Orwell Suudi Arabistan'da peki Kaşıkçı nerede?

Her bayram sabahının vazgeçilmezi Çağrı filminin setindeyiz. Birazdan Ömer Şerif gelip karşılayacak bizi, birlikte Kâbe’yi tavaf edeceğiz, sonra Hacer’ül-Esved’i göreceğiz. Bırak görmeyi yaklaşmak bile mümkün değil, insanlar birbirini yiyor, itip kakıyor, üst üsteler. Dünyanın her yerinden gelen rengarenk kadın ve erkekler, çeşit çeşit giysiler. Sanki Star Wars filminde tanımadık bir gezegendeyiz.
.

Sait Fehmi Ağduk  hayatevinde@gmail.com

Bütün dünya izler durur
Afet-i Azam bekler durur
Hedefini al, piyasanı al, her şeyi al
Mor ve Ötesi

Bazı ülkeler vardır, hep görmeyi hayal etmişsindir ya da rüyanda bile görmek istemezsin. Suudi Arabistan iki gruba da girmiyor. Belki de turist vizesi vermediği için, hac ve umre ziyareti dışında gitmek kimsenin aklına gelmediğindendir.

1987. Suudi Arabistan çöllerinde on beş yaşında bir turist.

Öğleden sonra. Kapısı açıldığı anda ateş nemi tüm uçağı doldurdu bile. Tüylerin kendine incecik bir diken gibi saplanıyor. Cidde, dünyanın en büyük buhar odası. Gümrükte bavullar tek tek açılıyor. Terlemeye devam. Annemin “Beyaz Dizi” kitaplarının üzerinde, sarmaş dolaş bedenleri gören memurun gözbebeği yerinden çıkacak, kapaklarını yırtıp yırtıp kenara fırlatıyor. Annem de, kapakları hooop oradan alıp diğer bavula atıveriyor. En çok kolonyamıza el koymalarına bozuluyorum, sanki içeceğiz. İçenlerin olduğunu öğreniyorum sonraları. Yanımızda götürdüğümüz onlarca “Perihan Abla” video kasetini almaya kalkışınca, annem olduğu yerde şahlanıyor. İzin verir mi, yaptığı pazarlıklarla Çinlileri bile dize getirmiş bir kadın. Şöyle bir bakıp tamam tamam dercesine geri koyuyorlar bavula kasetleri.

Babam, elinde iki uzun siyah giysi ile karşılıyor bizi, önce sarılıyoruz. Belki altı aydır görüşmemişiz ama sanki yıllar geçmiş. Beni tanımakta zorlanıyor; ergen oğlunu alıp yerine bir delikanlı vermişler. Şaşkın. Biz de öyle. Bu abayaları giymeniz gerekli diyor. Yüzleri görmesem, annem ve ablamın artık herhangi başka bir kadından farkı yok.

Üç, dört, beş şeritli yollar, pürüzsüz asfalt. On, yirmi, otuz benzin pompasının art arda dizildiği istasyonlar. Çeşitli araba markaları yanımızdan vınnn, vınnn… Kilometreler boyunca yolun şeritlerini ayırmak için yere çakılmış kedi gözleri. Ne para…

Mola veriyoruz. İnce metal ayakları bir metreden uzun sadece tek kişinin uzanabileceği divanımsı bir şey. Üzerinde ince bir şilte var; akreplerin tırmanamadığı, dinlence mobilyası. Hepimiz birinin üzerine yığılıveriyoruz. Sonra yola devam.

Arabaya binince uyku bastırıyor tekrar.

.

Medine şehrinin girişi. Kocaman tabelanın kalın okları dışarı dışarı diye haykırıyor: “NON MUSLIMS” Müslüman olmayanlar kutsal şehirler olan Medine ve Mekke’ye adım atamazlar. Daha sonra duyuyorum ki –daha neler neler duyacağım, hangisi doğru hangisi yanlış ayırt etmek çok zor- kutsal şehirleri belli bir süre elinde tutmayı başaranlar buraların sahibi oluyorlarmış. Yıllar önce hac zamanında gelen Şii bir grubu kontrol etmek için Alman askerleri şahadet getirterek sokmuşlar kutsal şehirlere.

On beş yaşındaki bir ergenin söylence ve otorite ile imtihanı.

Aynı ergenin 46 yaşındaki yetişkin halinin elçilikte işlenen o cinayete ilişkin iç hesaplaşması.

Yol hikayesi başlasın.

“Ben Cemal Kaşıkçı’nın nişanlısıyım. Cemal Bey konsolosluğa girdi, 5 saattir hâlâ çıkamadı.”

