Gizem Erman Soysaldı: 'F Tipi hatırlamam gereken bir iş'

Gizem Erman Soysaldı ile sinema sektörü üzerine konuştuk. Soysaldı, "Herhangi bir konuda uzmanlaşmak ve odağımı ona vermek bana cazip gelmiyor. Bir sürü şey ile ilgilenmek istiyorum. Vazgeçmeyeceğim şeyler var tabi, oynamak mesela" dedi.

Soner Sert  soner_sert17@hotmail.com

Gizem Erman Soysaldı ile röportaja gittiğimizde hazırladığı kurabiyelerle karşıladı bizi. Yazdığı “Tel Dolap/ Bir Kavanoz Mucize” kitabı üzerine konuşurken, sohbet akıp gitti. Ankara Siyasal’ı bitiren Soysaldı, yaşamına oyuncu, yazar, yapımcı ve sunucu olarak devam ediyor. “Herhangi bir konuda uzmanlaşmak ve odağımı ona vermek bana cazip gelmiyor. Bir sürü şey ile ilgilenmek istiyorum. Vazgeçmeyeceğim şeyler var tabi, oynamak mesela.”

gizem1

Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunusunuz. Lenin’i, Gramsci’yi, Weber’i okuduktan sonra oyunculuk yapmaya başlıyorsunuz. Oyunculuk ile beraber de sağlıklı beslenmenin püf noktalarını anlatan bir yiyecek kitabı yazıyorsunuz. Sahi, Gizem Erman Soysaldı kimdir?

Bir insanı bir unvanla, bir meslekle tanımlamak hem onun yaratım alanını, hem de genel de olarak yaratım sürecine dair bakış açımızı daraltıyor. Biri bana mesleğimi sorduğunda ‘oyuncuyum’ demek beni içten içe rahatsız ediyor, eksik, yanlış geliyor. Karşımdakine ben bu değilim sadece, keşke ikimizde aklımızdakileri görebilsek, anlatmamıza gerek kalmasa diyorum içimden, ama söyleyemiyorum. Dil çok yetersiz kalıyor .. İngilizce’de ‘artist’ diye bir kelime var. Benim yaptığım ve yapmayı hayal ettiğim herşey bu kavramın içine giriyor mesela. “Tel Dolap” programını tasarladım, yaptık, sonra Müşerref ile kitabını yazdık. “F Tipi”nde Hüseyin’in (Karabey) çektiği kısa filmde başrolde oynadım, sonra çektiği “Sesime Gel”de başroldeki küçük Melek’e oyuncu koçluğu yaptım, asistanlık yaptım..

Bir romantik komedi film hikayesi yazdık geçenlerde çok sevdiğim Sevinç Hanım’la. Yine çok sevdiğim arkadaşım Ceylan’ın yazdığı bir filmi gerçekleştirmek istiyoruz birlikte, senaryoyu yapımcılara yolluyoruz, heyecanla geri dönüş bekliyoruz, o filmde oynamak da istiyorum çok. Sunuculuğu çok seviyorum. Rotterdam’da Türk Filmleri Festivali’nde, AB İnsan Hakları Film Festivali’nde ödül törenlerini sundum. Hatta Rotterdam’da büyük ödülü Hüseyin(Karabey) almıştı “Sesime Gel” ile, onu anons etmek çok hoştu, ama o başka bir festival için başka bir ülkedeydi. Ben getirdim eve ödülü. (gülüyor) Bir ara drama dersleri veriyordum çocuklara, hatta bir ara matematik dersi bile verdim ki o en sevdiğimdi. Ya böyle anlatınca çok çalışkan ya da hiperaktif bir insanmışım ya da kendimi övüyormuşum gibi geldi bana. Ama öyle değil, övdüysem de özür dilerim.

Yok yahu, olanı anlatıyorsun işte…

Bazen kendini anlatmaya çalışmak çok zor oluyor hatta her röportajdan sonra içimde garip bir mutsuzluk oluyor, kızıyorum, söyleniyorum röportajı yapana da kendime de. Hadi bakalım sende neler olacak.

Eyvah, yandık!

Yani sonuç olarak, bu benim yolum, sevdiğim şey bu. Herhangi tek bir konuda uzmanlaşmak ve odağımı ona vermek bana cazip gelmiyor. Bir sürü şey ile ilgilenmek istiyorum. Vazgeçmeyeceğim şeyler var tabi, oynamak mesela. Sinemada, tiyatroda, televizyonda oynamak istediğim onlarca karakter var. Sektör ne kadar yıpratıcı ve zor olsa da uğraşmaya devam.. Bu arada bir itiraf, ben tembelliği de çok seviyorum. Dolaptaki kıyafetlerimi döküp, yeniden düzenlemek, çoğunu atmak ve sevdiğim dizileri izlemek de favorilerimdendir. Yemek yaparken bazen yalnızsam Aşk-ı Memnu izliyorum mesela.

