Şiir okumak neye yarar?

25 yıldır hapiste olan şair İlhan Sami Çomak'ın "Geldim Sana" kitabı Sennur Sezer Şiir Ödülü'nü kazandı. Kitapta taşın geçmediği şiir neredeyse yok, yani elimizde İlhan’ın taşlarını anlamak, tartmak için pek çok olanak var.

Mete Özel

Kadim bir sorudur bu. Bilirsiniz, yazının “icadından” binlerce yıl öncesinde de şiir vardı, yani tarih öncesidir şiir. Hep bir ezgiyle ve genellikle gezgin ozanlarla taşınır, söylenirdi. Duyanlardan, dinleyenlerden bir kısmı, o zamanlar henüz örselenmemiş hafızalarıyla şiirleri ezgileriyle birlikte hıfzederlerdi ve hem yayılırdı şiir diyar diyar hem de kuşaktan kuşağa aktarılırdı. Yazının yaygın kullanılmasıyla beraber nisyan ile malul olan hafızalarının kaderini kısmen de olsa aşıp daha güvenilir ve belki durağan olarak yüz yıllarca sonraya aktarılabildi şiirler. Tabii git gide ezgilerinden mahrum kalarak gelecek kuşaklara taşınabildiler. Ölçü, uyak şiirin yitmekte olan yoldaşı ezgiyi korumaya çalıştı pek çok dilde bir süre daha. Yazıyla birlikte artık şiir dinlemekten çok okumaya başlayan insanlar, yani üç bin yıl öncesinin bazı elitleri bu soruyu sorar oldular. Bu soruyu sözlü geleneğe uyarlayarak sormak anlamsızdı. “Şiir dinlemek neye yarar?” gibi bir soru sorulduğunu hiç sanmıyorum, o insanlar yalın gerçeği bilirdi; şiir dinlenirdi çünkü öğrenmenin ve haz almanın en temel aracıydı şiir. Tarihi, doğayı, inançları, kuttörenleri öğrenmenin ve aktarmanın en zevkli aracı şiir olsa gerekti.

Yazının icadından sonra peyda oldu hem şaire hem şiire duyulan kuşku. Hadi şair bir esrik bendeydi, o yazar söylerdi şiiri kendince de okuyanlar niye okurdu şiiri? Okuyan bir başka şair değilse eğer ya da şiirin hitap ettiği sevgili değilse neden okuyordu ki şiiri? Ne işine yarıyordu ezgiden mahrum kalmış, bir sürü söz sanatıyla, yan anlamlarla, benzetmelerle, bazen alayla yüklü şiir?

Yirminci yüzyılın başlarında ölçünün, uyağın da kısıtlamalarından kurtulup salt iç armonisine, sözcüklerin kendi seslerine sığındı şiir. Sözcüklerin işaret ettiği imgeler, anlamlar her okurda farklı algılandı ama şair ortak alt bilinci öyle ya da böyle yakalayabildi. En azından aynı dilde yaşayan insanların bilinç katmanlarını deşebildi ve bir şekilde oralara yerleşip yeşerebildi. İlhan Sami Çomak’ın bu soruya verdiği birçok yanıttan sadece ikisine yakından bakalım birlikte:

Bir Sabah Yürüdüm, İlhan Sami Çomak, 104 syf., Yasakmeyve Yayınevi, 2017.

‘şiir okumak neye yarar’ adlı şiirin ilk dizesi: “ipeği duyumsayan ellerin inceliğine sahip olmaya” s.56. Anlaşılmayacak bir gerekçe değil. Yani hazların incelmesine yarar şiir okumak diyor İlhan. İpeğe hiç dokunma fırsatı bulamayanların da o kaygan ve serin yumuşaklığı hissedebilmesi az buz bir yarar değil.

‘TAŞIN SABIRSIZLIĞI’

“taşın sabırsızlık anını sezmeye yarar” s.56. Bu ikinci dizedeki yanıtsa çok şiir okumayanlar için daha çetrefil. Taşın sabırsızlığı! Taşın sabırsızlığının zamanı! O anı sezmek! Bu dizedeki benzetmeyi, eğretilemeyi, düzdeğişmeceyi, teşhisi ve benzer söz sanatlarını aştı diyelim okur ama yine de dizedeki her sözcüğe ayrı ayrı takılıp kalabilir.

Sondan başa doğru gidelim, “yarar” sözcüğü ile başlayalım; Türkçe kökenli bu sözcük on dördüncü yüzyıldan beri sıfat olarak yaygınken Dil Devrimi döneminde “fayda” karşılığı isim olarak yeni bir kullanım kazanmış ama burada fiil olarak kullanıldığından Uygur Türkçesine kadar gidiyor kökeni; uymak yakışmak anlamları var. Farsça kökenli “yar” sözcüğü ile yakın akrabalığını da anımsayalım; yardımcı, arkadaş, dost anlamlarında. Çok deşmeğe gerek yok, bu sözcüğü hemen anlayabildik.

