Gürültülü Yalnızlık: Yok etmenin hazzı

Bohumil Hrabal’ın Notos Kitap tarafından yayımlanan “Gürültülü Yalnızlık” adlı kitabı her okurun farklı bir bağlam yakalayabileceği çok katmanlı bir metin, benim okumamda etkileyici bulduğum yan yok etmenin hazzı ve sanat yapıtının nasıl olması gerektiğine dair kafamda sorular oluşturması oldu. Şunu biliyoruz ki şen bir dünyada yaşamıyoruz bu nedenle Adorno hâlâ haklı.

Emek Erez  emekerez@gmail.com

Jean Paul Didierlaurent “6.27 Treni” (2017) adlı kitabında, kâğıt geri dönüşüm fabrikasında çalışan Guylain Vignolles’in hikâyesini anlatıyordu. Zerstor 500 adı verilen makinede her gün kamyonlar dolusu kitap geri dönüştürülürken, metnin karakteri Vignolles duyduğu vicdan azabı nedeniyle kurtardığı kitap sayfalarını sabah akşam kullandığı banliyö treninde yüksek sesle okuyarak, tamamen yok olmalarının önüne geçmeye çalışıyordu. Zerstor 500 adlı makine karakter için bir kitap katliamcısı anlamına gelirken o, yaptığı işten nefret ediyordu. Notos Kitap tarafından Elif Gökteke çevirisi ile basılan, Bohumil Hrabal’ın “Gürültülü Yalnızlık” adlı kitabı Didierlaurent’in çok sevdiğim “6.27 Treni”ni çağrıştırdı bana. Bu kitapta da atık kâğıtları geri dönüştürme işinde çalışan karakterin işiyle ve kitaplarla kurduğu ilişkiden bahsediliyor ancak Didierlaurent’in karakteri Vignolles’in aksine Hrabal’ın karakteri, yaptığı işten haz alıyor. Tüm ömrünü, atıktan çıkacak ve onu cezbedecek metinlere ulaşmak amacıyla yaptığı işe adayan Haňta için kitaplar, yaşamının önemli bir parçası olsa da onları itinayla balyalayıp, hidrolik presinde yok oluşlarını izlemek onun için yaşatıcı bir duyguya dönüşüyor.

NASIL BİR SANAT? 

Hrabal’ın “Gürültülü Yalnızlık” kitabı, yazarın yaşamından izler taşıyor aynı zamanda çünkü 1954-1959 yılları arasında kendisi de atık kâğıt deposunda çalışmış. Kitap konusu kadar karakteri ile de öne çıkıyor ve Václav Jamek, yazarın yaşamının bu döneminde Haňta karakterini oluşturduğundan söz ediyor kitabın sonundaki yazısında. Metin, yaşamını mahzende atık kâğıtlarla geçiren Haňta karakteri üzerinden ilerlerken onun yaptığı işe duyduğu “tuhaf” denilebilecek tutku, yazarın alt metinde yaptığı vurgular kitabı farklı şekillerde değerlendirmeye olanak veriyor. Bu metni anlamak kafamızda bir yere oturtmak için belki de simgelere odaklanmak gerekiyor. Örneğin: Karakterimiz Haňta’nın yaşamının anlamı olan Hidrolik presi önemli kılan onun yok edici bir gücün göstergesi olması bana kalırsa. “Ellerimin altında, hidrolik presimde nadir bulunan kitaplar ölüp gidiyor, bu akışı engelleyemiyorum. Artık müşfik bir kasabım ben. Kitaplar bana yakıp yıkma zevkini ve mutluluğunu aşıladı…” diyor Haňta ve metin boyunca bu yakıp yıkmanın, yok etmenin anarşizan hazzını okura da yaşatıyor. Tüm o dini, felsefi ve edebi metinler karakter tarafından özenle balya hâline getirilerek, kendi deyimiyle onlara “karakter kazandırılarak” makineden geçirilirken, yok edişe estetik bir boyutta katılıyor ki karakterimiz Haňta’nın yaptığı işi bir çeşit sanat gösterisi veya ayin gibi gördüğünü söyleyebiliriz. Buradan yazarın bize sezdirmek istediği belki de yapıtın nasıl olması gerektiğine dair bir mesaj. Çünkü kitapta da sözü edilen tüm o metinler, Goethe, Schiller, Hölderlin, Nietzsche, Antik Yunan klasikleri hepsi sözünü söylemiş, dünyaya bir anlam katmak, insanlığa bir yol vermek istemiş ama sonuçta gelinen noktada insanın çıktığı yer çoğu zaman hiçlik olmuş. Bana kalırsa kitap boyu devam eden bu yakıp yıkma hazzının böyle bir açıklaması var. Her şeyi değersizleştiren bir dünyada geriye kalan tek şey yıkım o nedenle metinler de ancak yıkıcı olursa bir anlama sahip olabilir ve Haňta’nın balyaları da böyle bir sanat anlayışını temsil ediyor.

