Adile Naşit’le umut etmek

Sibel Öz’ün Oyuncu-Yeşilçam Yıldız Sisteminde Bir Anti-Yıldız: Adile Naşit adlı çalışması İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Öz kitapta, dış görünüşüyle klasik “yıldız” standartlarına zıt sayılsa da oyunculuğuyla, duruşuyla yıldızlaşmış bir isim olan Adile Naşit’in ailesinin ve kendisinin hikâyesini ele alırken, Yeşilçam sinemasına ve yıldız sistemine de eleştirel bir gözle bakıyor.

Onur Bütün

Uzun süredir bir tek gündeme, bir tek tedirginliğe ve daha çok da belirsizliğe topyekûn kilitlenmemiştik. Dünya ahalisiyle birlikte kontrpiyede bekliyoruz. Hayatım boyunca böyle kilitlendiğim iki olay anımsıyorum. İlki kardeşimi ve eniştemi kaybettiğimiz trafik kazası ve aynı araçta annem ve babam da olduğu için ikisinin bir yıla yakın süren iyileşme süreçleri. Acıyla kavrulmanın birkaç yılı… İki yıl sonra Marmara Depremi’yle kaybettiğim öğrencilerim, arkadaşlarım, tanımadığım ama selamlaştığım insanlar… Daha büyük bir acıyla karşılaşmayız diye düşündüğüm zamanlardı. Yaşadığımız salgın da sonuncusu… Bireysel kayıplardan kolektif kayıplara sürüklenen koskocaman bir dünya. Tüm bu süreçleri yaşarken başkasının acısıyla hemhal olmayı öğreniyor insan. Her şokta, o acının dışında bir şey yapmak, düşünmek mümkün olmuyor. Sonrasında yavaş yavaş başka bir şeyden zevk aldığında utanıyor insan, acısıyla zevki arasındaki mesafeden, hissettiklerinden. Ama insan böyle bir varlık, yoksa hayatta kalmak mümkün değil. Mesele, umut etmeyi öğrenmiş olmamızda…

“Mesele, Umut Etmeyi öğrenmektir. Onun emeği feragat etmez, akamete uğramaya değil başarmaya âşıktır. Korkmanın üzerinde durur umut, ne onun gibi pasiftir, ne bir hiçliğe kapanmış. Umudun duyusu kendi içinden çıkar, insanları genişletir, daraltacağına.”(1)

O da umut etmeyi hiç bırakmamıştı. Hepimiz O’nu çok sevmiştik. Önce tiyatro yapmak için umutlanmıştı, sonra sinema… Yeşilçam’ın aklımızda kalan replikleri arasında O’nun “Kuzucuklarım!” diye seslenişi, sürekli gülümseyen yüzü, kolektif umudumuzun da temsiliymiş. Sibel Öz kitabının Giriş yazısında O’na duyulan sevginin nedenlerini şöyle dile getiriyordu;

“Özel yaşamını popüler gözetleme alanının, yani magazinin dışında bırakan ve taşıdığı insanlık ve halk sevgisini yaşamında içselleştiren Naşit, Yeşilçam sinemasında çoklu etnik kimliği, sınıflar üstü insanlık anlayışıyla her yaştan seyircinin “sevgili Adile”si olabilmişti. Bu kitap, yıldız sisteminin dışında bir “yıldız” oluşuyla Adile Naşit’i bir anti-yıldız olarak tanımlamaktadır.”(2)

Neşeli Günler’in açılış sahnesinde, Münir Özkul’un “Kadın Sus!” derken karısına yönelttiği öfkeye cevap verebilen, “Asıl sen sus!” diyerek kocasına karşı kendini savunan; aynı savunuyu, ezilen, hor görülen herkes için neşeyle, şefkatle sarmalanmış bir dolayımdan geçiren umut ilkesi, O’nun sahnede önce kendisine, sonra izleyicisine geçebilen bir niteliği olarak kabul görmüştü.

