Şair ile Kurtarıcı: Schelling ile Paul Eluard

Schelling, özgürlüğün öteki kavramlardan bağımsız bir şekilde var olamayacağından bahsederken; Eluard'ın bu kavramı yaşamın biricik gayesi haline getirdiğini görebiliriz.

Roman Karavadi

Schelling’e göre özgürlük olgusu his olarak her bireyde dolaysız bir iz bırakmıştır ama kavram olarak ele alındığında ondan açık ve kolay bir şekilde bahsedebilmek kolay değildir. Bir yapı içinde düşünür Schelling bu kavramı ve hiçbir kavramın öteki kavramlardan bağımsız bir şekilde var olamayacağından bahseder. Bu tür bir zorunlulukla, felsefi sistem ile özgürlük kavramını bağdaştırmayı felsefenin en temel görevi adleder. Ona göre özgürlük kavramı felsefi sistemin merkez noktalarından biri olmalıdır. Bu nokta, doğru ilkelerden yola çıkıldığı takdirde anlaşılabilir. Ancak hiçbir koşula bağlı olmaması gerektiği düşünülen özgürlük kavramını, bir sistemde düşünmenin ne kadar anlamlı olabileceği de sorar.

Paul Eluard’ın “Özgürlük” şiirinde bu kavramın, canlının yaşamının tüm ayrıntılarına ve geneline nasıl nüfus ettiğini hatta yaşamı özgürlükle bir tutulduğunu; yaşamın biricik gayesi haline getirildiğini görebiliriz. Okul defterinden tüfeklere, aydan hıncahınç meydanlara, yokluktan ölüme her yerde gördüğü özgürlükten bahseder Eluard bu şiirde; özgürlük için doğduğunu söyler. Özgürlüğü yaşamla, yaşamın doğal akışıyla (doğal olmayan, organik olmayan bir tutumu mümkün müdür yaşamın?) bir tutması Schelling’in özgürlük anlayışıyla benzeşir. Peki bu derece neden sonuç zincirine ve dış etkenlere bağımlı bir yaşamda birey nasıl özgür olabilir?

‘TEKİL BİREY KENDİ VAROLUŞU BAKIMINDAN ÖZGÜRDÜR’

Oluş sürecinde neden/sonuca bağımlı olup; varlığı bakımından bağımsız olan yaşam, Schelling’e göre bize özgürlük kavramının en yalın örneğini verir. Tür ve birey arasında bir temsil ilişkisi vardır. Tekil birey sadece oluş ve gelişim süreci bakımından bağımlıdır. Kendisi, kendi varoluşu bakımından özgürdür. Belirli varoluş katmanları içinde var olan otonom varlık; oluş süreci ve nedeni bakımdan dışına ve içine yani kendini belirleyen katmanlara ve sebebi olduğu alt katmanlara bağımlı olsa da belirli bir anlamda özgür olma olanağına sahiptir. Bu özgürlük var olan şeyin kendi sınırları içinde, bilinçte meydana gelen bir iç ve dışa karşı aldığı tutum meselesidir.

İnsan Özgürlüğünün Özü Üzerine, F.W.J von Schelling, Çeviri: Mehmet Barış Albayrak, 112 syf., Ayrıntı Yayınları, 2017.

Özgürlük kavramı felsefe ve teoloji tarihi boyunca iyilik ve kötülük problemi üzerinden değerlendirilmiştir. Varolan bireyin iyiliği veya kötülüğü seçmesi ya da ona sürüklenmesi üzerinden geliştirilen özgürlük teorileri; neden/sonuç ilişkisi göz önünde bulundurulduğunda bir çıkmaza girer. Mutlak varlık yani kadir-i mutlaklıkla çelişen, yaratılmış olanın özgürce kötüyü seçme eylemine Schelling; kendinden önceki felsefi ve teoloji geleneğini eleştirerek yeni bir özgürlük anlayışı sunar. Aslında bulduğu çözüm olan ‘varoluş zemini’, iç dış paradoksu düşünüldüğünde mekan problemine getirilmiş tanrıyı da kapsayan ek bir dış yaratmak olarak yorumlanabilir. Getirilen çözüm, insanın tini ile tanrı arasındaki ilişkiyi düzenler ve tanrının ‘nasıl olup da kötüye izin verdiği’ sorusunu yanıtlar. Ama iç ve dış problemi, kapsanma, neden/sonuç ilişkileri düşünüldüğünde bütün bu kavramlardan bağımsız bir özgürlük anlayışının nasıl olabileceği halen net olarak ortaya konabilmiş değildir. Biyolojik anlamda varolanı ‘kendi sınırları içinde kendini idame ettirebilen’ bir varlık olarak tanımladığımızda sınır kavramı tikel varlıkları, çoğulluğu ve bu varlıkların tinini veya bilincini tutan/ oluşturan ; refleksiyona ve özbilince sebep olan çizgiler olarak düşünülebilir. Böyle bir sınırlar çokluğunda her kendi içine kapanmış yani bir bilince dönüşmüş olan sınır veya küme mantıksal olarak başka bir bütünselliğin içinde barınıyor olmak zorunda gibi görünmektedir. Buradan hareketle içeri ve dışarı doğru yayılan bir sınırlar/ mekanlar/ otonom varlıklar sonsuzluğuyla yüz yüze geliriz. Bu varlıkların, kümelerin kendi aralarındaki ilişkileri bağlamında da özgürlük düşünülmek zorundadır. Çokluk kavramı yani varlıkların birbiriyle olan ilişkileri özgür irade denilen olguyla en çok bağlantı içinde olan belirleyici kavramlardan biridir.

‘GERÇEK ÖZGÜRLÜK, KENDİ ÖZGÜRLÜĞÜNDEN KAÇAMAMA DURUMU OLARAK GÖRÜLEBİLİR’

Schelling ‘İnsanın yaşamını belirleyen karar zamanın içinde değil sonsuzlukta alınır’ der. Bu ifadede, çokluk kavramlarımız sebebiyle (iç-dış döngüsü özellikle) anlamakta güçlük çekilen sonsuzluk olgusuna ve mutlak olan bir bilince gönderme olduğu düşünülebilir. Zamansallık ve mekansallık, sonluluk/zorunluluk demektir ama aynı zamanda Zenon’un gösterdiği gibi kendi içinde sonsuzluğu da taşıyarak var olan kavramı yok edip saçma bir duruma sürükler bizi. Sınırlılıkta herhangi bir özgür seçim yapmak olanaksız gözükmektedir: Bu olsa olsa var olanlar arasında bir seçim yapmaktır. Bu yüzden ‘ebediyet’ kavramı, gerçek bir özgürlük için en önemli koşul gibi durmaktadır. Belki de gerçek bir özgürlük, belli bir tür zorunluluğu yani ‘kendi özü neyse o olma, kendi özgürlüğünden kaçamama’ durumu olarak görülebilir. Paul Eluard’ın her yerde gördüğü, damarlarında hissettiği, haykırdığı ve kaçamadığı özgürlük tam olarak böyle bir özgürlüktür.