YAZARLAR

Şeref, haysiyet; makamlar, haklar

Bugün “şerefsizlik”in bu denli yaygın kullanımı, makamın, kamu makamı olmaktan çıkması ile ilgili. “Haysiyetsizlik”in yaygınlığının daha derin ve geleceğimiz için daha tehlikeli nedenleri var.

Türkiye siyasetinin belki en çok itibar edilen, en çok kullanılan, siyasal kavgaların vazgeçilmez ifadeleri sonuna olumsuzluk bildiren ek ile kullanılan şeref ve haysiyet. Tabii tutarsızlık hemen fark ediliyor, şerefsizlik ve haysiyetsizlik siyasî liderlerin birbirine hitapları ve kendilerini nitelemeleri için nasıl siyasal dilin itibar edilen sözcüklerine dönüşür? “Eğer yaptıysam şerefsizim”, “açıklamazsan şerefsizsin”. İşin tuhafı bu tip her ithamın söyleyen ve hakkında söylenilen bakımından sürekli yer değiştirerek sonsuza kadar ve kimseye değmeden, hiçbir sonuç doğurmadan uzayıp durması. Demokratik siyasetin hesap sorma mekanizmaları ortadan kalktıkça, şerefsizlik ve haysiyetsizlik sözcüklerinin kullanımındaki enflasyon da artıyor, iktidar mafyalaştıkça politikanın yerini politikanın olumsuzlanması alıyor.

Bu iki sözcüğün yalın kullanımlarının politik düşünce bakımından önemli bir tarihi var. Türkçede birbirlerinin yerine kullanılıyor olsalar da bu iki sözcüğün kullanımlarının iki ayrı karşılığından söz edebiliriz ki bu karşılıklar politik felsefede önemli bir yer işgal eder. Bunlardan biri; paye, kamu görevinde yükselme, makam sahibi olma karşılığıdır. Genelde şeref sözcüğü ile karşılarız. Latincede daha çok honor ile karşılanır. Kamusal görev sahibi olmak, bir kamu makamını doldurmak, o boş makamın varlığından dolayı kişiye şeref vasfını yükler. Ona topluluk içinde bir paye verir, onu onurlandırır. İkincisi ise insanın bir vasfı olarak karşılıklı hakların kurucu unsuru olan haysiyettir. En genel anlamıyla insanların birbirleri arasındaki ilişkideki kuralları tanımlayan haklar bütünü insanın hak sahibi olmaya değer olduğudur. İnsanlık onuru dediğimiz, genelde Latincedeki dignitas’ın karşılığı olan ifade bizde genel olarak haysiyet ile karşılanır. Bu bakımdan Türkiye siyasetinde yoklukları ile var olan iki kavram aslında kamu hukukuna ilişkin düşüncenin merkezinde yer alır. Devletli toplumlarda mevki, makam sahibi olmak, makamın sürekliliği nedeniyle makama gelen kişinin şerefle donanmasına sebep olacaktır. Makamın itibarının nedeni “kamusal iyi” için oluşturulmuş bir kurum olması, makam sahibi kişinin şerefinin sebebi “kamusal iyi”yi temsil etmesidir. Yine devletli toplumlarda temsilî olarak oluşturulmuş makamların karşısında uyrukların hakları var. İşte bu haklar insana atfedilen haysiyetten kaynaklanıyor. Bu nedenle bu haklar için verilen mücadeleler her ne kadar bazen şanlı ifadesiyle de anılsa, asıl olarak haysiyet ve onur sözcükleriyle yan yana kullanılıyor. Bu mücadeleler ile oluşmuş ve yenileri ile genişleyen hakların varlığının dayanağı ne kadar haysiyet ya da insan onuru ise, onu yok eden bütün rejimlerin başlangıç noktası da bazı insanların insan olmadığını kanıtlamaya çalışan bir propaganda ile işliyor. Sömürgecilerin yerlilerin insan olmadığını, dolayısıyla hakları olmadığını kanıtlamaya çalışan uğraşları gibi, Nazilerin kampları insandışılaştırmanın mekanları olarak yaratmaları gibi, günümüz otoriter rejimlerinin anti-terör uygulamaları ile yurttaşları bir yasasızlık rejiminde haklarından soymaları gibi.