“Teldolap” klasik anlamda bir yemek kitabı değil… Baharatlardan reçellere, salçadan kompostoya kadar pek çok gıdanın tarifi var kitapta. Tıpkı “annelerimiz”in yaptığı gibi… Nereden çıktı “Teldolap”ı hazırlamak?

Tamamen bir ihtiyaçtan çıktı. Kendi hayatımda yapmaya başladığım ve yapmak istediğim değişiklikler benim için bir kılavuz oldu. “Arka Sokaklar” dizisinde oynuyordum o sene. Aklıma geldi, gizem2keşke böyle bir yemek programı olsa dedim. Çünkü internetteki tarifler bazen kafa karıştırıcı olabiliyor. Eskiden her şey evde yapılırmış. Şimdi ise tam tersi… Paketli hazır gıdaların üzerimizdeki sonuçları da malum. Modern hayatta şehirli, çalışan insanlar da evde kendi hazırlayamaz mı turşusunu, reçelini, sosunu, makarnasını, ekmeğini, yoğurdunu diye düşündüm ve kanala program fikrimi sundum. “Tel Dolap” çok sevildi. İki sezon hem yapımcılığını hem de sunuculuğunu üstlendim. Geçen yıl bitti program, sonra da “Teldolap Bir Kavanoz Mucize” kitabını yazdık, ekim ayında LAV’ın destekleriyle Remzi Kitabevi’nden çıktı.

“Teldolap”ı oğlunuz Taylan’a ithaf ettiğiniz görülüyor. Taylan’dan bahsederken söylediğiniz şeyler pek kıymetli… “Doğada olmayan, insanlığın sonradan yarattığı ırksal, dinsel, renksel, kültürel hiçbir sınıflamadan haberdar değil. Ona toplumsal hiçbir korkuyu, önyargıyı ve ataerkil bilinçaltını aktarmamaya çalışıyorum.” Sadece turşunun, ekşimiğin, mandalina şurubunun değil, çocuk yetiştirmenin de tarifini veriyorsunuz. Keşke tarif ettiğiniz bu biçim bir devlet politikası olsa…

Bunlar benim ütopyam. Kendi dünyamda kendi ütopyamı gerçekleştirmeye çalışıyorum. Ve evet keşke böyle aktarmamaya çalıştığımız korkularımız, kalıplarımız olmasa..

“Teldolap”ta post-modern yaşantının varoluşuna dair yaptığınız göndermeler de mevcut… Sebzelerden ya da örneğin pul biber tarifinden bahsederken geleneklere nostaljik olarak değil de yerellik hasebiyle bakıyorsunuz ve bu bakış açısını benimsiyorsunuz. Yerel olan/yerellik, oyuncu ve kitap yazarı Gizem Soysaldı olarak yaşamınızda nasıl karşılık buluyor?

Yerel olana dönmekten başka çaremiz yok gibi geliyor bana. Yerli üreticinin genetiği değiştirilmemiş yerli tohumlardan ürettiği gıdalara direk olarak ulaşmaya çalışmamız lazım. ne yediğimize içtiğimize daha dikkatli bakarsak ve bize ne iyi gelmiyor onu fark edebilirsek daha iyi olacağız. Örneğin süt ve tahıl çoğumuza iyi gelmiyor. Biraz araştırmak, kendimizi dinlemek yeterli olacaktır.
Özümüze en yakın, en doğal, en saf halimize mümkün olduğu kadar yakın olmalıyız gibi geliyor. Ama işte çok yiyoruz, çok tüketiyoruz, çok öldürüyoruz, yakıyoruz, yıkıyoruz. Evden çıkan bir günlük çöpümüzü düşün ya da yeni bir inşaat yapmak için kestiğimiz ağaçları ya da yastık, kıyafet, ayakkabı için öldürdüğümüz hayvanları… Tabi vahşi kapitalizmin hüküm sürdüğü modern zamanların kurallarıymış gibi geliyor bunlar ama başka türlüsü de mümkün diye düşünmek istiyorum ben. İstersek olur. Hepimiz istersek.

“Teldolap”ta pek çok sebzeye dair arkeolojik bir yolculuk da yapıyorsunuz. Domatesin Latin Amerika’da bulunup Avrupa’ya geldiğinde başlarda zehirli olarak kabul edildiğini ve 1900’lerin başından itibaren de “aşk elması” olarak görülüp, yiyenlerin romantik bir insana dönüşeceğine inanılması komik hakikaten. Şimdi böyle bir inanış olsa çoğu kadın sevgilisine zorla domates yedirir herhalde.

