Erdoğan siyasetini anlamak

Geçmiş örneklere bakıldığı zaman Erdoğan siyasetinin rotasını hemen öngörebiliyorsunuz, ne olursa olsun, tek başına iktidarı muhafaza etmek. Bunun için, yazılı metinlerin, onların mutlak anlamlarının hiçbir geçerliliği yok. Anayasa ya da yasalar, bir yerlerde bulunması için gerekli olan metinler. Parlamento ise sistemin icaplarından birisi.

Sedat Bozkurt*

Bahadır Özgür çok güzel bir değerlendirme yazdı. AKP’yi iktidara taşıyan sosyolojik ve ekonomik yapı taşlarını art arda sıralayarak. Benim derdim de onun eksik bıraktığı bazı detaylarla katkıda bulunmak.

Meseleyi konuşmaya başlarken hep aynı yanlışı yapıyoruz ve milat olarak 2002 seçimlerini alıyoruz. Genel siyaset üzerinden bir tahlil yapacaksak, yani perspektifimiz çok geniş ise şüphesiz milat 12 Eylül 1980 darbesi ve onun silah zoruyla dizayn ettiği siyasettir. Çok kullanılan bu tezin altını da doldurmak lazım. Devlet ideolojisini bir anlamda temsil eden ve o dönem kendisini “fikri iktidar kendisi hapis” olarak tarif eden politik yapı bile bir hışımla darmadağın edilirken önü açılan İslamcılığı görmek lazım. Devlet aygıtını ele geçirenlerin, “beka” ve kutsallık üzerinden çok rahat etki ve kontrol altına alabileceği bu politik yapıyı etkisizleştirip, İslamcılığın önünün açılmasının bir anlamı olmalıydı. Atatürkçülük ve laiklik üzerinden kurulan cümlelerle kendisine meşruiyet arayan darbecilerin, meydan meydan gezerek ayetlerden söz etmeleri, imam hatip liseleri açmaları, bugünden bakıldığında es geçilmeyecek politik kararlardır. Darbecilerin bir proje olarak, dini kullanarak kitlelere ulaşma ve destek arama faaliyeti olarak adlandırılabilir tüm bunlar. Ama bence değil. O dönem laiklik kelimesinin ne kadar kullandığını da ayrıca hatırlayalım, darbenin gerekçelerinden biri olarak sunulduğunu da unutmayalım.

Tüm dünyada yükselen ve var olanlara ek olarak, silahlı örgütlere dönüşerek güçlenen ve genişleyen bir kimlik olarak İslamcılık, Türkiye’de tam da “büyük Ortadoğu projesi” gibi bir adla tanımlanan dönemde, yani tüm İslam ülkelerini etkilerken, Türkiye’de kendisini İslamcı olarak tanımlayan bir iktidarın bulunmasını, tesadüfler yerine ben, o günlerin kurgusunda arayanlardanım. Ülkücülerin ve devrimcilerin önünü ağır bir biçimde keserek, hem de devletine sonuna kadar sahip çıktıkları iddiası ile kutlanmalarını beklerler, itilip kakılan ülkücüler yerine İslamcıların önünün açılmasının nedenleri de, tam bugün yaşadıklarımızdır. Aynı dönem Ortadoğu’da yükselen İslamcılık akımları, Batı’nın düşman ihtiyacını ziyadesiyle karşılayacak bir kimlik ve silahlı eylemleriyle pratik olarak ortaya çıkması da bu döneme denk gelir ki, buna da tesadüf diyemeyiz. Egemenlerin kurgusu bu muydu? bilemem ama böyle geliştiği bir gerçek. Biraz da komplo olarak adlandırılacak bu tezi bırakıp ikinci tahlil alanına geçelim.