Gece karanlık. Eve vardık, Medine’nin hangi mahallesindeyiz hiçbir zaman tam olarak bilemedik. Arabadan indik, hâlâ çok sıcak. Yattık uyuduk. Ertesi gün babam bizi çalıştığı hastaneye götürecek, hemen yan sokakta. Filipinli neyle benzer, ilk kez Suudi Arabistan’da gördüm. Filipinli, Pepsi ve pide demektir. Kazandıkları parayı ailelerine gönderebilmek için her öğlen yiyip içtikleri bundan ibaret olan pırıl pırıl güler yüzlü hemşirelerdir onlar.

Eve döndük. Bir duş alsak. Sıkıysa al, aparmanın girişindeki su deposu bin derece. Biraz ılınması için gece geç vakti bekliyoruz. Küvetin yanında yeni kapandığı belli bir boşluk var.

-Baba bu ne?
-Siz gelmeden bir hafta önce oradan akrep çıktı ben de kireçle kapattırdım.
-Ehhh, keşke söylemeseydin. Yoksa, keşke sormasa mıydım?

Ablam üniversitede, ben de yakında gideceğim. Masraflar artıyor. Sonra ablam evlenecek, bir süre sonra ben de evlenirim belki. Gazete ilanında gördüğü bir işe başvuracak babam. Mutfak masasına oturup ailecek yaptığımız konuşma, hiç unutmadım:

-Çocuklar, bu kararı birlikte vereceğiz. Her şey yolunda giderse gelirimiz artacak, daha rahat yaşayacağız. Ancak yolunda gitmezse uzun süre sadece yumurta yemek zorunda kalabiliriz. Ne diyorsunuz?

Türkiye’nin dışa açıldığı seksenli yıllar, bizlere her şey yeni. Enternasyonal İzmir Fuarı ve Almancı akrabaların getirdiklerinin dışında bir şey görmemişiz. Oysa burası öyle mi? Tezatlar ve zenginlikler ülkesi. Arka sokaklar toprak, ana cadde sanki başka bir ülke, üzerinde öyle bir market var ki, dudağım uçukluyor. Bütün mallar üretildiği ülkeden geliyor: Makarna İtalya’dan, peynir Fransa ve Hollanda’dan. Basmati diye bir pirinci ilk kez burada duyuyorum. Dünyanın en leziz kırmızı patatesleri. Değişik tropik meyveler…

Yaz tatilini babamın yanında geçirmek için geldiğimiz Suudi Arabistan’da her gün birbirinin aynı, geçmek bilmiyor. Yanımızda getirdiğimiz Perihan Abla dizisinin tüm bölümleri her gelen misafirle tekrar tekrar izleniyor. Çiğdem (ay çekirdeği) stokumuz bir süre sonra tükendi. Günler daha da çekilmez oldu. Bol bol kitap okuyoruz.

Kardeşler Suudi Arabistan’da

1984, George Orwell’in klasiği. Aklımı mı yedim de bu kitapla geldim bu ülkeye. Sanki kitabın film setinde yaşıyoruz. Her kare öyle tanıdık ki. “Büyük Ağabey”den onay bekliyoruz. Suudi vatandaşı olmayan herkesin bir kefili var, ona sormadan küçük parmağını bile kıpırdatamıyorsun. Daha önce bir krallıkta bulunmamış ve Ortaçağ’a zaman yolculuğu yapmamış olmanın hamlığı. Cidde ve Mekke’yi ziyaret etmek istiyoruz. İzin bir türlü çıkmıyor.

Günler geceler geçmek bilmiyor. Sıkıntıdan patlayacağız, diğer yandan hava o kadar bunaltıcı ki, sokakta oynamak imkânsız. Babam yoğun çalıştığı için çarşıya da çok az çıkabiliyoruz. Zaten bir erkek olmadan çarşıya çıkılamıyor. Yani yanlarında on beş yaşındaki bu velet olmadan annem ve ablam sokağa çıkamıyor. Ricalar, rüşvetler, “ne olur bak şunu yaparım”lar. Cehennem sıcağı biraz azalınca pes ediyorum. Çeyiz alışverişi yapılacak.