Umut etmek, başkasının yanında olmanın, dayanışmanın da cisimleşmiş halidir. Bizim Aile filminin çekimlerinde Tarık Akan’ın yüzündeki sıkıntıyı fark eden Adoş, henüz samimi olmadıkları bu dönemde, yanına gider ve sohbet eder. Tarık Akan’ın matbaacı bir arkadaşının işlerinin iyi gitmediğini öğrenir. Yevmiye ile çalıştıkları film setinde Adoş ve arkadaşları yevmiyelerini toplayarak Tarık Akan’a verirler. Matbaadaki işler düzelene kadar da bu dayanışmayı sürdürürler. Çevresindekileri ve izleyicilerini bu sarmalın içinden yakalayan Adoş, umut etmenin en tutarlı itkilerden biri olduğundan hareketle imgelemlerimizi onarmıştı.
Pek çok oyuncunun, yazarın veya şairin üretimlerinde özel yaşamlarından izler bulunabilir. Adoş’un özel yaşamını incelediğimizde, neredeyse doğaçlama olarak kendisini canlandırdığını söyleyebiliriz.
“Yakınları, dostları ondan söz açarken, dikkat ettiyseniz, insanları ne kadar çok sevdiğini, herkese iyilik etmek için çırpındığını söylüyorlar. Tıpkı sinemada çizdiği portre… (İleri 1987:5)”(3)
Adile Naşit’in seyircisi şunların farkındadır; naif, güldüren, düşündüren ve bizden olan filmlerin hikâyeleriyle Adoş özdeşleşmiştir.

“Seyirci belki yeni bir hikâye izlemeye gider; filmde Adile Naşit varsa seyircinin mutlaka içi ısınır, umut dolar, geleceğe ve kendine biraz daha inanır.”(4)

Oyuncu-Yeşilçam Yıldız Sisteminde Bir Anti Yıldız: Adile Naşit, Sibel Öz, 256 syf., İletişim Yayınları, 2019.

ADİLE NAŞİT’TE CİSİMLEŞEN ANNELİK ROLÜ VE ANTİ-YILDIZ NİTELİKLERİ

Feminist sinema kuramcıları, sinema filmlerindeki kadına yönelik bakışın, erkek bakışı olduğunu ve hazzın, bu bakışla biçimlendiğini öne sürdüler.(5) Kadının sinemadaki görünümü iki biçimde ele alındı; erotik nesne veya kutsallık, saflık, annelik mitleriyle desteklenen erotik olmayan nesne. İlkindeki karakterler genç ve güzel, ikincisindeyse ataerkilliğin destekleyicisi olarak karşımıza çıktı. Yeşilçam sinemasında Adile Naşit’in yeri daha farklıydı, O’na arzu nesnesi olmayan “cinsiyetsiz” bir annelik rolü uygun görülmüştü.

Kadınlar için annelikten bağımsız bir kadınlık bilgisi edinmek neredeyse imkânsızdır. Adile Naşit örneğinde bir tür “genişletme” operasyonu sanatçının kendi mücadelesiyle de gerçekleşmiş, tüm çocukların, kadınların, erkeklerin “annesi/koruyucusu” olarak sinema filmlerindeki rolleri mitleşmiştir.

“Adile Naşit daha çok anne, kaynana, hala gibi yaş haddinden ve statüden kaynaklı “cinsiyetsiz” rollerde oynamıştır. Daha önce de söz ettiğimiz gibi kuşkusuz ona biçilen annelik rolü Adile Naşit’in tercihi değildir. Ertem Eğilmez ve Arzu Film ekolüyle hız kazanan popülerleşme serüveni boyunca bu rol ona “uygun” görülmüştür: “Adile, oyunculuk döneminde şöhreti yıllar sonra yakaladı. Gençken tiyatrocuydu ama sinemaya âşıktı. Ama o istediği rolleri oynayamadı. Yönetmenler ona hep yaşlı kadın rolleri verdi.” (Erakalın 2007)”(6)

