Kaosun kutsal sanatçısı: Ahmet Öğüt

Kavramsal sanatçı Ahmet Öğüt’ün yapıtla aynı adı taşıyan “The Missing T” başlıklı sergisi, 5 Eylül – 5 Ekim tarihleri arasında Merdiven Art Space’te izleyicilere sunuldu. The Missing T; Kişisel güvenlik ve temel haklarını talep etmek adına protesto düzenleyen polis memurlarının, yaşadıkları zorlukları yansıtırken hiç de alışık olmadığımız bir durumu anlatıyor...

Fatih Tan

Yurtdışında yaşayan, video, enstalasyon, çizim, heykel, performans, matbu başta olmak üzere geniş bir yelpazede üretimleri olan, Diyarbakır’lı Kavramsal sanatçı Ahmet Öğüt, geçtiğimiz ay Merdiven Art Space’de gerçekleştirdiği solo sergisindeki “The Missing T” isimli video çalışması üzerinde durmak istiyorum. Çalışma, aynı zamanda serginin ismi olarak da belirlenmiş. Ahmet Öğüt, aynı zamanda interdisipliner bir anlayışla çağdaş sanatı, gündelik hayatın pratikleriyle birleştiren; kamusal alana ufak müdahalelerde bulunan, mikro kaotik alanlar açan, izleyiciyi de çalışmalarına dâhil eden interaktif bir sanatçıdır. Öğüt’ün Karayipler’de çektiği “The Missing T” video işini kısaca anlatırsak: “Kişisel güvenlik ve temel haklarını talep etmek adına protesto düzenleyen polis memurlarının, Meksika’daki yasadışı şebekelerle iş birliği yapan yönetimle ters düşmesi sonucu yaşadıkları zorlukları yansıtıyor.” *

Ahmet Öğüt

Polisin çaresizliği, sıradan olmayan belki de sıra dışı olarak tanımlayabileceğimiz, doğrusu hiç de alışık olmadığımız bir durumu anlatıyor. O yüzden “polisin çaresiz olma hali”, -bizler için- cümle içindeki kullanımı dahi cümlenin yanlış yazıldığı algısına yetiyor. Gerçi Michel Foucault, on yedinci ve on sekizinci yüzyıl üzerine ele aldığı bir takım yazılarında, bir yönetim tekniği olarak polisin insanla ve insanın mutluluğuyla ilgili her şeyi kapsadığına değinir. Fakat bu olgu nedense bizlere ideolojik değil de, politik bir mitoloji gibi geliyor. Çünkü günümüzde özellikle az gelişmiş ve bir özgürlük geleneği bulunmayan halklarda, polis mevcut rejimin ayakta durmasını sağlayan en önemli yığınsal araçtır.

‘YIĞINLAR ÖTEKİ SINIFLAR ARASINDA BİR SINIF DEĞİLDİR’

Tam da bu hususta Mahsum Çiçek’in Sanatataktaki “Olmayanın Bakışı” (1) başlıklı makalesinde “sıradan olanın ideolojisi” pasajında “ideolojiler bir zamanlar her şeydi, ama şimdi yığınlaştı” önermesi, ideolojinin “çokluk” olana değil de yığınlaşanın üzerinden her şeye evrildiğine işaret etmektedir. İdeolojilerin artık bir karşılıklarının olmadığını, içi boşaltılmış yığınların günümüzde ideolojilerin yerini aldığına dikkat çekiyor. Yığınlar, öteki sınıflar arasında bir sınıf değildir. Adil olanların ve olmayanların temsili olarak belirlenip, çokluğa zarar veren yanlışın sınıfıdır. Yığınları çokluktan ayıran en temel fark “adalet ve eşitlik” nosyonlarından yoksun olmasıdır. Esasında sistemler bilinçli bir şekilde yığınlaşmalara özel alanlar açtı. Yığınların topluca hareket kabiliyetini ve söylem birliğini kontrol etmeyi başardı. Kolektif eşitliğin içini boşalttı. Belki de, Ranciere’nin dediği gibi: “Eşitlik ulaşılacak hedef değil, bir hareket noktası, her türlü koşulda savunulması gereken bir varsayımdır.” (2) Bu varsayımdan hareketle bir reform talebinde bulunmak, iş güvenliğinden söz etmek ya da ücretlerin yetersizliğini dile getirmek politik olmak değildir. Politik olan, iş yerini çokluk bağıntısı içerisinde yeniden şekillendirip, içeriğini belirlemektir. Buradaki temel çelişki, yığının talebi her ne kadar formel olarak politik bir söylem gibi görünse de esasında içerik olarak ideolojisiz ve örgütsüzdür. Dahası pragmatist ve palyatiftir. Kuşkusuz sistem, doğası gereği ideolojisiz söylem birliğini ya da sıradan olanın ideolojisini önemsemektedir. Dolayısıyla da yığının argümanları ile çokluğun argümanları her ne kadar talep noktasında aynı görülse de, ideolojisiz olan yığının talepleri, son kertede sistem tarafından meşru görülür. Esas tehlike bu noktada vuku bulur. Çünkü yığının söylemi, çokluğun söylemini bertaraf eder. Çokluğa söylemde yer bırakmaz. Bu bağlamda polisin çaresizliği de, bütün çaresizlikleri bertaraf etmiştir. Polisin belirleyeceği kriterler, çaresizliğin içeriğini ve sınırlarını belirleyecektir. Oysaki paradoks olan şu; polisin kendisi devlet aygıtının yığınıdır zaten.