Sürrealist Arabistan: Battaniyeler İspanya’dan, Amerikan servisleri inanmayacaksın ama Amerika’dan, veee sıkı dur. Sıra iç çamaşırı dükkanında. Hayatımda böyle şeyler görmedim, zaten o kadar küçükler ki görmek mesele. Tam olarak nereye, ne şekilde giyildiğini anlamadığım, minnacık dantel şeyler: Külot desem külot değil, sanki jartiyer mi, emin değilim. Ürünler, kendinden sürmeli gözlü yakışıklı tezgahtarlar tarafından kadın müşterilere tek tek tanıtılıyor. Yandaki dükkâna geçiyoruz. Ablam kaset satın alacak. İlginç, bir sürü yabancı müzik albümünü bulmak mümkün, eğer dükkâna girmeyi başarabilirsen. Kadınlara yasak! Vitrin camında bir yuvarlak bölme, kadın söylüyor, erkek tezgahtar getiriyor. İçeri girip kasetleri beşer onar ablama gösteriyorum, aralarından seçiyor. Sıra elektronikte, kendimize bir çiftli teyp alıyoruz, birinden diğerine kayıt yapabiliyorsun, yüksek teknoloji. Yurdumuza dönünceye kadar o teyp bütün eğlencemiz olacak. Bu ülkede sinema var mı, bilemiyoruz, varsa da babamın götürecek vakti yok. Ya tiyatro, sanat…

En sonunda kefilden izin çıkıyor. Tek bir gün. Sabah gün doğmadan yola çıkılacak, Umre yapılacak, sonra zaman kalırsa Cidde’de bir iki saat geçirilip, gece yarısı Medine’ye dönülecek. Yoksa ailecek balkabağına dönüşüyorsun. “Yok mu hiç insafın, bari cumartesi, pazar iki gün izin verseydin!” diye söyleniyoruz. İlk defa kölelik nasıl bir şey biraz olsun hissediyorum.

Umre yapacağız, ihrama gireceğiz. İhram örtüleri makamdan, mevkiden ve dünyadan soyunmanın simgesi. İki parça dikişsiz havludan oluşuyor. Kadınların kendi giysileri ihram sayılırken, erkekler Hak karşısında eşit oluyorlar bu sayede. Tabii abdest almak ve temiz olmak lazım.

Annem “Aaaa, alıveririm ben onları ne olacak!” diye ağdayı koltuk altıma yapıştırıverdi. Hayır çektirmem, iki oda, no-salon evin içinde oradan oraya koşturuyoruz. “Vallahi acımayacak.” lafları fayda etmiyor. Her daim sıcak olan suda erite erite çıkarıyorum. Üzerinden yıllar geçtikten sonra “Ne eğlendik ama.” diyoruz da, hatırladıkça bugün bile koltuk altım sızlıyor. Bu ülkenin en büyük faydası aile fertlerini birbirine gerçek anlamda kaynaştırıyor, hatta yapıştırıyor olması. Bir fanusta yaşıyorsun, Büyük Ağabey yanı başında.

Gece yarısı yola çıkılacak. Dört yetişkin ve dört çocuk bir Cadillac’a nasıl sığar? Önde şoför, yanında babam ve ben. Arkada iki anne, bir abla ve iki küçük kız çocuğu. Yol uzun, benim de malum nedenden dolayı, yolunmuş tavuk gibi, oram buram kaşınıyor. Hareket ettikçe babam rahatsız oluyor.

Yollar geniş, hava karanlık. Çölün ortasında ilerliyoruz. Bir anda yola bir şey fırladı, Mustafa Amca direksiyonu hızla sola sonra sağa kırdı. Ağııırrr çekiiimmm, arabadaki herkes haaavaaalaaandııı, donduk. Acı fren sesi, ani duruş, arkamızda uzun lastik izleri. Hepimiz en sertinden lök diye koltuklara çakıldık, biz öndekiler ayrıca cama yapıştık. Kalpler yerinden çıkacak, tak, tak,tak… Mustafa Amca kendisini dışarı attı, ellerini arabanın kaportasına koydu, başını eğdi, nefes almaya çalışıyor. Topluca arabadan indik. Herkes yaşıyor, herkes şokta, yaralı yok. Yabani deve sürüsü yavaş yavaş ilerleyerek otobanı aştı. Kilometrelerce demir tellerle çevrili yolun bir tek o kısmında kalmış olan açıklığı belli ki kendilerine çöl geçiş yolu yapmışlar. Daha sonra duyanlar: “Allah sevdiği kullarını Kâbe yolunda sınarmış.” dediler. Benim tek düşündüğümse, olmadığı için korkudan donuma bile yapamadığım.

Dünyanın en dramatik ve sinematografik kum çölleri burada değilmiş meğer. Etrafta yanmış siyah renkli taşlardan oluşan mistik bir manzara. Kaya çölü. Yolun ilerisinde epey uzakta ilkokulda ezberlediğimiz Sevr Dağı görünüyor. Örümcek yavaş yavaş ağını örüyor. Keşke keşke gezebilsek buraları, yoldan çıksak, çölde ilerlesek. Büyük Ağabey bu kadarına izin verdi, ona da şükür.