Niye kadın dedin ki? İşte ataerkil bilinçaltı. Şaka bir yana, ben bu anekdotlardan programda da bahsetmeyi çok seviyordum. Hatta en sevdiğim konular bunlardı diyebilirim. Her malzemeyle ilgili böyle bilgiler bulmaya çalışıyordum çekimden önce. Kitapta da mutlaka eklemek istedim bu ve benzer anekdotları.

Yiyecekler, halkların binlerce yıllık kültürel geleneklerinin bir parçasıdır da aynı zamanda. “Teldolap” bir yiyecek kitabı olmasının ötesinde, etnografik bir çalışma… “Teldolap”ı yayına hazırlarken, gerek televizyon için gerekse kitap olarak, kendinize ve oyunculuğunuza dair keşfettiğiniz şeyler oldu mu?

Öncelikle kitapla ilgili görüşlerin için çok teşekkür ederim, belli ki kitabı çok beğenmişsin, ben de eleştirilerinden çok etkilendim, tekrar teşekkürler. Kitap hazırlama sürecinde kendime dair keşfettiğim şeyler oldu. Ama şu an için hazır değilim onları anlatmaya. Program süreci de oyunculukla ilgili bir serüvendi aynı zamanda. Çekim öncesi bölümleri tasarlamak, yemek danışmanımız Müşerref ile tariflere karar vermek, çekimi organize etmek, hazırlıkları yapmak; çekim esnasında aynı anda yemek yapmak, tarifi anlatmak, montajı düşünerek konuşmalarımı planlamak, bu esnada aynı zamanda samimi ve rahat olmak. Ve bütün çekim sürecinde ilk sezon hamileydim, ikinci sezonda Taylan’ın ilk yılıydı.

Aynı zamanda “Kül-Kadın”ı da oynuyorduk Hareket Atölyesi olarak. Böyle anlatınca benim de gözüm korktu ama, yok yok her şey çok güzel ve bir şekilde kolaydı. Ben kadınlara dair de çok şey öğrenmiş ve deneyimlemiş oldum. Kadının doğurmasına ve sonrasındaki yaratım sürecine dair. Buradan çok toz pembe bir tablo çıksın da istemem. Ben hamilelik ve sonraki iki yılı çok olumlu bir deneyim olarak hatırlayacağım, çünkü annem yanımdaydı, Hüseyin’in yoğun bir çalışma temposu yoktu, ikimizde de esnek saatlerde çalıştık. Hem kendime hem Taylan’a kaliteli vakit ayırabileceğim bir iş olanağı yaratabildim. Ama şu bir gerçek ki, kapitalizmin kadınlara karşı yaptığı en büyük kandırmacadır çocuk da yaparsın kariyer de lafı.

Bugün Türkiye’nin en büyük holdinglerinde bile ne emzirme odaları ne de kreş var. Ne kadar zor ve maliyetli olabilir ki iki odayı anneler ve çocukları için ayırmak. Ayrıca ekonomik olarak düşünmek istiyorlarsa da kadının iş gücü olarak ekonomiye geri dönüşü paha biçilemez. Ama yine iş dönüyor dolaşıyor bize geliyor, daha çok talep etmemiz daha çok uğraşmamız lazım. Her mahalleye bir kreş, her iş yerine kreş için daha çok sesimizi çıkarmamız gerekiyor.

g,izem3

Şu anda “Kül- Kadın” isimli tiyatro oyununda oynuyorsunuz. Neyi anlatıyor “Kül- Kadın”?

“Kül-Kadın”, Külkedisi masalından yola çıktı. “Kurtlarla Koşan Kadınlar” kitabı da bizim başucu kitabımız oldu yaratım sürecinde. “Hareket Atölyesi” yaklaşık 16 yıldır birlikte olan 10 kadından oluşuyor. Ben de 9 yıldır onlarlayım. Yaş aralığımız bu yıl itibariyle 33-75 arası ve herkes farklı disiplinlerden geliyor. Kimimiz profesyonel oyuncu, kimimiz dansçı, kimimiz diş hekimi, Almanca öğretmeni, görsel sanatçı (ilk başta eleştirdiğim şeyi ben yaptım bu sefer, tek meslekle tanımlama yapmış oldum kadınları ama herkes kendi disiplinini ekliyor ve başka bir şeye dönüşüyor toplulukta). Genel sanat yönetmeni Zeynep Günsür… Çalışmalar doğaçlamayla ve ortak kararlarla çıktığı için çıktığı için bir oyun prova süreci 3 yılı bulabiliyor. “Kül-Kadın”da herkesin kendi hafızasındaki Külkedisi masalından yola çıkıldı. Masalın kadın psişesi, antropoloji ve hikaye anlatımı açısından yeniden yorumlandı. Bu son cümleyi oyunun tanıtım metninden aldım

Yakın zamanda oyunun gösterimi var mı?