Sezmekle devam edelim; Eski Türkçede “sez” zannetmek, kuşkulanmak, hissetmek demek; Moğolca kökeninde uyanmak, ayılmak, anlamak, farkında olmak anlamları var. Bilmek değil de sezmek demiş şair, yani kesin bilgi yok ortada, bir formül, somut bir gerçeklikten bağımsız, hemen ispatlayamayacağımız bir öngörü, düpedüz bir tahminden söz ediyoruz. Deneyimlerimize dayanan, aklımızda kalanlarla yürüttüğümüz aklımızla ilgili bir yarar var elimizde.

Sabırsızlığa gelelim; sabırsızlık nedir ve sabırsızlık anında ne olur? Bir değişiklik, bir başkalaşım, bir dönüşüm bekleriz, o anda olması gereken bir şey. Arapça kökenli bir sözcük sabır ve olumsuz halinde tahammül edememe, katlanamama anlamları var. İnsanın “bir başka kişinin sabırsızlık anını sezmesi” gayet mümkün görünüyor, bu konuda pek çok insan şiir okusun okumasın iddialı olabilir. İnsan sarrafıdır ya hani bazıları: “Baktım gözü seğiriyor, işaret parmağında bir gerginlik, anladım deyyusun tetiği o an çekeceğini…” İnsan sabırsızlık anında ille bir işaret verir eğer çok iyi bir poker oyuncusu değilse ama “bir şeyin sabırsızlık anını” sezmekten söz ediyor İlhan, hatta bir taşın sabırsızlığından.

Taşa dönelim; kayanın sabırsızlık anı demiyor, toprağın, kumun demiyor, … hayır; taşın sabırsızlık anı diyor. Taş nedir? Nasıl bir taş bu? Taşla ne yapılır?

İlhan Sami Çomak

Bu kitapta taşın geçmediği şiir neredeyse yok gibi. Kitabın aceleye gelmiş içindekiler bölümünde yer almayanlarla birlikte toplam kırk üç şiirin yirmi ikisinde taş sözcüğü, simgesi ya da imgesi var; yani elimizde İlhan’ın taşlarını anlamak, tartmak için pek çok olanak var.

‘LİRİK ÖZNE ŞAİRİN KENDİSİDİR’

kelebeğin uçmasını görmektir hayat, “…/ ışığın hatırasıyla dostum. Kaysı çekirdeğiyle/ taşın sabitliğiyle/ dalgaların temennisiyle çizdim deftere/ -denizin serinliğini/ …” s.10. Taş sabittir, değişmez, kararlı, durağan bir şeydir. Kendi kendine hareket etmez, hemen öncesinde ışığın hızıyla, ele avuca gelmemesiyle ve ardından gelen dizedeki dalgaların, denizin esnekliği, devinimiyle bütünlenen bir hayat tanımı var önümüzde. Hayatı sık sık tanımlamaya çalışan bir lirik özne var şiirlerde. Bu şiir öznesini şairden ayrı düşünmemizi gerektirecek her hangi bir dramatik yapıya rastlamıyoruz, en azından bu kitapta. Dolayısıyla bu kitaptaki lirik öznemiz hep şairin kendisidir diyebiliriz.

Dicle’nin Günlüğü, İlhan Sami Çomak, 96 syf., Yasakmeyve Yayınları, 2017.

hayat yalan söylemez, “…/ hatıramda nemleniyor toprak, meyve olgunlaşıyor/ taşın ağırlık alışkanlığı hafifliyor akıp/ titriyor dilediğince/ …” s.12. Taşın sabırsızlık anı olabileceği gibi taşın başka alışkanlıklarının da olabileceği düşüncesi bir kez daha karşımızda. Eskiler buna dilde teşhis sanatı derlerdi, yani insana ait özelliklerin diğer varlıklara mal edilmesiyle yapılan benzetmeli anlatım.

kuş tüyü biriktiriyorum, “…/ Bu aralar uçmakla dölleniyor aklım/ Taşın sakin bakışıyla değil…” s.13. Taş (s)imgesinin zenginliği, insanla neredeyse ilk varoluşundan beri birlikteliğinden kaynaklanıyor. Gelişme çağlarını bile taşı işlememizdeki maharetimizle ifade etmedik mi? Paleolitik, neolitik, kalkolitik… İlhan’ın sık kullandığı diğer sözcüklerden toprak, rüzgâr, gök ve benzerleri de varoluşundan beri insanla birlikte olan nesneler… İlhan’ın bilinen en eski varlıkları yeniden teşhis ederken hala bizi şaşırtabilmesi ve d(i)amağımızda enfes bir tat bırakabilmesi sıra dışı dil inceliğinde sanırım. Ruh inceliğinde diyecektim aslında ama politik çağrışımları yanlış olurdu; duy(g)usal dil kullanımında demeliyim belki de.