Öğüt’ün videosundaki polis memurları, bize Hannah Arendt’in Kötülüğün Sıradanlığı kitabındaki “Eichmann sendromunu” da çağrıştırıyor bir bakıma. Devlet aygıtının, yani yığının bir parçası olan Eichmann’ın ideolojisiz hali, onu vasat, sıradan bir memura dönüştürüyor. Arendt’in argümanının hedefine koyduğu Eichmann, esasında kötülüğü sıradanlaştırmıyor, nefretin kendisini sıradanlaştırıyor. Hatta nefreti salt ontik bir edim olarak yaşıyor. Bu da Arendt’in, Yahudi nefretine ve temelde de soykırımına dair Eichmann’dan ideolojik bir doktrini duyamamasına neden oluyor. Dolayısıyla da bu durum hem Arendt’i hem de argümanını manevi doyumsuzluk içerisinde bırakıyor. Bataille’nin de dediği gibi: “Tatmin, var olmuş bilginin bir tasarısının bilginin bitişine geldiği, tamamladığı ve artık bulacak bir şeyin (en azından önemli) kalmadığı olgusuna dayanır.”(3) Şayet Eichmann, nefretine ideolojik sahiplenebilseydi, işte o zaman Arentd’in argümanı diyalektik üzerinden karşılık bulur ve manevi hazzın doruklarını yaşardı. Ancak Eichmann’ın ideolojisiz tavrı, Arendt’in Nazi soykırımının temel argümanını sadece kötülük nosyonu üzerinden okumasına sebep oluyor. Bu bağlamda polisin de içinde bulunduğu durum, yığınların çaresizlik nosyonunun sınırını betimliyor. Sistemin yozlaştığını anlatmıyor, aksine sistem, manevi doyumun hazzını yaşıyor.

Peki, o zaman kötülük nedir ve okumasını nasıl yapabiliriz?

Kötülük ontik bir edimdir. Ontik edimler, insanlıkla yaşıttır ve en önemlisi “zaman mefhumuna” hiçbir şekilde tabi değillerdir. Kaldı ki bu edimler, yaşadığımız çağda da vuku bulmadılar, ayrıca ileride de yok olmayacaklardır. Fakat “sıradanlık” kavramı modern zamana ait bir kavram ve ileride olup olmayacağı ya da anlam olarak değişip değişmeyeceği belirsizdir. Bu bakımdan sıradanlığın tasnifi ve diyalektiği söz konusudur. Söz gelimi iyiliğin diyalektiği kötülük değildir. Ya da sevginin diyalektiği nefret de değildir. Her bir edim salt bir fenomendir ve her edim kendi içinde bir erdemi barındırır. Bu edimleri tasnif eden ve diyalektiğe tabi tutan ise ideolojilerdir. Eichmann vakasında olduğu gibi, Eichmann nefreti ontik edimle yaşadığı için, Arentd, bu olguyu kötülüğün sıradanlığı üzerinden ideolojik tasnife götürüyor. Ya da Arthur Fleck’in ontik ediminde olduğu gibi, kötülük; bir amaç doğrultusunda düzeni bozguna uğratma derdinde değildir ve aynı düzenin diyalektiği olarak da kaosu ortaya çıkarma amacını gütmez. Kötülük, kendi erdemliğini yaşadığı için ortaya kaos çıkmaktadır. Daha doğrusu ortaya çıkan ontik edimi, kendi asli tözünden çıkarıp, kaos olarak niteleyen ve devamında da sistemin bir parçası haline getiren olgu, diyalektiğe tabi olan ideolojidir. İdeolojiler, ontik edimlerin yanı sıra, insanın beşeri varlığından kaynaklı diğer olguları da toplumsal alana angaje eder. Milliyetçilik gibi ya da Eichmann’ın mensubu olduğu Nazizm hareketi gibi politik olgularla da kendisini göstermeye çalışır. Bu tür angajmanlar, Albert Caraco’nun saptamasında olduğu gibi esasında tümü patolojik vakalardır, ideolojik değildir: “Milliyetçilik evrensel bir hastalıktır, milliyetçilik yalnızca bir kitle olan kitleyi teselli etme ve ona Narsissus’un sunma sanatıdır.”(4) Sonuç itibariyle ideolojik olan ise; kötülüğü salt sıradan olarak belirlemek, asıl sıradan ve patolojik olan yığınların üstünü bir nevi örtmektir.

KAYNAKLAR

  1. http://www.sanatatak.com/view/olmayanin-bakisi
  2. Cahil Hoca s.135 Jacques Ranciére Metis Yay. Çev. Savaş Kılıç
  3. İç Deney s.282 Georges Bataille Yapıkredi Yay. Çev. Mehmet Mukadder Yakupoğlu
  4. Kaosun Kutsal Kitabı s.108 Albert Caraco Versus Yay. Çev. Işık Ergüden
    * Video çalışması hakkındaki bilgi ‘Merdiven Art Space’ sayfasından alıntıdır.