5 Nisan’da Kadıköy Taşra Kabare’de oynuyoruz.

En son dokuz kısa filmden oluşan “F Tipi” filminde oynamıştınız. “F Tipi” filmi kolektif bir üretim biçimi ile ortaya çıktı. Dokuz yönetmen bir araya geldi ve “F Tipi” cezaevlerindeki tecrit uygulamalarını konu alan kısa filmler çekti. Siz de “A3” isimli kısa filmde, ölüm orucuna yatan ve hafızasını kaybeden devrimci bir tutsağı canlandırdınız. Tanımlanması zaman alan, zor bir rol… Bu süreçte kendinize ve insanlığa dair neyi keşfettiniz?

Senin de söylediğin gibi hazırlık ve çekim sürecinde, içinde olduğum kolektif üretim biçimi çok kıymetliydi. Çocukluğumdan beri amatör tiyatro yaptığım için, kolektif ve gönüllü bir çalışmaya çok alışkınım. Ama sinemada ilk defa karşılaştım, çok etkilendim, zaten sanırım çok nadir bir durum bu sinemada. “F Tipi” oyunculuk kariyerim açısından -tabi ki kendi bakış açımdan söylüyorum- benim için bir dönüm noktasıdır. Dışarıdan özgüven açısından nasıl görünüyorum bilemem ama oyunculuk egosu denen şey, bende özgüveni yiyen bir canavara dönüşüyor zaman zaman. Uzun zamandır bir işte oynamıyorsam ya da yeni bir işe başlayacaksam benzer korkular yaşıyorum. “F Tipi” bu aşamada hem süreci hem sonucuyla hatırlamam gereken bir iş. Yapabilirsin, bak yaptın diye kendimi telkin etmemi sağlıyor.

Yönetmen Hüseyin Karabey ile en son “F Tipi” filminde çalışmıştınız. Ne zaman yeni bir film yapacaksınız?

“F Tipi”nden sonra “Sürgün’de” ve “Fremdkörper” adında bir Alman filminde oynadım. Çok çok istiyorum, umarım yakın zamanda yeni bir proje olur.
13-Bir yandan da sinema ve dizi filmlerine devam ediyorsunuz. Asi Film’de de Hüseyin Karabey’in yürütücülüğünü yaptığı “Sinema Bize İyi Gelecek” atölyesinin de koordinatörlüğünü yapıyorsunuz. Proje fikri sizden çıkmış sanırım.

Asi Film’de iki atölye başlattık. Bir tanesi profesyonel sinemacılara yönelik olan Film Geliştirme Atölyesi… Hüseyin hem yönetmen hem de yapımcı kimliğiyle atölyeyi yürütüyor. Bu da aslında Türkiye’de daha önce yapılmamış bir içerik kazandırıyor. İlk filmlerini yapmak isteyen ya da yeni yapacakları filme ortak yapım ve dünyadan sinema fonları bulmak isteyen sinemacılara hayallerini gerçekleştirebilmeleri için uzun soluklu bir yol haritası ve destek veriliyor atölyede.

Diğeri de sinemayı, film izlemeyi sevenlere yönelik bir atölye, Sinema Bize İyi Gelecek atölyesi. Etrafta çok kısa film atölyesi var ama bizim atölye kısa film çekmeye odaklı teknik bir atölye değil. Sinemaya daha yumuşak ve eğlenceli bir geçiş, kısa film çekmek de kolektif olarak atölyenin bir parçası. 8 hafta, haftada 1 gün sürecek atölyede, sinemaya sektöre dair temel bilgiler veriliyor. Filmler, sahneler izleyip üzerine senaryo, kurgu, oyunculuğa dair konuşuyoruz. Son haftalara doğru da birlikte bir senaryo yazıp birlikte bir film çekeceğiz. Çok heyecanlıyız..
İki atölyenin de hem koordinatörü hem de katılımcısı olduğum için çok mutluyum. Yeni bir vizyon açıldı benim için de. Çok güzel geçiyor atölyeler. Bu arada kayıtlar devam ediyor, buradan bildireyim.

Biliyorsun her derse de yeni denemelerimden getiriyorum. Şekersiz kurabiye, organik çikolata, unsuz yağsız şekersiz kek. Bu arada farkında mısın bilmem ama her molada yemek konuşuluyor, herkes birbirine tarif veriyor, Hüseyin de kızıyor bu yemek atölyesi mi sinema atölyesi mi diye…


Soner Sert kimdir?

Sinemacı, yazar. "Köprü", "Baba", "Hastabakıcı" ve "Alarga" isimli kısa filmleri yazıp yönetti. "Duvar" isimli bir öykü kitabı, "Yönetmenler İlk Filmini Anlatıyor" isimli bir de sinema kitabı yazdı.