Ölemediği için yaşamak

Orhan Göksel'in kitabı "Beyhude Kan", ilk kitabı "Salâ'dan 11 yıl sonra Yazılı Kağıt Yayınları tarafından yayımlandı. Orhan Göksel baştan beri şiirlerinde hayattan dolayı ölümü, ölümden dolayı da hayatı daha çok kendine ve o temelde ürettiği kişiselliğine bakarak şiirlerinde sorun ediyor...

Halim Şafak

Johann Hari’nin dediğine bakılırsa insanı ve yaşıyor olmasını sorunlu ve tedirgin/ kaygılı hale getiren temel şeylerden biri etrafımızdaki dünya ve o dünyada nasıl yaşadığımız olabilir. (Kaybolan Bağlar, Çeviri: Barış Engin Aksoy, Metis, 2019) Bu büyük ölçüde yaşıyor olmaya yüklediğimiz ama bir türlü kendimizi yaşamaya ikna edemediğimiz aynı zamanda kendimizi öldürmeye de ikna olmadığımız anlamlarla da ilgilidir. Buradan yaşamanın insan için ölüm karşısında her zaman bir sorun olduğu düşüncesine de istersek/dilersek gidebiliriz.

Bununla da bitmiyor nasıl bir hayatı yaşıyor, yaşamak zorunda kalıyor olursak olalım ölüm ve düşüncesi karşısında yaşadığımız hayatı sorunumuz olarak da kabul edebiliriz, kabul etmek de zorundayız. Bu hayatla ölüm ve ikisi arasındaki olması muhtemel farklar tartışmaya her zaman açık olsa da ikisi arasında kalmayı kader yaşanması gereken bir ikilem kabul edip bir biçimde yaşamayı sürdürür/sürdürebilir şiiri ya da yazıyı bunun tanığı ve alanı yaparız/yapabiliriz.

Orhan Göksel ilk kitabı Salâ‘da (2007) yaşamayı ve yaşıyor olmasını sorun olarak kabul eden bir şiirin peşinden gittiğinin hatta bunu izlek haline getirmeye çalıştığının ilk ipuçlarını vermiş, tam bir huzursuzlukla ve tedirginlikle belirtilerini ortaya koymuş ve şiirlerinin bu temelde dinsel olanı da kendine dâhil eden bir ruhsallık üretmesine izin vermişti. Şairin ikinci kitabı Beyhude Kan‘da da benzer izleklerin ve sorunların peşinden gittiği ve izleklere dönük bu ilgisini de kırk yılı geçen hayatını değerlendirmeye iyice dönüştürdüğü söylenebilir. (2019, Yazılı Kağıt)

‘ÖLÜM DÜŞÜNCESİNİ YAŞAMANIN İMKÂNI HALİNE GETİRMEK’

Bu, tabii insanın varoluşuna ve yaşıyor olmasına dönük bir tartışmayı da yine bir ikilemle şiirin içinde tutmasına yarasa da tam bir arzuyla ve teslimiyetle şiirin sonunu “Oluşum böyledir değiştiremem’ diye getirmek de mümkündür. Başında var olmadığımız bir dünyanın sonunda da olmamız zaten gerekmiyordur. Yaşamakla ölmek arasında gerçekten bir fark varsa bunu hemencecik ortadan kaldırmaya en azından tartışmaya ikisini de eleştiri ve karşı çıkma konusu etmeye yetebilir. Yanı sıra bu durum ölümle kurduğumuz düşünsel ve ruhsal ilişkiye rağmen sorunlu da olsa hayat yaşanabilir dememizin ve yaşamamızın nedeni olmaya da eğilimlidir. Bir bakıma kronikleşmeye açık bir ölüm düşüncesi yaşama arzusunu çoğaltıp ölüm düşüncesini yaşamanın imkânı haline getirebilir.

