YAZARLAR

O esnada Anadolu’da

Yamak her şeyi herkese anlatacak. Ibrık ise her şeyi herkesten, o gece orada olanlardan bile saklayacak. Erkekler, sobada ısınmış ıbrıkla gusul abdesti alacak ve günahlar bedenden akan kirler gibi oturak aleminin hamamından, kanalizasyona karışıp gidecek... Ertesi gün, bu işret alemini düzenleyen erkekler, “abdestli ağzımla...” diye söze başlayıp, işlerine devam edecekler.

Ama kadınların hepsi kapatılırsa, erkeklerin sıkıcı dünyasını eğlendirecek bir şey de kalmaz... Yunan'ın Euka'sının Andronu, Anadolu kültürünün köy odası-bağ evi, Anadolu hanesinin haremlik-selamlık bölünmesi, erkeğin kendi yarattığı ahlak ile kendi arzuları arasında sıkışan na-müsait ilişkileri tüketmek için oluşturulan flu mekanlardır.

Heterialar, ayak kadınları, fahişeler, orospular, geyşalar... Flu mekanların asıl özneleridir... Onlar, tıpkı herkes tarafından öldürülebilen Homo-Sacerler gibi, herkesle sevişebilirler (teknik olarak)...

Fakat onların asıl özellikleri, bu değildir... Onlar, erkeğin hayatında eksik olandır. Ahır kokusu sinmiş mintan, süt kesesinden bozma südyen, ağrılı baş, gelin kaynana çekişmesi değil, çok daha fazlasını vaad ederler. Filmlerdeki kadınlar gibi, el ele toka edip, öpüşürler... Parisli bir modacının tasarladığı streç pantolonun Saman Pazarı'ndan çakma da olsa bir versiyonunu alıp giymeyi, koku sürünmeyi, saçlarını yaptırmayı dahası sigara ve içki içmeyi bilirler...

Bu kadınlar, her gece tayini çıkan sürgün bir memur gibi, her erkeği eğlendirmeye memur ve mecbur edilmiş bu kadınlar, öğleden sonra uyanacaklar ve yola düşecekler.  

Kadınlar, gittikleri yerde, devlet erkânı gibi karşılanacak, öpüşüp tanışacaklar ve sonra, üzerlerini değiştirmek üzere tenha bir odaya, belki banyoya belki ayakyoluna gidecekler.  

Sobanın üstünde ısındıktan sonra yerine çizilmiş kestaneler konacak olan ırbığı, kadınların hazırlanmasına yardımcı olacak olan belki köy azasından, belki kır bekçisi, belki de ağanın çobanı olan yamak yanına alıp, kadınların hizmetini görecek.

Konya işi seccadelere benzeyen halıların olduğu odalarda, domates sandığından piiz masaları, çamaşır sepetinde ekmekler, mezeler, rakı, bira... Hatta belki, yalnızca vurulması değil, karlı suya yatırılıp pişirilmesine kadar her anı bir ustalık olan ve en az şu odanın adab-ı muaşereti kadar atalardan kalmış, tavşan yahnisi ve suyunda pişmiş bulgur pilavı.

Tavandaki ölgün sarı ışık da olmasa, dışarıdan içeriye bir damla ışık sızdırmayan basma perdeler şu eğretiliği sonsuza kadar gizleyecek.

Biraz önce alayiş ve sitayiş ile karşılanan kadınlar, sahipsiz bir ülke gibi, talandan çıkmış bir köy gibi, çorabına kadar soyulacak.

Ekmekler kuruyacak, mezeler yenecek, rakılar içilecek.

Ama, talana daha var.

Şimdi muhtar çakmağı, Alman Çıplağı, Baraballi ve yürrü yavrum yürü zamanı. Yani, beytambal bile olsa, tavlamadan olmaz. Saç çalınıyor, erkekler sigarayı yanaklarına yapıştırmış bir kasıklarını, bir sigarayı kanırıyorlar, eğlenmeden olmaz. Erkekler eğleniyor. Kadınlar da öyle. Eğleniyorlar işte. Ama kadınların bedeni öyle demiyor. Bedenler çok içilen, çok eğlenilen, çok sarhoş olunan ve çok mıncıklanan tecrübelerden sonra yorulmuş... Yarı çıplak gövdenin kasları ve bağları lohusalıktan, doğumdan, kürtajdan dolayı kendisini salmış; göğüsler ise halden anlamaz dünyanın goygoyundan, yılışıklığından, gevezeliğinden sıkılmış, düğmeler rahat artık, memeler baş kaldırmıyor, bitse de gitsek der gibi toprağa bakıyor.

Bir zamanlar güzelliğiyle yuvalar yıkan ama şimdilerde geçkince işvesiyle, bu kart zamparanın keyfini yetiren kadınlar, bu adamlara istediği her şeyi vermiş gibi görünüyor. Kadının nemli sıcaklığını kasıklarında hisseden adam, elindeki sigarasını sünnetsiz çocuğun pipisiyle oynadığı keyifle oynayacak, “konyalım yürüüü”.

Fakat bu kadın bu adama nemli sıcaklığından daha fazlasını veriyor gibi görünüyor. Zira, bütün dünya, gövdesine yıldırım düşmüş, feleğin sillesini yemiş şu sabık afet-i devranı kucaklayan köy azasını izliyor; adam içkinin sarhoşluğu ve onu gıptayla izleyen gözlerin tezahüratıyla, kendisini hazreti Yusuf'tan güzel, Zaloğlu'ndan güçlü, Mevlana'dan bilge sanıyor...