Biraz önce aktardığım sürecin bir sonucu olarak ve tabii toptan siyasetin ülkeyi yönetme yeteneğini kaybetmesi, özellikle Kürt meselesinde bocalama ve bunun yarattığı kutuplaşma ve ekonomik maliyet, 1994 yılında yerel yönetimlerde siyasal İslam’ın Türkiye’deki temsilcisi Refah Partisi’ni iktidara taşımıştır. Araya giren 28 Şubat süreci ve yine toptan siyasetin ülkeyi yönetmekteki arızası ve devlet aygıtıyla topyekûn bir kesime hukuk dışı müdahalelerde bulunulması, buna ek olarak vatandaşa doğrudan dokunma yeteneği olan yerel yönetimler ile Refah Partisi’nin, örgütlenme modeline uygun olarak, ilmek ilmek, tek tek kişilere ulaşarak hizmet götürmesi AKP’nin, İslamcı politik kimliğin önünü açmıştır. Ekonomik sıkıntılar ve bunu tetikleyen etkenler, Bahadır Özgür’ün örnekleriyle anlattığı koşullar, Türkiye’deki seçmen refleksine uygun olarak, taraftarı olduğu partiyi ya da onun temsil ettiği sistemi cezalandırmak için, onun tam karşısındaki partiye oy vermeyi uygulamaya sokmuştur. Toptan siyaset ile devlet aygıtının hazzetmediği ve bu nedenle AKP’nin de “sevimli ve uyumlu” gözükebilmek amacıyla gömlekler çıkardığı bu süreçte MHP lideri Bahçeli, ülkeyi erken ötesi bir seçime götürdü. (Giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinde Erdoğan’ın mutlak güç olması yolunda Bahçeli’nin hamlelerini de ayrıca hem bu yazı ana fikrinde hem de bağımsız değerlendirmek gerekir) Tabii bu arada AKP’nin ciddi bir çıkış yapmasını sağlayan Fazilet Partisi’nin kapatılması meselesini de not defterinin sağ tarafına yazmak lazım. Defterin sağ tarafına yazılacak notlardan bir tanesi de AKP’nin direkten döndüğü kapatma davasıdır. O güne kadarki devlet refleksi, “laiklik karşıtı eylemlerin odağı olan partinin teşhir edilmesi değil, kapatılmasıydı. Kapatılmama kararı gerçekten, Anayasa Mahkemesi’nin o günkü üye yapısına bakıldığında, incelemeyi ve üzerinde konuşulmayı hak etmektedir.

Bunları alt alta yazıp, “bir kurgu” üzerinden her şeyi açıklayamayız. Attığı her adımın ciddi bir mühendislik ile hesabını yapan ve bugünleri, o günlerden hedef menzili içine alan bir politik aklı da yok saymayalım. Hükümet olan ama iktidar olamayan AKP, ilk yıllarında bürokrasideki MHP kökenlilerle önce yol aldı. Bu devlet yönetimi açısından çok bilinen ve sürekli uygulanan bir yoldu. ANAP da DYP de iktidara gelince bunlarla yol alırdı çünkü. Bu arada, bürokraside bu iş birliği, AKP’nin devlet yönetimindeki meşruiyeti için yeterli değildi. Ulusal, sivil toplum, meslek örgütleri ve onları ikna etmek için somut bir proje hedef lazımdı. AB üyelik süreci burada iyi bir malzemeydi. Hedefe ulaşmak için kat edilen yol boyunca bütün kavşaklar “vesayetçi” kurumlarca kapatılmıştı. AB süreci bu nedenle bir politik tercih değil, mecburi tek yön gibiydi. Çok çabuk vazgeçilmesi bunun en somut göstergesi. Tabii, uzun süre AKP ile mesafesini, kendi varlığını muhafaza için koruyan cemaat yapılanması, AKP’nin önünün biraz açılmasından sonra, elindeki medya, sermaye ve askeri sivil bürokrasi gücüyle devreye girdi. Cemaat bir anda tüm devlet aygıtının, medyanın kontrolünü eline geçirdi. Erdoğan ile Fetullah Gülen, kafalarında birbirlerine aslında yer vermedikleri ama belli bir yörüngeye kadar beraber gitmelerinin mecburiyet olduğu bir yola çıktılar. Omurgası, örgütlenme disiplini din olan cemaatçi yapı ile siyasetinin merkezine dini koyan AKP entegre olmakta zorluk çekmedi. Hele “ortak düşman” tarifi bunu daha da kolaylaştırdı. Ama birbirlerine güvensizlikleri başlangıçtan beri vardı. Çünkü Erbakan öğretisi, siyasi pratiği ve düşüncesinde Gülen hareketine hep şüphe ile bakmak gerekirdi. Öte yandan devlet içinde siyasette güçlenme azmindeki bu dini motivasyonlu yapının amacı neydi?