Bu Orhan Göksel’in şiirlerinde pek izleri olmasa da ya da şair böylesi bir düşünce yakınlığına ve araştırmasına pek ihtiyaç duymasa da (Bu dediğimiz gerekli olup olmadığı tartışılabilir bir durum olsa da şair olan babası Abdülkadir Budak ve ablası Emel Güz’ün şiirleri için de az çok geçerli olan bir durumdur. Belki de tam burada Hilmi Yavuz’un Abdülkadir Budak Ev Zamanı‘nı yayımladıktan sonra Gaston Bachelard’ın ‘Mekânın Poetikası’nı okuyup okumadığını sormasını da hatırlamalıyız) Zygmunt Bauman’ın ölüm düşüncesinin doz doz alınmasıyla ölümden kurtulabilineceği düşüncesi ile yakınlıkları olan bir tavır ve yaşama biçimdir. (Ölümlülük, Ölümsüzlük ve diğer Hayat Stratejileri, Çeviri: Nurgül Demirdöven, Ayrıntı,2000) Devamla bu büyük ölçüde ölemeyenin bu yüzden de yaşayanın, yaşamak zorunda bırakılanın sorun olarak gördüğü ama bir biçimde de yaşadığı hayatıdır.

‘GÖKSEL’İN ŞİİRLERİ, ÖLÜM DÜŞÜNCESİNİ ÖNCELEMİŞ BİR EĞİLİMİN SONUCU’

Beyhude Kan, Orhan Göksel, 61 syf., Yazılı Kağıt Yayınları, 2019.

Orhan Göksel’in şiirlerini Ziya Osman Saba’dan, Metin Altıok’a, Ahmet Erhan’a daha gençlerden Murat Esmer’e kadar gelen ölüm düşüncesini öncelemiş bir eğilimin bir sonucu olarak kabul edebiliriz. Orhan Göksel bireyliği geçen bir kişisellikle kendine ve bağlı olarak hayatına daha fazla yönelerek başta oluşturduğu ve insana dönük sorun olarak gördüğü şeyleri daha çok kendine ve yaşadığı hayata ilişkin yüzeyle derinlik arasında gidip gelen bir tartışmaya dönüştürse de bu bir yerden sonra günümüz insanını ve onun yaşadığı şehirleri tartışmakta hatta kimi zaman reddetmekte pek zorluk çekmez.

Bu yanıyla yukarıda andığımız şairler kadar babası Abdülkadir Budak ve ablası Emel Güz’ün yazdığı şiirlere yakındır/yakın akrabadır. Hatta bu yakınlık özellikle Abdülkadir Budak’ın şiirlerine bakarak biçimsel ve dilsel olan kadar söylemsel olana da işaret eden bir şeye de dönüşür. Anne ise her üç şairin de en yakını ve şiirlerinin ortak noktası ve en önemli öznesidir.

Ne var ki yaşıyor olmak ve ölüm düşüncesi ile kurulan ilişki bir yerden sonra şairin kendinden ve tabii insandan kurtulma, dünyayı insandan kurtarma arzusunun alanı haline de gelir. “İnsan kanser dünya üzerinde”.  Bu kendini tam olarak belirginleştirememiş bugün ve bugündeki insan eleştirisine ve karşılığına yani insanın yabancılaşmasına tartışmaya dönüşmekte hiç zorluk çekmez. Günümüz dünyasında artık “İnsana ait olan çok şey artık yabancı”dır. Kimse kendiyle yaşamıyordur”. İnsanın yalnızlığı, yalnız bırakılmışlığı kendiyle ve başka insanlarla ve canlılarla birlikte olmasının/yaşamasının imkânı olmaktan çoktan çıkmıştır. Ve bütün hikâye çok uzun zamandır şehirde/şehirlerde geçmektedir. Çünkü şehirde yaşama günümüzde sorun olduğu ölçüde neredeyse bir dayatma haline gelmiştir. Yaşamayı sorun haline getiren şeylerin başında da bugünün teknolojik şehirleri ve orada yaşanan hayat gelir. Şehir her geçen gün otoritenin ve teknolojinin alanı haline gelirken bu birlikte yaşadığımız hapishanede ve periferide oluşturulan gettolarda insanın da başka canlıların da yaşamaya çalışması her geçen gün daha fazla zorlaşmaktadır.

