Yapısalcıların çağrısına kulak vermek

Gérard Genette'nin, Marcel Proust’un ünlü eseri 'Kayıp Zamanın İzinde'yi incelediği kitabı 'Anlatının Söylemi', Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlandı. Genette, 'Anlatının Söylemi'nde yapısalcılığın katkısını da sınırlılıklarını da ortaya sermeyi başarır. Edebi eserin öncelikle kendinden yola çıkarak değerlendirilmesi gerektiği konusundaki ısrar, okurun kitabı doğru bir şekilde yeniden üretmesini sağlayacak bir öğüde dönüşür. Tabii, tarihselliği göz ardı eden, eserin bulunduğu çağla ilişkisini görmezden gelen, sadece yapıyla ilgilenen bir yöntemin yetersizliklerinin olduğunu da kabul etmeyi de unutmadan!

Doğuş Sarpkaya  stepansarpkaya@gmail.com

Yapısalcılık, geçtiğimiz yüzyılda edebiyat kuramı ve eleştirisine yeni bir soluk getiren bir yöntem olarak dikkat çekmişti. Yöntem olarak bazı sınırlılıklar taşısa da edebiyat metnini derinlemesine çözümlemek için önemli bir araç olmayı da başarmıştı. Her yöntem gibi yapısalcılığı da kült hâline getirip her durumu onunla açıklamaya çalışan, bu yöntemi kutup yıldızı olarak gören kişiler de çıkmadı değil. Oysa Piaget’nin ünlü uyarısını da unutmamak gerekiyordu: “Yapısalcılık bir yöntemdir, öğreti değildir ancak öğretisel sonuçları çok olmuştur. Bir yöntem olarak uygulanabilirliği kısıtlıdır ve verimli olmasından dolayı başka yöntemlerle birleştirilmiştir.”

Yapısalcılığın en önemli kuramsal katkılarından biri edebiyat eleştirisinin sadece içerik çözümlemesiyle sınırlı olduğunu düşünen eski eleştiri okulunu bertaraf etmesi olmuştur. Eserin sadece ne anlattığıyla ilgilenen içerik çözümleyicileri, eseri bir araya getiren biçimsel tercihleri göz ardı eder. Oysa biçim ve içerik birbiriyle diyalektik bir alışveriş içindedir. Biçimsel tercihler içeriği belirleyen somut koşullardan bağımsız olarak ortaya çıkmazlar. Yapısalcılar, edebi eserin kendi başına yeterli olduğunu kabul edip, kendi içerisinde yer alan öğeler arasındaki ilişkiyi açığa çıkarmaya çalışır. Bu çaba da ister istemez edebi eserin nasıl ortaya çıktığına dair bir bilgi verecektir. Yapısalcılar, aynı zamanda üstüne basa basa her şeyi açıklamak gibi bir dertlerinin olmadığını vurgular. Onların meselesi, bir örnekten yola çıkıp eserlerin genel yapısını çözümlemektir.

TİKELDEN EVRENSELE

Yapısalcılığın önemli temsilcilerinden Gérard Genette, Marcel Proust’un ünlü eseri ‘Kayıp Zamanın İzinde’yi incelediği eseri ‘Anlatının Söylemi’nde hem teorinin tikelden evrensele izlediği yolu hem de eleştiri ile ilişkisini vurgularken yapısalcılığın şu hedefini de görünür kılar: “Aslında ben burada bir analiz yöntemi sunuyorum; bu yüzden, tikel olana yönelmekle evrensel olanı bulacağımı ve teoriyi eleştirinin hizmetine koşmayı istemekle, eleştiriyi, istemeyerek de olsa, teorinin hizmetine vereceğimi kabul etmek zorundayım.”

Sonrasında ise Genette, yapısalcı edebiyat kuramının önemli örneklerinden birine imza atar. Öncelikle şunu söylemekte fayda var: Genette, okuma eyleminin bir tüketim değil üretim faaliyeti olduğunu düşünür. Edebi eser de okuru, kendini yeniden üretmeye iteklediği ölçüde gerçek amacına ulaşabilir. Böyle bir değerlendirmenin yardımıyla son yüzyılın en çok “yeniden üretilen” eserlerinden ‘Kayıp Zamanın İzinde’nin çözümlemesine girişir. Bu yolda ilk adımı olayların nasıl sıralandığını ortaya koyarak atar. Proust, eserinde kronolojik bir anlatı kurmaz. Zaten çoğu modern yazar da kronolojik anlatımı seçmez. Anlatının kronolojik olmayan yapısı Genette tarafından anakroni terimiyle ifade edilir. Anakroninin de iki çeşidi vardır. “Sonra yer alacak bir olayı şimdiden anlatılamak ya da çağrıştırmaktan ibaret olan anlatı manevraları prolepsis, hikâyede verili bir anda bulunduğumuz noktaya göre önce olan bir olay meydana geldikten sonraki çağrışımı ise analepsis olarak” adlandırılır.

Anlatının Söylemi, Gérard Genette, Çeviren: Ferit Burak Aydar, 288 syf., Ayrıntı Yayınları, 2020.

