Fantastiğin unutulmuş başkenti: Sisler İçindeki Lut

Hope Mirrlees’in peri masalı tadındaki eseri Sisler İçindeki Lut, Damla Göl’ün çevirisiyle İthaki Yayınları tarafından yayımlandı. Eser, aynı zamanda “Unutulmuş Fantastik Klasikler” serisinin 6. kitabı olma niteliğine sahip. Sisler İçindeki Lut, okuru, hem tozlu raflarda kalmış bir anlatıyı keşfetmeye hem de gizem dolu bir yolculuğa çıkmaya davet ediyor.

Hope Mirrlees, çocukluğunu İskoçya ile Güney Afrika’da geçirmiş bir yazar. Yolu klasik edebiyat uzmanı ve öğretmeni olan Jane Harrison ile kesiştikten sonra, Virginia Woolf ile eşinin yayınevinden yayımlanan 1919 tarihli şiiri “Paris: A Poem” ile ün kazanır. Zamanla farklı türlerde de eserler vererek şair, yazar ve çevirmen olarak anılmaya başlar. Şiiri “Paris: A Poem”, Julia Briggs tarafından “modernizmin kayıp başyapıtı, olağanüstü bir enerji, yoğunluk, çap ve iddiaya sahip bir eser” olarak tanımlanır. T. S. Eliot, André Gide, Bertrand Russell gibi isimlerle de yakın arkadaşlık kuran Hope Mirrlees’in eserleri, eserlerinin Türkçe çevirileri yine İthaki Yayınları’ndan yayımlanan Neil Gaiman gibi yazarlar aracılığıyla 2000’li yıllarda yeniden ilgi görür. Bu ilginin odaklarından biri olan Sisler İçindeki Lut, 1926’da yayımlanmış bir eser. Damla Göl, bu çevirisiyle, neredeyse 100 yıl sonra onu keşfetmemize imkân sağlıyor.

Hope Mirrlees, Sisler İçindeki Lut, çeviri: Damla Göl, 312 syf., İthaki Yayınları, 2020.

‘NE YAPTIĞINI BİLEN BİRİDİR O…’

Woolf, Mirrlees için, “ne yaptığını bilen biridir o – hercai, titiz, fazlasıyla eğitimli ve güzel giyimli” diyor. Onun Neil Gaiman, Elizabeth Hand ve Tim Powers gibi birçok ismi etkilemesinin sebebi şüphesiz fantastiği kullanış biçimi. Mirrlees, eserine türlü gizemler ekleyerek fantastik kurgunun koşullarından biri olan “kuşku ögesi”nin canlı kalmasını sağlıyor. Bunu yaparken hiçbir zorlama ifadeyle karşılaşmıyoruz. Aksine yaşanan olağan dışı hadiseler, metne titizlikle, ustalıkla, belki de en önemlisi “doğal bir şekilde” yerleştirilmiş. Mirrlees’in bir anlamda “olağan dışını olağanlaştırdığını” söyleyebiliriz. Bu özellik, “büyülü gerçekçi” olarak nitelenen anlatılara bir kapı aralıyor. Bilindiği üzere büyülü gerçekçiliğin temel koşullarından biri, gerçekleşen olağan dışı hadiseler karşısında anlatıda yer alan kişilerin sakin kalması, tepki vermemesi, hatta böyle şeyler başlarına her gün geliyormuş gibi davranmasıdır.

Kitap, 32 bölümden oluşuyor. İlk bölümlerinde Sisler-İçindeki-Lut kasabası hakkında bilgi ediniyoruz. Sisler-İçindeki-Lut, Özgür Dorimare Devleti’nin başkentidir ve Dapple ile Dawl isimli iki nehrin birleştiği noktadaki bir rıhtım kasabasıdır. Aynı zamanda Dorimare’in sosyal ve ticari merkezidir ve “denizden on altı, Elf Tepeleri’nden seksen kilometre uzaklıkta”dır, Periler Diyarı’nın da komşusudur. Görüldüğü gibi, eserin henüz ilk satırlarında, bizi, büyülü sözcükler ve olağanüstü bir dünya karşılıyor. Zamanla Dorimare’in tarihi ve gelenekleri ile Dapple ve Dawl nehirlerinin önemi hakkında birçok ayrıntıyı öğreniyoruz.

