Anne kafamızda hâlâ bit var

Her ne kadar 'Anne Kafamda Bir Var’ı hatırlatmak istesek de dönemi anlatan anı kitaplarını, belgesel-kurmaca filmleri, bir yakınımızın anlattıklarını düşündüğümüzde hepsinin aynı kapıya çıktığını görüyor, insanların benzer zulümler altında, benzer zorluklara karşı direndiklerini, öldüklerini, öldürüldüklerini okuyor, izliyoruz. 12 Eylül bundan 40 yıl önce gerçekleşmiş olsa da baskıcı zihniyetin varlığını sürdürdüğünü ve ondan güç alanların türlü pervasızlıkla gerek bürokraside gerek sokakta türlü zulüm ve şiddete başvurmaktan çekinmediklerini, bu sayede bir korku toplumu yaratarak diledikleri şekilde at koşturmak istediklerini bağımsız yayın organlarından, sosyal medyadan takip ediyoruz.

Okan Çil  benokancil@gmail.com

Türkiye yakın geçmişinin en karanlık dönemlerinden biri kabul edilen 12 Eylül faşist darbesinin üzerinden 40 yıl geçmiş olsa da, darbenin fiziksel ve psikolojik etkilerini görmek hâlâ mümkün. Bu etkiler sadece okuduğumuz, izlediğimiz şekilde değil, bizzat gördüğümüz, duyduğumuz, yakinen tanıdığımız şekilde bir yara açtı toplumumuzda ve bu yara kolay kolay da kapanacağa benzemiyor.
12 Eylül’le ilgili bir sürü film yapılmış, bir sürü kitap yazılmış olsa da bunlardan bazılarının yeri başkadır. Nasıl ki 12 Mart, Nihat Behram’ın ‘Darağacında Üç Fidan’ıyla anılır haldeyse, 12 Eylül kitapları deyince de usta oyuncu Tarık Akan’ın kaleme aldığı ‘Anne Kafamda Bit Var’ akla gelir çoğunlukla.

‘VATAN HAİNİ’ TARIK AKAN

“Sana hiçbir şey olmayacak, göreceksin bak. Elini kolunu sallayarak dışarı çıkacaksın.”

12 Eylül’ün yarattığı vahşetle göz göze gelmiş devrimcilerden biri olan Akan’ın anıları, Müjdat Gezen’in sarf ettiği bu cümleyle başlıyor. O sırada uçakla Almanya’dan dönüyorlar. Yanlarında Halit Kıvanç, Perran Kutman gibi oyuncular da var. Başına gelecek belayı tahmin eden Akan, uçaktan iner inmez gözaltına alınıyor.

Tercüman gazetesinin yalan yanlış delillerle onlarca insanı teşhir ettiği bu dönemde, popüler bir figür olarak Akan’a da kanca atılıyor ve Akan bu sayede birden “vatan haini” oluveriyor. (Vatan haini olmak tıpkı şimdiki gibi çok kolay.) Akan’ın Almanya’daki ödül konuşmasında, kültür emperyalizmiyle ilgili söylediklerinin çarpıtılması bunun için yetiyor da artıyor. Bu iddiaların asılsızlığı aylar sonra ortaya çıkacak olsa da, Akan’ın aleyhindeki ifadelerin işkence altında verildiği, Almanya’dan gönderilen ifadelerinse asılsız olduğu, orada ne öyle insanların yaşadığı ne de öyle adreslerin bulunduğu belgelenecek olsa da sonuç değişmiyor; “Müdürüm, malı aldık, yola çıkıyoruz,” denerek gözaltına alınıyor Akan.

Akan gözaltına alınınca önce Gayrettepe Emniyet Müdürlüğü Birinci Şube’ye götürülüyor. Durumu az çok tahmin ettiğinden arkadaşlarına evini temizlemelerini tembihliyor. Abisi girip bakıyor eve, hangi kitapların sakıncalı olduğunu anlamayınca bütün kırmızı kaplıları doldurup valize denize atıyor.

Sonradan anlıyoruz ki mesele ne Almanya’daki konuşma ne de kırmızı kaplı kitaplar. Mesele ünlü bir oyuncunun üstünden topluma göz dağı vermek: Tarık Akan’ı bile “eziyoruz” siz kimsiniz, demek.

Ezmek… Böyle tehdit ediyorlar içerideki herkesi. Bir yanda erkekler, diğer yanda kadınlar. Her iki yanın ortak noktasıysa; sidik, bit, pire, fare içindeki daracık koğuşlar. Öyle ki penceresi dahi yok, insanlar nefes almak için kapının altına dayıyorlar ağızlarını, o da sırayla.