Ama şehirde yaşanmakta olan hayat bu haliyle de çoğunlukla ölümü çağırmasına rağmen hala yaşanabilir ve yaşanması istenen de bir şeydir. Çünkü hayat dediğimiz ve yaşadığımız şeyin gerçekten isteyerek yaşadığımız hayat olup olmadığı belirsizdir, çoğu insan için yanıtsızdır. Ölüm ya da düşüncesi burada yine çoğunlukla ilgi duyulan hatta gizli ya da değil sevilen bir şeydir ama ikisi de yine yaşamak içindir. “Hayat seni terk ettiğinde/ Nasıl sevmezsin kucak açan ölümü”

Şehirde etraf ya da değer verdiğimiz birkaç kişi ya da başka canlılar, nesneler ölüme ve ölmeye dair kuşkuları ve arzuları çoğaltırken bir yandan da hayatımızı sürdürmemize, yaşamamıza da neden olurlar. Bu; kalple akıl, arzuyla mantık, hayatla ölüm arasında geçen ikilerin kimi zaman tuhaf bir biçimde birbirinin sırdaşı olduğu ama kalbin yani arzunun ve yaşamanın kazanmasının istendiği ve kazandığı bir ruhsallığı da üreten bir yaşama ve onun tartışmasıdır. Arzu ölümü tembihlerken, aklın asıl yaptığı insan tekinin ürettiği nedenlerin de katkısıyla yaşamayı tercihe zorlamasıdır. “Aklım ne demeli şimdi sana/ Çekil aradan kalbimi rahat bırak” “Kalbim sen bana lazımsın/ Aklım, artık olmasan da olur”

Salâ, Orhan Göksel, 80 syf., Hayal Yayınları.

Orhan Göksel baştan beri şiirlerinde hayattan dolayı ölümü, ölümden dolayı da hayatı daha çok kendine ve o temelde ürettiği kişiselliğine bakarak şiirlerinde sorun ediyor. Bu noktada insana ve onun kötücülüğüne dönük vurgularına rağmen bireyliğini toplumsal olana onun kendini politikleştirmeye eğilimli sorunlarına ve o temeldeki bir dünyaya da pek açmıyor. Böylelikle şiir, şairin şehir/ler vurgusuna rağmen büyük ölçüde mekânsızlaşıyor. Burada ilginç ya da sorun olarak kabul edilebilecek olan şey de bunun dilsel ve söylemsel bir değişim ve dönüşüme pek yol açmaması şairin daha çok geçmiş şiirin kolay biçiminde diretmesidir.

Kuşkusuz hayat ve ölüm karşısında böyle bir şeyi yani biçimi sorun olarak görüp tartışmak zorunda da olmayabiliriz ama ikisini tartışmayı ilerletmenin ve daha etkili hale getirmenin ve daha iyi anlatmanın, anlamanın yolu sözcüklerin ve dizelerin ifade yeteneğini daha da güçlendirmek sözcükleri çağrışımsal olana sonuna kadar açmak da bir ihtiyaçtır. Bu da biçimsel olanı geriletmekle ve egemen olmaktan çıkarmakla mümkün olabilecek bir şeydir. Orhan Göksel baştan beri bunu ihtiyaç olarak pek görmediğinden ya da öyle göründüğünden söylemsel ve biçimsel olarak aynı şiiri aynı dilde çoğaltarak yazmayı sürdürüyor. Şairin şiirlerinin bu haliyle de meramlarını az çok ifade ettiklerini ve durumunu yansıttıklarını söylemek mümkünse de bugün karşısında söz konusu şiir dilinin ve biçiminin ne yazık ki etkisiz kaldığını ve okuru kendine çekmekte zorluk çekebileceğini yazabiliriz.

Buraya kadar belirtilenlere rağmen bugünde yaşamayı sürdürdüğümüz yani yaşamaktan başka bir şey yapamadığımız hayat karşısında o hayata yönelik şiir başta olmak üzere hangi biçimde ve türde ifade edilirse edilsin yazılıp söylenenlerin biçimsel ve söylemsel zaafları ve eksiklikleri aşan bir öneminin olduğunu düşünüyoruz.

Ölümden dolayı yaşamamız ve bu yaşamanın beyhude olma ihtimali karşısında şairin “Hayata adına koyan ölümden başka nedir” sorusu karşısında okurun Beyhude Kan’ı dönüp baştan bir daha okumak dışında ikinci bir seçeneği yoktur.