Hikâyeye göre bu ülkede Dük Aubrey’nin zamanında perilere hoş bakılır, “peri meyvesi” de sevilir. Fakat zaman içinde Dükler daha kaprisli ve daha bencil hâle gelir. “Sırıtkan bir tahribat iblisi tarafından ele geçirilmiş gibi görünen, melek yüzlü ve kambur” Dük Aubrey ile türlü lakaytlıklar ve başarısızlıklar zirveye ulaşır. Dük’ün iyi yönleri de vardır elbette, fakat zengin olma hevesiyle yanıp tutuşan tüccarlar halkı Dük’e karşı ayaklandırır. Sisler-İçindeki-Lut’un sokaklarında kanlı bir savaş başlar, üç gün sürer, sonunda ülkenin tüm soyluları düşer. Dük Aubrey ortadan kaybolur, söylentilere göre Periler Diyarı’na kaçar ve orada yaşamaya başlar. Yeni hükümdarlar, Düklerin yozlaşmasının ana sebebinin peri meyvesi tüketmek olduğunu düşünmektedir. Kanunlar Periler Diyarı’nın da onunla ilişkili şeylerin de var olmadığını iddia etmeye başlar ve peri meyveleri yasaklanır. Kasabanın yeni valisi Nathaniel Chanticleer’in yasaklı peri meyvesinden yediği düşünülen oğlunu kurtarmak için harekete geçmesiyle eserde yeni bir dönem başlar. Yeni vali, art arda birçok gizemi çözmek zorunda kalır, bir yandan da ülke halkı için çalışır.

OKURLA KONUŞMAK 

Olaylar geliştikçe eser, bir dedektiflik romanına, bir cinayet soruşturmasına dönüşmekte. Bilmeceleri çözdükçe hem şaşırıyor hem de merak duygumuzu besliyoruz. Bir yandan da “Ruhların Hasadı Aşkına, Izgara Peynir Aşkına, Batının Altın Elmaları aşkına!” gibi tekrarlanan ifadelerle peri diline aşina oluyor, yazarın esere -özellikle kasabanın âdetlerinin anlatıldığı bölümlere- yerleştirdiği türlü muzipliklerle keyifleniyoruz.

Eserin son bölümü “Son” adını taşıyor, bu bölümde yazarın okuruyla konuştuğuna şahitlik ediyoruz. Bu, eseri samimi kılan unsurlardan biri. Yazar, eserini tamamlamadan önce, “Şu çevirip durduğunuz sayfalarda karşınıza çıkan insanların akıbetine ilişkin birkaç kelam ederek bu kitabı nihayete erdirmek istiyorum.” (s. 310) diyerek eser boyunca bahsi geçen kişilerin ilerleyen zamanlarda ne yaptıklarını anlatmakta. Yazarın başvurduğu bu yöntem, eserde yer alan kişilerin gerçekten yaşamış kişiler olduğu hissi yaratıyor. Doğrudan okurun zihnindeki gerçeklik algısıyla oynadığını söylemek mümkün. Böylece okurun eserle kurduğu bağ, derinleşmekte. Ayrıca yazar bu yöntemle “üstkurmaca”ya da göz kırpıyor. Okuruna açıklama yapıyor, onu metne dahil ediyor, içinde bulundukları “kâğıt ve kalemden türeme” dünyayı, somut gerçeklik evrenine taşıyor.

Neil Gaiman, bu eseri, “Yirminci yüzyılın en güzel, esaslı, müthiş ve haksızca unutulmuş romanı… küçük, altından bir mucize.” olarak tanımlıyor. Gaiman’ın bu yorumu, 21. yüzyılda, bir 20. yüzyıl başkentinin sokaklarında dolaştığımızı düşündürüyor bizlere. Sisler İçindeki Lut; alışılmış dışı tarihiyle, gizemli hikâyesiyle, peri meyveleriyle keşfetmek isteyeceğiniz fantastik bir polisiye. “Güneş, Ay ve Yıldızlar aşkına!”