Gürültülü Yalnızlık, Bohumil Hrabal, çevirmen: Elif Gökteke, 118 syf., Notos Kitap, 2019.

‘AUSCHWİTZ’DEN SONRA EDEBİYAT NE YAPABİLİR?’

Daha öncede sözünü ettiğimiz gibi kitabın sonunda Václav Jamek’in Hrabal’ın metinleri hakkında yazdığı bir yazıya yer verilmiş, ona göre; “Gürültülü Yalnızlık”ta bütün yapıtlarında olduğu gibi Hrabal bir soruyu yanıtlamaya çalışır: “Auschwitz’ten sonra edebiyat ne yapabilir?” Konuya bu açıdan bakınca metnin derdi biraz daha anlaşılır oluyor. Karakter estetize edilmiş, kategorilere ayrılmış, çoğu zaman Gauguin, Van Gogh gibi ünlü ressamların eserlerinin reprodüksiyonlarıyla kaplanmış balyalar hazırlıyor, yaşadığı mahzende çokça bulunan farelerle birlikte bu balyaları presten geçiriyor. Sadece orada bulunmalarından dolayı, yok edici makinenin gücü nedeniyle çaresizce işe dâhil olan farelerin kanı karışıyor, sanata, edebiyata, tabloya… Balyada bulunan her türden esere. Ve Haňta bunu izlemekten büyük bir keyif alıyor. Hrabal’ın burada anlatmaya çalıştığı fikrimce her türlü yapıtın artık anlamsızlaşması bir şekilde hepsine kanın ve dünyanın pisliğinin bulaşması. Farelerin pres makinesinden yükselen çığlıklarını izleyen Haňta gibi otoritelerin ve sıradan insanın Auschwitz’te ve sonraki felaketlerde takındığı izleyici misyona, üretilen ama bir şeyleri değiştirmeyen yapıta gönderme bu. Çünkü Adorno’nun ifadesiyle: “Sanat ki artık düşünümsüz olamaz, şenlikten kendi isteğiyle vazgeçmek zorundadır. Onu buna zorlayan da her şeyden önce yakın geçmişte gerçekleşmiş şeylerdir. Auschwitz’ten sonra şiir yazılamayacağı cümlesinin mutlak bir geçerliliği yoktur ama şu kesin ki Auschwitz geçmişte mümkün olduğu kadar ve belirsiz bir gelecek boyunca da mümkün kalacağı için, şen sanat artık tasavvur edilemez” (2004: 155). Sanat yapıtı, edebi veya felsefi eser bana kalırsa Hrabal’ın metninde yıkıcı bir misyon kazanıyor özellikle yok edilmek için hazırlanan balyaların estetik bir hâle getirilmesinin ve sonrasında büyük bir haz ile imha edilmesinin bana göre böyle bir anlamı var.

“Gürültülü Yalnızlık”ta Auschwitz’e atıf Çingeneler üzerinden yapılıyor. Haňta’nın adını bile bilmeden âşık olduğu Çingene, birlikte uçurtma uçurdukları, dünyayı bir anlığına unuttukları sevgilisi, bir gün âniden yok oluyor, onun başına gelen şöyle anlatılıyor: “Çok sonra epey zaman sonra öğrendim ki Gestapo öbür Çingenelerle birlikte onu da alıp götürmüş, toplama kampına göndermiş; bir daha geri dönmedi, Majdanek’te bir yerlerde ya da Auschwitz’te bir fırında yakılmış olsa gerek.” Sonrasında Haňta’nın savaştan sonra Nazilere ait metinleri, broşürleri de büyük bir hazla presinden geçirdiğine tanıklık ediyoruz; “Hitler’i, coşkuyla tezahürat yapan kadınları, erkekleri, çocukları presledikçe küçük Çingenemi düşünüyordum, o hiçbir tezahüratta bulunmazdı…” Tüm bunlar düşünüldüğünde Jamek’in Hrabal’ın metinlerinde Auschwitz’in izinin belirgin olduğu tespitine katılmak gerek çünkü ona göre; “Haňta’nın benliğinin en derinlerinde Auschwitz varlığını sürdürür.”

