Sözlü ve yazılı kültürün sınırında: Aslı Gibidir

Murat Özyaşar her şeyi sanki özenmeden not defterine çalakalem yazmış gibi basit anlatıyor. İlk bakışta yüzeysel sanıp yanılgıya düşeceğiniz az ve öz kelimeyle kurulmuş cümleler, bütün gücünü ve derinliğini yazarının bilerek doldurmadan bıraktığı boşluklardan alıyor. İlhamla veya büyük bir duygu seliyle alelacele değil, bir şiir gibi sabır ve bol deneme yanılmayla yazılmış yazılar bunlar. Buradan bakınca Özyaşar sadece Kürtçe ile Türkçenin kavşağında değil, aynı zamanda sözlü kültür ile yazılı kültürün sınırında da dolaşıyor.

Gökhan Yavuz Demir  gokhanyavuzd@gmail.com

Kelimelerle şeyler, hikâyelerle anlattığı insan hayatları arasındaki mesafenin genişliğini tahayyül edebilir miyiz? Sözle temsil, insan iradesinin ve zaman, bilinç, tarih ve yabancılaştırıcı sembolik düşünüşün işe dahil olmasıyla temsil ettiğine ne kadar yakın ne kadar uzak düşer? Suret, aslının yerini tutar mı veya aslı gibi olabilir mi?

Sözlükler suret kelimesinin tanımını şöyle veriyor: “(1) görünüş, biçim; (2) yazı veya resim kopyası, nüsha; (3) biçim, yol, tarz; (4) İslam felsefesinde varlığın görünen yanı, beş duyu ile algılanan yönü; (5) resim, fotoğraf; (6) yüz, çehre.” Tanrı insanı kendi suretinde yaratmıştı; edebiyatsa insanın asıl hikâyesinin suretlerini çoğaltmaya o günden beri hiç ara vermiyor—çünkü her anlatılışında hikâye yeni bir görünüş, çehre, yüz kazanıyor. Tıpkı Murat Özyaşar’ın yeni kitabı Aslı Gibidir’de anlatılan Diyarbakır hikâyelerinin hiç bilmediğimiz yüzlerin, çehrelerin; hiç aşina olmadığımız yolların, resimlerin, tarzların; beş duyumuzun algılama sınırlarının ötesinde kalmış politik varoluşların suretlerini çıkarırken asıl insanlık hâllerini zenginleştirmesi gibi.

Aslı Gibidir’i okumaya başladığınızda bütün bu sorularınıza bir cevap da buluyor ve anlıyorsunuz ki bazen suret, aslından daha etkili ve güçlüdür —belki de Humpty Dumpty- haklıdır ve bu sadece bir ustalık meselesidir. Murat Özyaşar böyle bir ustalıkla anlattıkça kelimelerle şeyler, hikâyeler ile aktardığı insan hayatları arasındaki mesafenin sınırları muhayyilemizde silinip gidiyor. Elde kalansa aslı gibi tecrübe ettiğiniz yüzlerin, çehrelerin, hayatların hüznü oluyor. İşte edebiyatın gücü!

ŞİİR, HİKÂYE VE DENEME ARASINDA GİDİP GELEN ÜSLUP

Ayna Çarpması ve Sarı Kahkaha kitaplarından tanıdığımız Murat Özyaşar şiir, hikâye ve deneme arasında gidip gelen üslubuyla sınırları alt üst ediyor. Sanki mısra mısra hikâye anlatmayı denermiş gibi bir havası var. İlk kitabı Ayna Çarpması’nı okurken yine bir hikâyesi olmayan kısa öykücülerimizin iç sıkıntılarından birini mi okuyorum diye hiç kaygılanmadığımı hatırlıyorum. Daha ilk cümleleriyle bana bir şey anlatacağını, ama bunu kesinlikle kendi bildiği şekilde yapacağını vadeden bir yazarla karşılaştığımı anlamıştım. O kitabın bütün hikâyeleri aynı seviyede değildi; bir yazar olarak inişleri ve çıkışları, deneyip yapabildikleri ve deneyip yapamadıkları bir aradaydı. Kaç yazar bütün hikâyelerini hep aynı zirveden, hiç seviye kaybetmeden anlatabilir ki zaten! Beni bir okur olarak asıl etkileyen ise, çağdaşım bir yazarın denemeye cüret ettikleri ve denemeyi aklından bile geçirmedikleriyle gözler önüne serdiği potansiyeliydi.  Özyaşar’ın, Aslı Gibidir ile kesinlikle el arttırdığı aşikar.