Her bayram sabahının vazgeçilmezi Çağrı filminin setindeyiz. Birazdan Ömer Şerif gelip karşılayacak bizi, birlikte Kâbe’yi tavaf edeceğiz, sonra Hacer’ül-Esved’i göreceğiz. Bırak görmeyi yaklaşmak bile mümkün değil, insanlar birbirini yiyor, itip kakıyor, üst üsteler. Dünyanın her yerinden gelen rengarenk kadın ve erkekler, çeşit çeşit giysiler. Sanki Star Wars filminde tanımadık bir gezegendeyiz. Heyecanımız ablamın ayağına inen, ince daldan yapılmış kırbaçla bir anda son buldu. Babamın ölçüsünü tam bilemeden satın aldığı abaya sadece bir parmak kısa, ayak bileğinin iki milimetresi görünüyor. Mutavva yani dini polis, gözlerinin kısığından sızan aşağılayıcı bakışlarla ablamı Kâbe’den kovdu. Yıl 1984, yok yok 1987, yine bilemedim yıl 2018.

“…Kaşıkçı sesini yükseltti ve grup da panikledi. Bunun üzerine Kaşıkçı’yı etkisiz hale getirmek için birisi arkadan koluyla boğazına sarılarak ağzını kapattı…
…Amaç her ne kadar Kaşıkçı’yı sakinleştirmek olsa da muhalif gazeteci muhtemelen yaşından dolayı bu müdahale üzerine hayatını kaybetti…
…Bunun üzerine heyet olayı örtbas etmek için Kaşıkçı’nın cesedini bir halıya sardı ve Konsolosluk’a ait araçlardan biriyle bina dışına çıkardı. Daha sonra ceset, ortadan kaldırılması için yerel bir işbirlikçiye teslim edildi…”

Her yalan en az bir kişinin gözlerinin önünde gerçekleşmiştir.

Tek söz edemedik.

Ablamı hızla geri çekip, sanki hiçbir şey olmamış gibi oradan uzaklaştırdık. Görünmez olmak istedik. Dünyanın en huzur duyulması gereken noktası bir cehennem çukuruna dönüştü. Acaba babam, evladına böyle davranıldığında ne hissetmişti, hiçbir zaman soramadım. Üç ay kalmayı planladığımız, dünyanın en güzel dilinin konuşulduğu bu büyülü ülkeden apar topar Türkiye’ye döndük. Acaba aceleci mi davranmıştık?

En az iki yıl çalışma zorunluluğu olduğunu bilmeden imzaladığı Arapça kontrat babamı bizden bir süre daha ayrı tuttu. Bu sırada annem, babamın yanına sık sık gitti. Osmanlı döneminde Batum’da yaşayan atalarının bir kısmının Trabzon üzerinden İzmir, diğer kısmının ise Medine’ye yerleştiğini duymuştu. Araştırdı, aradı, akrabalarını buldu, insanlarla tanıştıkça izlenimleri değişti, bizimkilerini de değiştirdi.

Gençliğimin ilk yıllarında yürüdüğüm Suudi yolları “Her millet layık olduğu şekilde yönetilir.” sözünü derinden sorgulamaya itti beni. Bırak layık olmayı, her insan güzel bir yaşamı doğuştan hak ediyor bence. Bundan yüz, bilemedin iki yüz yıl sonra Suudi Arabistan, Yemen, Filistin, İsrail, Türkiye, Suriye, ABD, Norveç ve dünya başka bir yer olacak. Çocuklarımız başka bir dünyada yaşayacak, çünkü gezegenin iyiliği için çalışan insanlar her yerde. Yeter ki Leviathan kendi insanlarını yemesin.

“…Kaşıkçı Eylül 2017’den itibaren ABD’de yaşamaya ve Washington Post gazetesinde köşe yazmaya başladı. Ülkesinden ayrılık kararı hakkını şu satırlarla açıkladı:
Birkaç yıl önce bazı arkadaşlarım gözaltına alındığında çok acı çektim. Hiçbir şey söylemedim. İşimi veya özgürlüğümü kaybetmek istemiyordum. Ailemden endişe ediyordum. Şimdi farklı tercihlerde bulundum.
Evimi, ailemi ve işimi arkamda bırakmam gerekti ama düşüncelerimi söylüyorum. Aksini yapmak cezaevlerinde çürüyen insanlara haksızlık olurdu. Pek çok kişinin konuşamadığı bir dönemde konuşabiliyorum…”

Haberlerin alındığı kaynak: https://www.bbc.com/turkce/