ışıkta ve yeryüzünde, “…/ taşın bıraktığı ıslığı, kanayan şeyleri/ -fısıltıyla kaçıyor tüm sesler/ …” s.15. Taş ıslık çıkarıyorsa hızla fırlatılmıştır ve yolu üzerinde bir canlı varsa kanayan şeyler de olabilir. Şimdi taşın insanlar tarafından kullanılan en önemli işlevlerinden birine geldik: Taş atılmak içindir en çok. Taşın mecazen atılmasıyla ilgili anlam olanaklarını öteleyip bizzat bir hedefe atılma imgesini şiirin diğer dizeleriyle birlikte düşündüğümüzde aklımıza hücum eden intifada görüntülerine saplanıyoruz. Öfkeli bir kalkışmada tanklara, tüfeklere, ihalara karşı silahı sadece taş olabilen insanların mağrur, mazlum ve mağdur haklılığını duyumsarız.

‘GÜCÜNÜ DİNGİNLİĞİNDEN SAĞLAYAN DİZELER’

Aynı şiirin devamında “…/ ormanın susuşuyla açılan günleri düşünüyorum/ …/ yalnızlıkla kucaklaşan idrak taşını/ …”s.17. Epifani! Şiirlerle kurmaya başladığımız bağları bir anda aydınlatan, İlhan’ın kişisel trajedisini bir flaş gibi gözümüze patlatan güçlü ama gücünü gürültüsünden değil dinginliğinden sağlayan dizeler bunlar.

yaz, “…/ gezi’nin ışığını kanlı mendillere düşür de yaz/ … / gökyüzünü kuruyan tere yağmuru/ taş atan çocuklara yaz/ …” s.20. En çok atılmak içindir taş düşüncemize bir örnek daha.

konuşmalıyım, “…/ ben şarkılar söyleyeyim durmadan taş atayım/ atlara binip şiirler okuyayım/ …” s.28. Atlara binip şiirler okumak, şarkı söylemek ve aynı zamanda taş atmak ancak bizimki gibi bir coğrafyada birlikte yapılabilen zor işlerden oldu hep. Çaresizlikten ötürü geliştirdiğimiz beceriler bunlar. Kendimizi (özgürce) ifade edemeyince, bizi duyması gerekenler sağır sultanlar olunca…

yıkadım saçımı, “… / ıslak taşların parlaklığı gülüşüme eklendi / …” s.30. Bu gülümseyişe ayrılması gereken birkaç dakika var.

yolun sonu, “yolun sonuna gittik / taş dağa toprak ayak izlerimize bir davranıyordu / …” s.36. Adil, eşitçe davranmayı dağdan, taştan, topraktan ummak insandan ummaktan daha kolay bu dünyada.

Geldim Sana, İlhan Sami Çomak, 80 syfç, Manos Kitap, 2019.

peşindeyiz, “… / taşın ısısı geçmişten geleceğe yürüyor/ …” s.37. Taşın ısısı değişmiyor yani soğumuyor, sadece yürüyor zamanda ve zamanla azalmıyor. Burada taş İlhan’ın özüdür diye düşünüyorum; özgürce yaşama arzusudur. Aynı şiirin devamında “…/ toprak ve taş cennet ve başka şeyler/ niye var diye hiç hislenmedim/ …” İncecik bir şikâyet var bu dizede; şiirin geri kalanını da okuduğunuzda göreceksiniz: İlhan’ın sabırla peşinde olduğu şey ne kabulleniş ne intikam, sadece özgürlük.

bulsam, “…/ pencereden uçuruma uzaktan aydınlığa / dökülüyor taşın sesi/ …” s.40. Taşın ses çıkarabilmesi için hareket etmesi gerekir demiştik. Havadaki ıslığa benzer de yerdeki sesi özellikle birbirlerine çarparken akan su sesine ya da yağmurun sesine benzeyebilir taşın. Kitabın sonlarına doğru iki şiirde daha var bu ses: konuşunca adlı şiirde, “…/ zaman aksıyor, yağmurun sesine öykünüyor taş/ …” s.79 ve taş attım şiirinde; “…/ fakat yağmur yağıyordu çocukken bana/ taş attım ben/ taşın sesini yanıma katarak geliyorum/ … /taş attım ben/ Havayı yaran uğultunun yolumu uzatıp/ hacimlenerek geliyorum!” s.80.