Fazilet Partisi kapatıldığı zaman Erdoğan tek başına yola çıksaydı, benim tezim, kuracağı parti Milli Görüş’ün BBP’si olurdu. Ama o dönem yanındaki figürler hareketin büyümesini sağlamıştır. Milli Görüş’ün “polit” bürosuna ilk itiraz eden ve bunu pratiğe dönüştüren isim Bülent Arınç’tır. Abdüllatif Şener ve Abdullah Gül ve en sonunda Erdoğan, özellikle 28 Şubat süreci sonrasında, yönetim kadrolarının bile anlamakta zorlandıkları büyüme nedeniyle partinin eskisi gibi yönetilemeyeceğini dile getirmişlerdir. Bütün bu ekip içinde her şeyi araçsallaştırarak “tek adam” hedefine ulaşmak için plan yapan tek bir kişi vardır ve bunu ilk gören de Abdüllatif Şener’dir.

AKP’nin siyasi niyetlerini anlamak için aslında tüm toplumun ıskaladığı iki mükemmel örnek yaşandı. Deniz Feneri davasında yargının nasıl kontrol altına alınacağı, Uzan grubuna el konulduktan sonra medya organlarının yayın çizgisiyle nasıl bir medya tahayyül ettikleriydi.

Tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de sağ siyaset hep caminin avlusunda siyaset yapmanın konforunu yaşadı. Milli Görüş hareketi, merkez sağ siyasetin bagajında taşıdığı dini, siyasetinin merkezine oturttu. Erbakan’ın meydan konuşmalarında, “bize oy vermeyen patates dinindendir” ya da “bize oy vermeyeni evliyalar çarpar” gibi söylemleri olsa da, din AKP- Erdoğan döneminde olduğu kadar siyasetin ana unsuru haline gelmemişti. Devleti hem ekonomi hem de politik bir güç olarak, dini ve değerleri de hoyratça siyasetin dışında gibi göstererek, siyasetini bizzat bunlarla yapma başarısı büyük bir cesaret ve yetenek ister ki, bu bugün tam da karşımızda bu duruyor. Başlangıçta kurumsal bir yapı olarak AKP var gözükse de, ördüğü kabuğu parçalayarak içinden tek başına çıkacak bir tek kişi varmış. Ve sabırla, strateji ile adım adım hedefine ulaşan Erdoğan, bugün tek başına hem devleti hem de kurumsal olarak partiyi temsil etmektedir.

Geçmiş politik pratikleri iyi okuyan ve onlardan ders alan bir siyasetçi olarak Erdoğan’ın bu özelliği en çok Cumhurbaşkanı olduğu zaman partisiyle kurduğu ve sonra resmiyet kazandırdığı ilişkisinde kendisi gösterir. Turgut Özal cumhurbaşkanı olduğunda ilk partisini kaybetti. Tekrar alamayacağını anlayınca yeni parti kurmaya niyetlendi, hatta harekete geçti. Ömrü yetmedi. Süleyman Demirel Cumhurbaşkanı oldu ilk partisini kaybetti, geri alamayacağını ve siyasete asılmasının anlamı olmayacağını anlayacak kadar akıllıydı, siyasete mesafeli durdu. Ahmet Davutoğlu ile Erdoğan, eski sistemi denedi ve küçük de olsa risk gördü. Davutoğlu, parti örgütlerine hakim oluyordu. Hemen müdahale etti ve bu süreci partili cumhurbaşkanına kadar getirdi.