HIZ, MESEFA, PERSPEKTİF 

Genette, bir sonraki bölümde ise anlatının hızını masaya yatırır. Anlatının zamanı ile yaşantı zamanının birbirini tutması mümkün değildir. Onun için yazarlar bazı durumlarda zamansal ölçülerle oynarlar. Ölçüler ise Genette tarafından özet, eksilti, ara ve sahne olarak adlandırılır. Özet, olayın bir kısmının özetlenmesi, ara betimlemeler yoluyla olayın kesilmesi, eksilti bazı olayların özellikle atlanmasını, sahne ise anlatı zamanı ile öykü zamanının eşitlenmesi olarak tanımlanabilir. Kitapta anlatı hızı ele alındıktan sonra sıklık, yani bir olayın hangi sıklıkla hikâye edildiği konusuna eğilir yazar. Tekrar eden olayların zihni yeniden inşa etmesinin yeterinde incelenmemesini bir eksiklik olarak gören Genette, sıklığın edebi eseri nasıl derinleştirebileceğini de özellikle vurgular.

Genette’nin bir sonraki adımı ise kip konusuna eğilmek olur. Anlatıcının mesafesi, perspektifin nasıl kurulacağı, dahası anlatının gerçekliği konusunda okurun nasıl ikna edileceği gibi konular bu bölümde incelenir. Genette, mesafe konusunda hazırcevap teorileri görmezden gelme eğilimindedir. Anlatıcının illa anlattığı olayla, karakterlerle ya da durumla arasına mesafe koyması gerektiğini düşünen eğilime karşı çıkar. Burada net bir formül vermek olanaksızdır. Bu noktada Genette’nin Wayne C. Booth’un ‘Kurmacanın Retoriği’nde belirttiği noktalara katıldığını söylemek mümkün. Booth, kurmaca ile ilgili ortaya konmaya çalışılan genel kurallar ve niteliklerin çoğu zaman kurmacayı sığlığa sürüklediğini iddia eder. Genette de buna katılır. Mesela anlatıcının mesafesi konusunda epey sorunlu olan ‘Kayıp Zamanın İzinde’nin edebi değerinden bir şey yitirmiyor oluşunu örnek olarak gösterir. Benzer şekilde Bahtin’in diyoloji kavramıyla Proust’un eserini okuduğumuzda ciddi bir sorunla karşılaşırız. Edebi niteliği belirleyen formüller, bazı durumlarda işe yarayabilirler. Dahası ufuk açıcı olmaları da mümkündür. Ama her zaman, her esere uygulanabilir oldukları konusu şüpheyle karşılanmalıdır. ‘Anlatının Söylemi’, anlatıcının işlevi konusunun masaya yatırılmasıyla sonlanır.

EDEBİ MİRAS

Genette, kitap boyunca kurmaya çalıştığı yapının da kusurlu olduğunu ve daha kapsamlı değerlendirmelerin yapılması durumunda yetersizliğinin görülebileceğini önceden kabul ettiğini belirtir. Onun amacı, edebi eserin yapısına dair bilgilere kuramsal bir katkı sunabilmektir. Bu mütevazı tavır, kitabın başındaki iddiayla çelişir. Genette, ‘Kayıp Zamanın İzinde’den yola çıkarak edebi eserin yapısına dair pek çok yeni kavramı edebiyat kuramına kazandırmayı başarır. Anlatının sadece ne anlattığıyla değil nasıl anlattığıyla ilgilenen bu teorik yol, içeriği dair de bir şeyler söylemenin önünü açar.

Bir taraftan da edebi eserin özgünlüğünün sadece tümüyle yeni olandan gelmediğini de öğreniriz ‘Anlatının Söylemi’ni okurken. Aslında çığır açan yazarların pek çoğu, kendilerinden önceki edebi mirası da sömürürler. Proust’un Homeros’tan, Balzac’tan, Flaubert’ten ve diğerlerinden öğrendiklerinin hiç de azımsanmayacak derecede olduğunu ve eserinden tüm bu edebi geleneğin izlerini de taşıdığını belirtir Genette. Yazarları özgün kılan şey, edebi geleneği nasıl kullandıkları ve tüm anlatı öğelerini nasıl birleştirdikleridir.

Gerard Genette, ‘Anlatının Söylemi’nde yapısalcılığın katkısını da sınırlılıklarını da ortaya sermeyi başarır. Edebi eserin öncelikle kendinden yola çıkarak değerlendirilmesi gerektiği konusundaki ısrar, okurun kitabı doğru bir şekilde yeniden üretmesini sağlayacak bir öğüde dönüşür. Tabii, tarihselliği göz ardı eden, eserin bulunduğu çağla ilişkisini görmezden gelen, sadece yapıyla ilgilenen bir yöntemin yetersizliklerinin olduğunu da kabul etmeyi de unutmadan! Zaten Genette’nin de diğer yapısalcıların da yöntemlerini mutlak bir öğreti olarak sunmamalarının nedeni bu. Farklı bir esere farklı açılardan bakmanın kapısını aralayan, sadece tek bir okuma biçimi olmadığını özellikle vurgulayan yapısalcıların çağrısını dikkate almak gerekiyor.