Kadınlardan birisi, meze masasına çıkmış oynuyor; ‘kafayı sana taktım’ der gibi, oradaki acar erkeklerden birisinin şapkasını kafasına takmış (bilhassa burası, ertesi mutlaka kahvede anlatılacaktır). Duvarda en üstte Atatürk'ün portresi, altında Lassa fabrikasının ve bir kavun tohumculuğu firmasının afişleri...

Kadının elleri, çalgıcının udu, duvarlar, biraz kaybolarak biraz belirginleşerek birbirine geçmiş. Herkes belli ki artık sarhoş, Dionyssos söylenceleri ile Mevlana Menkıbeleri, şimdi ile geçmiş, gerçek ile hayal birbirine karışmış. Artık Anadolu’da bir köy odasında değil, Şehrazat'ın sarayında, Kaf Dağı'nın ardında, muhayyel bir diyardayız.

Şimdi silahların zamanı. Alman Çıplağı, Barabelli olmadan olmaz, zira Anadolu köylüsü, yalnızca Zaloğlu değildir, aynı zamanda James Bond’dur. Şimdi, üç köşe teşkil, nefes tut ve eze eze tetik düşürme zamanı.

Şu gariban vardı, azadan mıdır, gariban taifesinden mi dediğimiz. Kadınların fermuarını çekmesine yardımcı olduğuna göre, fukaradandır. Zira, kadınlara iştihayla değil bıkkınlıkla bakıyor, çünkü aslında o eğlencenin ne sahibi ne de parçası... Belki de yarı meczup bir yanaşma. Orada asıl görevi eğlenmek değil, sobaya odun atmak, sigara bitince tekelden sigara almak ve hepsinden önemlisi, o gece orada yaşananları, köy kavesinde köyün diğer erkeklerine, köyün, eğlencenin, hükmün ve dünyanın sahibi olan muhtarın, ağanın, eşrafın, tüccarın, celebin hikayesini ballandıra ballandıra anlatmak.

Yamak her şeyi herkese anlatacak. Ibrık ise her şeyi herkesten, o gece orada olanlardan bile saklayacak. Erkekler, sobada ısınmış ıbrıkla gusul abdesti alacak ve günahlar bedenden akan kirler gibi oturak aleminin hamamından, kanalizasyona karışıp gidecek... Ertesi gün, bu işret alemini düzenleyen erkekler, “abdestli ağzımla...” diye söze başlayıp, işlerine devam edecekler.

Bacılar, hafiften çakırkeyf, birbirlerine sarılarak yürüyorlar. Ama bu bacıların sarılması herhangi bir sarılma değil, “dostuna yarasını gösterir gibi” sarılmışlar birbirlerine. Bütün köy uyumuş, bir tek sokak lambaları kalmış bir de çakırkeyf bacılar. Gece, erkeklerin ahlakını, dinini, ahlakını örtmeye çalışıyor, sokak lambası, bacıları ve arkada kalan köyü ışıtıyor.

Bacıların önünde bir araba duruyor, onları ertesi günki sürgüne götürüyor. Yarın gene önce devlet sonra talan olacaklar.

Moğolların bile istila etmeye minnet etmediği, memleketin asıl hikayesi bu kadar, belki daha fazlası ama bacıları götüren arabanın farı, alem yapılan evin tavanındaki ölgün ışık anca bu kadarının üzerine ışık tuttu, bu kadarını gördük.


Osman Özarslan Kimdir?

1977 yılında, Burdur’un Çavdır ilçesinde doğdu. 2005 yılında, Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü’nü kazanıncaya kadar öğrencilikten başka pek çok iş ile iştigal etti. 2010 yılında aynı okulun Sosyoloji Bölümü’nde yüksek lisansa başladı. Nisan 2015’te, Masculinities at Night in the Provinces başlıklı tezini savunarak, yüksek lisansını tamamladı. Bu tez, Hovarda Alemi, Taşrada Eğlence ve Erkeklik ismiyle 2016 yılında yayınlandı. 2015 yılında Pamukkale Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde doktoraya başladı ve 2019 yılında Organ Bağışı ve Kaçakçılığı, Yeni Tıbbi İmkanlar, Yeni Sosyolojik Meseleler adlı tezini savunarak doktorasını hak etti. Değişik dönemlerde, gazete-dergilerde, fanzinlerde, bloglarda ve internet sitelerinde, ideoloji, politika, kültür yapıları, ve filmler üzerine yayınlanmış pek çok inceleme, deneme ve eleştiri yazısı vardır. Bundan başka, üç bireysel (Kemalizm Sovyetler Sosyalizm; Dekalog-Kemalist İlahiyat İçin Bir İlmihal; Hovarda Alemi-Taşrada Eğlence ve Erkeklik) kitabı yayınlanmış, dört de editörlü (Resmi İdeoloji ve Kemalizm; Öncesi ve Sonrası ile 1915 İnkar ve Yüzleşme; Emile Durkheim'ı Yeniden Okumak; Sıkıntı Var-Sıkıntı Kavramı Üzerine Denemeler) kitaba katkı sunmuştur. Halen, merkezin dışında kalmış taşra coğrafyalar ve toplumsal normlar tarafından içerilemeyen berduşlar, piizciler, defineciler, kumarbazlar, muskacılar, gibi değişik gruplar arasında, çalışmalarını sürdürmektedir. Osmanlıca ve İngilizce bilir.