Doğal olarak muhalefetin bugün anlamaya zorlandığı şey Erdoğan siyasetidir. Gerçekten zordur. Kendi mahallesinde ve yol arkadaşlarıyla kurduğu ve iktidarını mutlaklaştırmak ya da devam ettirmek için yaptığı hamlelere bakıldığında, devlet aygıtı ve toptan değerlerin kendisi ya da ondan cesaret alanların hoyratça politik aparat gibi kullanılmasını normal bir siyasetin anlayarak buna muhalefet etmesi gerçekten çok zor.

AKP ilk yıllarda, üst üste yaşanan ekonomik krizlerin ardından paranın piyasada bollaşması ve dolaşmasıyla ortaya çıkan geçişi ve göreceli refahlık da Erdoğan siyasetinin en önemli zemini olmuştur. Bu ekonomik zemin üzerine, başlangıçta İslamcı, bu etkisini yitirmeye başlayınca milliyetçi söylemle ve elinde bulunan medya gücü ile başarılı bir politik illüzyon gerçekleştirmiştir. Bugün yaşananlar bunun devamıdır. İnşaat sektörü üzerinden sadece “yandaş” müteahhitlerin desteklendiğini sanmak eksik olur, o sektör ile piyasaya para dağıtılmaktadır. Boyacısı, demircisi, bankadan ev alacak olana, ondan müteahhide oradan da kendisine gelen para ile esnafı o parayla buluşturmaktadır. Ki o esnaf orta sınıf olarak AKP iktidarın sabit oy deposudur.

Erdoğan, medyaya da hiç güvenmemiştir. Medyanın kendisine karşıtlığı ile iktidar olduğunu çok iyi bilmesine karşın, medyayı hep karşısında tutma yerine, ondan yandaş yaratmayı da aşarak bizzat mülkiyetine sahip olmuştur. Bu önemlidir. Yandaş olmak bile bu dönem Erdoğan ile ilişkileri olumlu yönde kotarmak için yeterli olmamıştır. Bugün muhalefeti kurduğu politik kurgu ile dizayn eden Erdoğan, medyayı da aynı biçimde dizayn etmektedir. Bağımsız gazetecilik yaptığı söylenen bütün kurumların tamamı birer operasyon geçirmiştir. Ve bu operasyonlar da hepsinde kalıcı hasar bırakmıştır.

Erdoğan siyasetini anlamak için geçmiş örnekleri çoğaltmak mümkün, hatta bu çok da yararlı olacak bir veridir. Geçmiş örneklere bakıldığı zaman Erdoğan siyasetinin rotasını hemen öngörebiliyorsunuz, ne olursa olsun, tek başına iktidarı muhafaza etmek. Bunun için, yazılı metinlerin, onların mutlak anlamlarının hiçbir geçerliliği yok. Anayasa ya da yasalar, bir yerlerde bulunması için gerekli olan metinler. Parlamento ise sistemin icaplarından birisi. Seçim, şimdilik sonuçlarına güven zaman zaman azalıp çoğalsa da yine ihtiyaç halinde ve yarar getireceğinden emin olunduğu zaman devreye sokulacak bir araç. Yerel seçimlerin bir pratik üzerinden anlamını yitirdiği bugünlerde, öncelikle belediye başkanlarının atama ile belirlenmesini tartışabiliriz. Ardından sıra mutlak genel seçimlere de gelir. Duydum, “bu kadar da olmaz” der gibi oldunuz. Demeyin bunu…

*Gazeteci