Adile Naşit’in aslında hiçbir filminde başrol oynamamış olması, Sibel Öz’ün kitabını okuduktan sonra üzerine düşündüğüm bir mesele oldu. Çünkü zihnime kazınan Adile Naşit, pek çoğumuz için başrole denk düşen bir oyunculuğu simgeliyordu. Başka bir deyişle, pek çok filmi; O’nun replikleri, seke seke yürüyüşü ve sıcacık insani yaklaşımıyla anımsıyorduk. Filmlerin akılda kalan “en kuvvetli imgesi olması”, O’nu doğal bir başrol oyuncusu yapıyordu.

Doğrusu hep yardımcı rollerde oynayan bu kadın, bizim imgelememizde nasıl başrolü kapmıştı?

“Çarpık bacakların ve bücür boyunla asla” diyen sisteme karşı genel fiziksel güzellik ölçütlerini sorgulamaya neden olan ve bunu aşan duruşu; hiç başrol oynamamasına rağmen oyunculuğunu her seferinde başrol çapında ortaya koyması; kuşaklar boyu sanatçı bir aileden gelmesi; özel yaşamını popüler kültürün gözetleme alanının dışında konumlandırması; sınıflar üstü bir insanlık duruşunu temsil etmesi; kadın yıldızın cinsel arzu nesnesi olması genel kabulüne uymaması; etnik kimliği dolayısıyla egemen ve baskın kimliğin dışında yer alması.

Bu etkenler Adile Naşit’in sanat yaşamı boyunca merkez yerine, daha çok merkezkaç ve norm dışı bir kişilik olarak anlaşılmasını gerekli kılıyor. Merkez, onun hapishanesi olmuştur. Merkezde ortaya koyduğu oyunculuk, potansiyelinin ancak “yüzde yirmisini” temsil edebilir. Anti-yıldız mücadelecidir; yoktan var olmanın öyküsüdür. Yılmaz Güney örneği de popüler kültürün içinde bir yerden mücadelenin sınırlarına ulaşmış ve kendini orada var etmiştir. Adile Naşit ise olmayan bir yerden-kırk yıllık mücadeleyle-kendini var etmiş; kişiliğinde toplumsal sevgiyi inşa edebilmiştir. Popüler kültürün “yıldız” kalıplarını alt üst ederek yıldızlaşabilmiştir.”(7)

Hababam Sınıfı’nın elinde okul zili, koridorlarda koşturan Hafize Ana’sı, Gülen Gözler’de Münir Özkul’un tonton eşi Nezaket Hanım’ı, Neşeli Günler’in turşucu annesi inatçı Saadet Hanım’ı, Uykudan Önce isimli televizyon programının Masalcı Teyze’si Adoş; küçücükken kendini tanımayı isteyen çocuklara, huzursuz, biraz serseri gençlere, kırılganlaşan yaşlılara; başka bir deyişle toplumun geniş kesimlerine seslenen, kendimizi bulurken çizdiğimiz yolun ne kadar anlamlı olduğunu anlatmayı başarmıştır. Yeşilçam Sineması’nın merkezindeki rollere alternatif bir anti-yıldız olma özelliği, bu kapsayıcılığın da sonucu olarak karşımıza çıkar.

‘ADOŞ’ KENDİSİNE DAYATILAN KADINLIK İMAJIYLA NASIL BAŞ ETMİŞTİ?

Adoş, zengin erkek/fakir kız ya da zarif, güzel, beğenilen bir kadın rolüne reva görülmediği içindir ki, yoksulların, ezilenlerin yanında yer aldığı rollerle beyazperdede göründü. Oynadığı filmlerin yönetmenlerinde, birlikte çalıştığı erkeklerde ya da eşi Ziya Keskiner’in söylemlerinde cisimleşen, “Boyu, posu ve tipiyle” sinemada şansı olmadığı fikrinin Adoş’un kulaklarında çınladığını, O’nu kırdığını düşünmek farazi bir fikir değil, çok yakıcı ve zorlayıcı, gerçekçi bir fikir. O nedenle Adoş’un bir “umut üreticisi” olduğunu söylemek şart… Çünkü her seferinde aşağılandığı, ötelendiği yerden başını kaldırıp aramıza karıştı.

