü olarak yakıldığı buğulu yüzyıllar. Kokunun dini ritüellerde tanrılara yaklaşmak için kullanıldığı mistik ortamlar. Ölülerin dirileceğine inanıldığı, kokunun gücünün her şeye yettiği zamanlar.

Gerçekten de öyledir! Üç yıl önce yarım kalan bir şişe Hatıralar’dan avucuma dökülen her damla anneannemi bir anlığına da olsa hayata döndürmeye yeter. O anda Paris sokakları ılınır, Karşıyaka’da bir meltem eser; kayınvalidemin yaptığı bütün yemekler buram buram babam kokar.

Koku, hiçbir duyuya benzemez, büyülüdür.

Aynı ışık gibi Doğu’dan yükselir, Batı’da parfüm olur batar.

Yorumlarını paylaşmak, diğer yazılarım ve fotoğraflarımı görmek için blog sayfam www.hayatevi.org’u ziyaret edebilir ya da bana doğrudan yazabilirsin: hayatevinde@gmail.com

 

(1) Braille alfabesi, diğer adı da görme engelliler ya da körler alfabesidir. Louis Braille tarafından 1821 yılında geliştirilmiş ve görme engellilerin okuyup yazmaları için kullanılan alfabedir.

(2) Palais: Saray

(3) Rue: Sokak

(4) Parfüm Müzesi

(5) Gras diye okunur.

(6) La Parfümöri Fragonar diye okunur.

(7) Jan Onore Fragonar diye okunur.

(8) http://www.artfulliving.com.tr/sanat/ronesans-doneminde-koleksiyonerlik-nadire-kabineleri-i-18915