‘ÖLÇÜSÜZ GÜCE DİRENMEK İÇİN EN UCUZ SİLAH, TAŞ’

burada neler yok, “… /taş atmak için taş yok / …” s.45. Büyük eksikliktir taş bulamamak bir intifada. Ölçüsüz güce direnmek için en ucuz silahtır taş. Boldur aslında kıyıda, kırda, sokakta ama İlhan’ın yokluğunu çektiği o yerde yoktur işte. Bu şiirlerin hapishaneden yazıldığının alenen anlaşıldığı bu şiir tektir. Diğer şiirlerdeki hayata özlem, biz dışarıdaki mahpusların da sıkça duyumsadığı hapsedilmişlik duygusuyla aynı olduğundan klişe hapishane şiiridir denemez bu kitaptaki diğer şiirlere.

eksik bakış, “…/ sözüm taşın erimesi üzerine/ …” s.47. Taş erir, çok zordur ama lavları düşünelim. Ya da diğer taşlarla sürtündüğü için erir taş; doğal şartlarda milyonlarca yıl sürebilir taşın erimesi ve bunun üzerine söz söyleyebilmek için sabrını taşla boy ölçüştürebilmeli insan. Sabrını ve dayanıklılığını taşınkiyle eş tutabilmesi gerekir. İlhan’ın sabrının kudretini anlayabilmek için davasının saçma, boş, yok hükmündeki iddianamesine ve hapiste boşuna geçirdiği çeyrek yüzyılı, yani hayatının yarısından fazlasını bilmemiz yeterlidir. Yönetmenliğini Çiğdem Mazlum ve Sertaç Yıldız’ın yaptığı 2016 yılında gösterime giren “Gönderen: İlhan Sami Çomak” adlı belgeseli izleyebilirsiniz. (https://vimeo.com/343192153) ayrıca https://www.youtube.com/watch?v=E2Lp4Zt0JJQ  linkinden izleyebileceğiniz röportajı da kaçırmayın derim.

bağ, “…/ dönüp dönüp başvurduğum taşın/ ağır bilincinden bunalıyorum, kollarım dermansız/ …”s.48. Başını taşlara vurmak deyişi taşın ağır bilinciyle ve sürekli tekrar eden bir eylem olarak anlatıldığında aklımıza gelen yan anlamların, çağrışımların bolluğu bizi rahatsız etmemeli. Aksine, taşın hem bir mihenk noktası, akıl sorulabilecek bir danışman olabilmesi fikriyle çatışan sabit fikirliliği temsili, art arda düşünülebilir. Çaresizlikte ve büyük düş kırıklıklarında, pişmanlığın son kertesinde kendimizi cezalandırırken bir yandan sözüne kulak asmadığımız büyüğümüzün o değişmez yargıları bizi bunaltmaz mı?

böyleymiş yaşamak, “…/ dağın taşa söylediklerini bilen yok ki/ …” s.50. Hayatı anlamaya, yaşamayı keşfetmeye çalışırken değişken olandansa sabit ve kararlı olana bakmamız daha hayırlıdır ama onları duyabilmek, anlayabilmek mümkün mü?

Kedilerin Yazdığı İlahi, İlhan Sami Çomak , Yasakmeyve Yayınevi, 136 syf., 2014.

İlhan’ın sık sık tekrarladığı başka sözcükler de var: (atladıklarım da varsa affınıza sığınırım)

Kuş [kanat, uçmak, güvercin vd.] (61 kez), Yaprak [çimen, çiçek, bitki, ot, vd. çiçek adları] (59 kez), Ağaç [orman, dal, vd. ağaç adları] (46 kez), Su (46 kez), Hayat [yaşamak] (42 kez), Hatırlamak [düşünmek, unutmak] (40 kez), Gök [gökyüzü, bulut] (39 kez), Rüzgâr [esmek] (33 kez), Deniz [dalga, göl, dere, ırmak, nehir] (32 kez), Güneş (27 kez), Taş (27 kez), Zaman (26 kez), Gölge (20 kez), Yağmur (20 kez), Işık (17 kez), Dünya [yeryüzü] (15 kez), Yol (13 kez), Pencere (10 kez), Toprak (9 kez).

Daha çok gençken dışarıda gördüklerini, yaşadıklarını anımsamaya çalışan, en azından unutmamaya çalışan, dört duvar arasında işkencelerle geçirdiği yirmi beş yıla rağmen, üzerine düşsel, düşünsel incelikler ekleyebilen İlhan’ın, altmış bir kez kuşla ve uçmayla ilgili sözcükleri kullanması ve kırk kez hatırlamak [düşünmek, unutmak] sözcüklerini kullanması ne kadar da doğal aslında; değil mi?

İlhan Sami Çomak’ın şiir kitapları yok satıyor, ne kitapçılarda ne de internette bulabilmek kolay. Neden çok okunuyor acaba İlhan Sami Çomak şiirleri? Yoksa İlhan’ın sayesinde kendi taşımızın sabırsızlık anını sezebilecek olmamızdan mı? Neden denemeyelim ki!