Ses dergisiyle yaptığı röportajda bakın nasıl dökmüş içini;

“Hiçbir zaman kendimden memnun olmamışımdır. Giydiklerimin bana yakışmadığını düşünürüm. Makyaj yaparım, örneğin bir filmin galasına gitmek için, “Aman ne olmuşsun böyle” desinler, gözlerim dolar koşar banyoya yıkarım suratımı. (…) Giydiklerimi hiç yakıştırmam kendime dedim. Her zamankinden biraz daha şık giyinsem “Aman ne güzel olmuşsunuz Adile abla…” desinler, mahvolurum. “İşte bana acıyorlar, onun için iltifat ediyorlar” diye. Son zamanlarda denize giremez oldum, dehşetli utanıyorum. Bu son yolculukta ya bir ya da iki defa denize girdim. Hiç kimsenin ısrarı beni kandıramadı. Etrafımda benim yaşımdaki kadınlar örtüler içinde oturup beni seyrettikçe, iyice kötü oluyorum. Hepten vazgeçiyorum. Aşağılık kompleksi bunlar tabii ki.”(8)

Bu iç döküş, toplumsal olanın insanı nasıl yaraladığının bir görünümü. Döneminin sinemanın yıldızları gibi olma ihtimali yoktur Adoş’un… Belki de güldürürken ağlatan bir karakter olması kendi deneyiminin de bir yansımasıdır.

İlk evliliğini kendisinden yaşça büyük Ziya Keskiner’le yapan Adoş’un, ikinci evliliğini yapış biçimi, ilk eşinin ölümünden bir yıl sonra şoförüyle evlenmesi aslında özgürleşen bir kadını bize gösterir. Artık beğendiği adamı işaret eden ve seçen bir kadındır Adoş…

“Adile Hanım’la evlendim. Getirip götürüyordum zaten onu, Erol Simavi’ye beni beğendiğini söylemiş. Ben de hemen evlilik söz konusu olunca kabul ettim, nikâhı da Erol Simavi’nin evinde kıydık. Erol Simavi ile Müjde Ar nikâh şahitliğimizi yaptı.”(9)

Aşkla buluşan bu güzel kadın, ikinci eşi Cemal İnce ile dört yıl evli kalabilir ve 57 yaşındayken ölür. Adoş, kantocu olan anneannesi Küçük Verjin ve annesi Amelya Hanım için de sahnede kalır, güçlü ve sanatçı kadınların geleneğini sürdürür. O, tüm kadınların tiyatro ve sinemadaki “umut üreticisi”dir. Kadınların sahnedeki sıfatları arasına neşeyi ve umudu eklemeyi başarır. Anısına ve ürettiklerine saygıyla!

KAYNAKLAR

  1. Umut İlkesi, Cilt 1, Ernst Bloch, İletişim Yayınları, Çeviren: Tanıl Bora, s: 19
  2. Oyuncu/Yeşilçam Yıldız Sisteminde Bir Anti-Yıldız: Adile Naşit, Sibel Öz, İletişim Yayınları, s: 14
  3. A.g.e., s:139
  4. A.g.e., s:139
  5. https://www.researchgate.net/publication/318775024_TURKIYE_SINEMASINDA_KADINLARIN_ATAERKILLIKLE_PAZARLIGI
  6. Oyuncu/Yeşilçam Yıldız Sisteminde Bir Anti-Yıldız: Adile Naşit, Sibel Öz, İletişim Yayınları, s: 214
  7. A.g.e, s:232-233
  8. A.g.e., s: 197
  9. A.g.e., s: 89