Her sabah ismi okunan devrimcileri gözlerini bağlayıp işkenceye götürüyorlar. Filistin askısı, elektrik, falaka, türlü işkence… Tabanlarının şişkinliğinden ayakta duramayan insanlar acılarını, hasretlerini, çaktırmadan içtiklerini sigaralarını, ceplerindeki üç kuruşla aldıkları yemeklerini, gözyaşlarını, zorla da olsa attıkları kahkahaları ve sloganları paylaşıyorlar.

HATIRA FOTOĞRAFI ÇEKTİREN POLİSLER

Akan Birinci Şube içinde birkaç koğuş değiştiriyor, onlarca insanla tanışıyor ve gerek devrimcileri gerekse işkencecileri karşımıza getiriyor. İçerideki herkesin perişan halde olduğunu yazıyor. İşkenceyle, hapisle, ölüm korkusuyla, açlık ve pislikle mücadele ederken, içten içe serbest kalma ümidine de sıkı sıkıya yapışıyorlar. Kırk beş günlük yasal gözaltı süresini dolduranları mecburen serbest bırakıyorlar bırakmasına ama hemen kapı önünde yeniden gözaltına alıp yeniden atıyorlar içeri. Bütün kâbus sil baştan…

Zamanın tuvalet molalarıyla (günde üç sefer) bölündüğü bir yerde Akan ve arkadaşları ayakta kalmaya çalışıyorlar, onlar direndikçe üzerlerindeki onur kırıcı baskı hepten artıyor. Bir diğer taraftan da güç öylesine keyfi şekilde ilerliyor ki herhangi bir nedenden dolayı yakınlık kurulan bir polisin iyi muamelesiyle (bir bardak çayla, bir dal sigarayla) avunulabildiği gibi, tam tersine, kolu kanadı kırık şekilde de bir koğuşta terk edilebiliyor insanlar. Hatta Akan’a çeşitli şekillerde zorbalık yapan polisler, bir yandan da hatıra niyetine onunla fotoğraf çektiriyorlar. Her şey oradaki kolluk kuvvetlerinin keyfiyetine bağlı.

Sadece içeride de değil, bütün sokaklarda, hatta ülkenin tamamında aynı keyfiyetin hüküm sürdüğünü de okuyoruz sonra. İşkence ve katliam meşrulaşınca zorbalar hepten kendilerini kaybediyorlar. Bazen yoldan geçen birini alıp sudan sebeplerle günlerce alıkoyuyorlar, bazen insanları türlü işkenceyle öldürüyorlar ve çatışmada vurulmuşlar gibi haber yaptırıyorlar, bazen de tamamen alakasız şekilde, gittikleri pavyonda kendilerinden hesap isteyen insanları anarşist, terörist diye Siyasi Şube’ye atıp günlerce tutuyorlar.

YURT DIŞINA KAÇMAYI AKLINA KOYUYOR

Akan bu şartlar altında geçirdiği birkaç haftadan sonra Selimiye’ye sevk ediliyor. Orada da en az Gayrettepe’deki kadar zorluk çekiyor, en az oradaki kadar dayanışma içinde ayakta kalmaya çalışıyor. Tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldığında birkaç film teklifi alıyor ama esas niyeti yurt dışına kaçmak oluyor. 12 Eylül’ün canına açıkça kast ettiğini biliyor. Film tekliflerini dikkat çekmemek için kabul ediyor. Filmlerin sansüre takılacağını bile bile sete gidip geliyor ama bir taraftan da çeşitli bağlantılar kurarak elinde ne var ne yoksa her şeyi paraya çeviriyor.
İşte gerçek orada açığa çıkıyor. Avukatların da yardımıyla bütün iddiaların asılsız olduğu, aleyhte verilen ifadelerin de hangi şartlarda ve gibi yalanlarla dosyalandığı birer birer teşhir ediliyor. Böylelikle yurt dışına çıkma kararından vazgeçen Akan’ın davası düşüyor düşmesine de onca baskı, onca zulüm zorbaların yanına kâr kalıyor. Tıpkı binlerce insanda olduğu gibi.

KORKU TOPLUMU

Her ne kadar ‘Anne Kafamda Bir Var’ı hatırlatmak istesek de dönemi anlatan anı kitaplarını, belgesel-kurmaca filmleri, bir yakınımızın anlattıklarını düşündüğümüzde hepsinin aynı kapıya çıktığını görüyor, insanların benzer zulümler altında, benzer zorluklara karşı direndiklerini, öldüklerini, öldürüldüklerini okuyor, izliyoruz.

12 Eylül bundan 40 yıl önce gerçekleşmiş olsa da baskıcı zihniyetin varlığını sürdürdüğünü ve ondan güç alanların türlü pervasızlıkla gerek bürokraside gerek sokakta türlü zulüm ve şiddete başvurmaktan çekinmediklerini, bu sayede bir korku toplumu yaratarak diledikleri şekilde at koşturmak istediklerini bağımsız yayın organlarından, sosyal medyadan takip ediyoruz.
Ve hâlâ kafamızdaki bitlerle uğraşıyoruz.