RUTİN KIRILAMAYINCA 

Hrabal’ın anlatısında sık sık tekrar ettiği cümleler var, bunlar bir rutini, karakterin yaşamı üzerinden insanın kıramadığı döngüyü imliyor. Bu cümlelerden biri; “Otuz beş yıl boyunca atık kâğıt presledim” diğeri ise “Gökler insancıl değil” bu cümlelerin tekrarı anlatıyı şiirimsi bir havaya sokarken ayrıca birer hatırlatıcı işlevi görüyor. Karakterin yaşamına kapılmış giderken tekrar cümlesine rastlamak okurda pek çok şey oluyor ama hiçbir şey olmuyor hissini ortaya çıkarıyor ve alışılmışı anımsatıyor en azından benim okuma deneyimim de böyle oldu. Aynı gökyüzünün altında akıp giden hayatlar var, bir şeyler değişiyor, insanların başına çeşitli olaylar geliyor, dünyada felaketler yaşanmaya devam ediyor ama normalin dışına çıkılamıyor. Bana kalırsa Hrabal’ın metninde yer alan tekrar cümleleri Haňta’nın ağzından çıkmayan ama okura sezdirilen şöyle bir cümle işlevi görüyor: “Gökyüzü insancıl olmamaya devam etti, ben de kâğıt preslemeye devam ettim.” Ayrıca, Hrabal’ın zaman geçişlerinde bir boşluk bırakmadığını düşündüm örneğin, karakterin geçmişinde bir olaydan bahsederken, birden şimdiye geçtiğini çoğu kez ikinci kere dönüp okuduğumda fark ettim. Bu bir üslup sorunu mu yoksa bilinçli mi kesin bilemeyiz elbette ki yazarın ilk okuduğum metni olmasının da etkisiyle bu konuda bir sonuca varamam ama bunun da bilerek yapıldığı, bir şekilde Hrabal’ın okura şimdi ile geçmiş arasında bir bağlantı kurdurmaya çalıştığını söyleyebiliriz belki de. Anlatmaya çalıştığım, bir anlamda zamanın bütünlüğü, şimdi-geçmiş-gelecek kesin ayrımlarla birbirinden ayrılmıyor metinde, aynı akışta yan yana duruyor. Karakterin yaşamının yanı başında duran Auschwitz ve Çingene sevgilisi gibi, insanın geçmişinin şimdisinin ortasında durması ve gelecek denen bilinmeze beraber gideceğini bilmesi durumu bu.

ANLAM ELDEN GİDERSE

Kitabın dikkatimi çeken yanlarından biri de insanın yaşamını anlamlandıran ne olursa olsun elinden alındığında düşeceği boşluk. Haňta için işinin ne kadar önemli olduğundan baştan beri bahsediyoruz öyle ki emekli olunca Hidrolik pres makinesini yanında götürebilmek için para biriktiriyor onu satın alarak imha etme hazzını sürdürmek istiyor. Ancak daha büyük makineler, uzmanlaşma, robot gibi yaptığı işin farkına varmayan genç işçiler devreye girdiğinde, Haňta’ya yol görünüyor. Ve bu durum onun varlığını tam anlamıyla değersiz hissetmesine neden oluyor. Yapayalnız kafasında kitapların ve pres makinesinin gürültüsüyle varolmaya alışmış bir insanın çıkışsızlığa doğru giden yolunu izleyebiliyoruz. Kaybettiğimiz anlamları, dünyanın büyüsüzlüğünü, hayatın elimizden aldığı hayallerimizi anımsıyor, Haňta ile duygusal bir ortaklık kurabiliyoruz.

Bohumil Hrabal’ın “Gürültülü Yalnızlık” adlı kitabı her okurun farklı bir bağlam yakalayabileceği çok katmanlı bir metin, benim okumamda etkileyici bulduğum yan yok etmenin hazzı ve sanat yapıtının nasıl olması gerektiğine dair kafamda sorular oluşturması oldu. Şunu biliyoruz ki şen bir dünyada yaşamıyoruz bu nedenle Adorno hâlâ haklı. Yazıyı Haňta’nın bir cümlesi ile bitirelim: “Gökler insancıl değil, ne üstümdeki ne altımdaki ne de içimdeki yaşam öyle” sanırım çoğumuz için durum bu.

Kaynaklar

  • Didierlaurent, J., P., (2017), “6.27 Treni”, (Çev. Aysel Bora), İstanbul: Can Yayınları.
  • Adorno, W.T., (2004), “Edebiyat Yazıları”, (Çev. Sabir Yücesoy, Orhan Koçak), İstanbul: Metis.

Emek Erez kimdir?

"Yaşam kitap ve sinema üzerine çeşitli portallarda karalamacı".