Siyaset ve kamu hukuku düşüncesi tarihinde önemli bir yeri olan bu iki kavramın Türkiye’de yoklukları ile siyasetin merkezine yerleşmesi elbette semptomatik. Kamu makamlarının, özel çıkarların hizmetine sunulduğu bir düzen bu denli açık olarak hiç savunulmamıştı. Köylünün toprağını bir şirket için değil onun adına yağmalayan, bunu açıkça yapan bir devlet var karşımızda artık. Mafya çatışmalarında bölüşülen çıkarların mafya grupları adına tarafı olan bir devlet var. Burada bir parantez açıp daha önce söylediğim bir şeyi tekrarlamak pahasına vurgulamak istiyorum. Eskiden karşımızda olan kamu makamlarının mafya ile kurduğu çıkar ortaklıkları kapsamında çetelere devletin illegal faaliyetlerinin gördürülmesiydi. Bu ilişkinin yönünün de büyük oranda değiştiği düşüncesi uyandıran bir tablo var karşısında. İç içe geçme o denli yaygınlaşmış durumda ki kim kime işini gördürüyor belli değil. Elbette, “kamusal iyi”ye ilişkin düşünsel temelin ortadan kalktığı, iktidarın özel çıkarın içinde kamuyu erittiği ve pay ettiği bir siyaset meydanında şeref değil, şerefsizlik siyasal dilin ana kavramı olacak.

Fakat haysiyet için aynı şey söz konusu değil. Şeref, bir makamın itibarının dolayımından geçerek ediniliyor son kertede. Bugün “şerefsizlik”in bu denli yaygın kullanımı, makamın, kamu makamı olmaktan çıkması ile ilgili. “Haysiyetsizlik”in yaygınlığının daha derin ve geleceğimiz için daha tehlikeli nedenleri var. Örneğin, işkencenin bu denli artması ve gözler önünde, saklamadan gizlemeden yapılabilmesi karşısındaki sessizlik, savaştan kaçan mültecileri insandışılaştırma konusunda ısrar, ırkçı siyasal davranışa gösterilen geniş tolerans, çalışan sınıfların ölüm ve açlık ikiliğinde sürüklendiği çaresizlik… Bu makama değil, insana içkin bir dönüşüme işaret ediyor, dolayımsız bir hareket.

Yine de “insanlık onuru işkenceyi yenecek” şiarında bilgece kurulan ilişkiyi hatırlamamız gerek. İnsandışılaştırmaya karşı insanın sosyal, siyasal ve bireysel haklarının temeli olan haysiyeti, insan onurunu savunmak gereği, bu sloganın yakıcılığı denli acil bir gerçek bugün.

Kamusal makamların, kamu yararı, herkesin yararı perspektifinden kurulması da ikinci acil gündem olmalı demokratik mücadele güçleri için. Elbette herkesi tanımlama mücadelesinin bir haysiyet mücadelesi olarak hiç bitmeyeceğini unutmadan.


Dinçer Demirkent Kimdir?

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Anayasa Kürsüsü'nden 7 Şubat 2017’de KHK ile ihraç edildi. Doktora derecesini aynı fakülteden, "Türkiye'nin Anayasal Düzeninde Cumhuriyetin İki Kuruluşu ve Dinamik Cumhuriyet Kavramı" başlıklı tezi ile almıştır. Anayasa tarihi, cumhuriyetçilik, kurucu iktidar, siyasal temsil konuları üzerine çalışmalarını sürdürmektedir. Ayrıntı Dergi yayın kurulu üyesidir, İzmirli olup Ankara’da yaşamaktadır.