ÇİFT DİLLİ YAZAR 

Özyaşar da Kundera gibi, Cioran gibi, Maalouf gibi çift dilli bir yazar. Gerçi onun çift dilliliği politik veya entelektüel bir tercih değil. Daha çok felaketlere ve enkaza doyamamış bir coğrafyanın yazgısının dayattığı iç içe geçmeler, kesişmeler, kendi tabiriyle aksamalar ve birbirine bulaşmalar nedeniyle iki dilin birbirinde kırılıp hemhâl olduğu bir dille yazıyor. Onun dili bu anlamda bir başına ne Kürtçe ne de Türkçe; daha ziyade hem Kürtçe hem de Türkçe—Wittgensteincı mânâda bu coğrafyaya özgü müşterek bir hayat formunun dili.

İşte bu dille konuşan suretler, birbirinin peşi sıra bir geçit resmine başlıyor: “Allah mahkûmlarınızı serbest bıraksın, ölülerinizin kemikleri bulunsun,” diye dua eden dilenci; “kimsiz kalan” Dünya Ana; “karanlık zordur, herkes baş edemez,” diyen Kör Recep; “doksanlarda bizi gizli gizli vuruyorlardı, şimdi açık açık vuruyorlar,” diyen “bişey mişey”e ihtiyaç duymadan kafası güzel Sofi; abisini hapse yollayan Zindan; Siyasallı abisi sevmez sanıp makarna yemeyen Niyazi; dünyalar güzeli bir ana Meryem ve çok dahası sahneleri geldiğinde kısa, yalın, sade cümlelerle çıkıp kayıplarını, kırıklıklarını, hüzünlerini, kendi hikâyelerini anlatıyorlar.

Aslı Gibidir- Diyarbakır Hikâyeleri, Murat Özyaşar, 116 syf., Doğan Kitap, 2019.

Hiç gitmediğim toprakların, hiç görmediğim insanlarının hiç bilmediğim hikâyelerinden hiç tahayyül edemeyeceğim acıları ve yoklukları okuyorum. Özyaşar her şeyi sanki özenmeden not defterine çalakalem yazmış gibi basit anlatıyor. İlk bakışta yüzeysel sanıp yanılgıya düşeceğiniz az ve öz kelimeyle kurulmuş cümleler, bütün gücünü ve derinliğini yazarının bilerek doldurmadan bıraktığı boşluklardan alıyor. İlhamla veya büyük bir duygu seliyle alelacele değil, bir şiir gibi sabır ve bol deneme yanılmayla yazılmış yazılar bunlar. Buradan bakınca Özyaşar sadece Kürtçe ile Türkçenin kavşağında değil, aynı zamanda sözlü kültür ile yazılı kültürün sınırında da dolaşıyor. Konuşuyor gibi rahat yazıyor olmasının asıl sebebi, bu “üçü bir arada” hikâye-şiir-deneme formunun yazılı edebiyata yaslanmasına rağmen kendini var eden sesini Dengbêjlerden alması. Murat Özyaşar yazıyor ama aslında söylüyor, hem de çok güzel söylüyor.

Aslı Gibidir belki de aslından daha şiddetli, çarpıcı, göz yaşartıcı, tebessüm ettirici, canlı ve kaygılı suretlerin kitabı—sizin ve benim hikâyelerimizin birbirine bulaşıp iç içe geçtiği bir kitap. Murat Özyaşar gibi bir çağdaşımız olduğu için şanslıyız.