Murat Özyaşar: Kırılmış dilden kastım bu!

Murat Özyaşar'ın yeni kitabı Aslı Gibidir- Diyarbakır Hikâyeleri Doğan Kitap etiketiyle okuyucu ile buluştu. Özyaşar, eylem ve protestolarda atılan sloganların Türkçeden Kürtçeye, Kürtçeden Türkçeye sorgusuz sualsiz nasıl geçtiğini, bugün daha korkusuz olan çocukları, acılı gerçekliğini büyülü bir gerçekliğe dönüştüren elektriklerin kesilmesinden ve duvarlardaki mermi izlerine dokunarak tanıyan Kör Recep'i, Dünya Ana'yı, bir mahpusluk hikâyesinin içinde adı gerçekten Zindan olan o insanı, Deli Hayriye’yi anlatırken şöyle diyor: Sözün gücü var ben inanıyorum. İnanmasam yazmazdım.
Murat Özyaşar

Adalet Çavdar  adaletcavdar@gmail.com

DUVAR – Bazı şehirlerin insanların üzerinde garip bir etkisi vardır. Oralı değilsindir ama özlersin. 2015 yılında gerçekten cebimde çok az bir parayla yola çıkmıştım. Hedeflerimden biri Diyarbakır Newroz’una gidebilmekti. (Ne garip Diyarbakır mı, Diyarbekir mi yoksa Amed mi yazmalı. Yoksa nevroz mu, newroz mu? Kelimeler ve hatta harflerin politik görüş beyan ettiği bir çağdayız.) Diyarbakır Newrozu benim için hayret kelimesinin karşılığı olmuştu. Bu hayret kelimesi yazının ilerleyen sayfalarında yeniden karşınıza çıkacak.

Bana hayret sözcüğünü ve o bir kez görüp beni hayrete düşüren aynı zamanda kendine hayran bırakan kenti, Diyarbakır’ı Murat Özyaşar’ın Doğan Kitap tarafından yayınlanan yeni kitabı Aslı Gibidir: Diyarbakır Hikâyeleri tekrar hatırlattı. Özyaşar’ın çeşitli gazete ve dergilerde Diyarbakır üzerine yazdığı yazıların bir derlemesi bu kitap. Aslı ve gibidir tamlamasının üzerinden giderek gölgeler, gerçekler ve labirentler çizerek metinlerin vurgusunu artıran çizer ise Selçuk Demirel.

Kitapla ilgili röportaj yapmak istediğimi belirttim Murat Özyaşar’a, o ise sohbet edelim, dedi. Bu yazı hem benim kitabı okurken düşündüklerime, hem de yazarla yaptığımız sohbete dayanıyor. Her yerde her daim karşılaşan iki insan olarak bu kitap ve Gazete Duvar sayesinde biz de birbirimizi dinleme ve tanışma fırsatı bulmuş olduk.

Murat Özyaşar, Aslı Gibidir kitabını “Seni kıran kır olsun! diyen o çocuklara ve Mavi Lorîn’e büyü’sün!” diyerek ithaf etmiş. Kızı Mavi Lorîn’e şimdiki zamana ve yakın geçmişe dair bir tanıklık, bir hatırat, evden bir bakış bırakmak istemiş. İstanbul’a yakın zamanda gelen yazarlardan biri Özyaşar. Aslen Diyarbakırlı. Orada doğmuş, büyümüş…

Aslı Gibidir, Diyarbakır Hikâyeleri, Murat Özyaşar, desen: Selçuk Demirel, 114 syf., Doğan Kitap, 2019.

‘KÜRTÇE DÜŞÜNÜP TÜRKÇE KONUŞUYORSUN’

Yedi yaşından sonra okula gitmeye başlayınca Türkçeyi öğrenmiş, pek çok oralı gibi. Bu öğrenme sürecinin nasıl olduğunu konuşurken; “Aslında Türkçeyi de Kürtlerden öğreniyorsun, haliyle kırılmış bir dil ile tanışıyor ve kendini ifade etmeye başlıyorsun, dünyayı ve eşyayı da bu kırılmış dil üzerinden anlamaya çalışıyorsun. Sözgelimi ‘Dünya soğuktur’ diyorsun mesela. Sen bu cümleyi normal sanıyorsun. Sonra birine bu cümleyi kurduğun zaman o da tuhaf tuhaf yüzüne bakınca anlıyorsun ki burada bir gariplik var. Cümle böyle değilmiş, ama bu cümle normal karşılanıyordu Diyarbakır’da. Yadırganmıyordu. Çünkü aslında söylenmek istenen havanın soğuk olduğu, çünkü ‘dünya’ sözcüğü Kürtçede ‘hava’ anlamına da geliyor. Aslında Kürtçe düşünüp Türkçe konuşmaya çalışıyorsun, kırılmış dilden kastım bu!” diyerek anlatıyor.

“Kırk yılda orada yaşasanız yine hayret kipiyle bakmak zorunda olduğunuz bir yer Diyarbakır,” diye tanımlıyor. “Burayla, yani Türkiye’nin batısıyla tanıştıktan sonra insanlar çocukluklarını, ilk gençliklerini anlatınca ben de hayrete düştüm. Bizim orada yaşadığımız o hal ile burada yaşayanların yaşadığı bu hal aynı değildi. İki tarafta iki ayrı büyüme hikâyesi vardı.
Muhatabı öteki olan bir dili var yazıların, ama yine de kendine anlatan kendini tanımaya dönük bir dili de var bence metinlerin” diyerek anlatıyor.

Aslı Gibidir- Diyarbakır Hikâyeleri iki dillilik üzerine yazılmış metinlerden oluşuyor. Özyaşar’ın etimolojiye ve farklı dillere duyduğu ilgi bu kitabın metinleri içerisinde ele alınan kelimelerin hikâyelerinde de ortaya çıkıyor. Dili zaman içerisinde genellikle 1950’lili yılların yazarlarını okurken öğrenmiş yazar. Şimdi ise dille oynuyor, eğip büküyor. Yüklemle öznenin yerini değiştirip devrik cümle kurmaktan bahsetmiyorum bu oyundan söz ederken. Kelimeler, cümle kuruluşları ve anlamları, anlama çabası içerisinde anlatmayı tercih etmiş hikâyelerini. Bu tercih bu metinlerin zamansız olmasını da sağlamış aynı zamanda. Özyaşar’ın anlatmayı tercih ettiği hikâyeler ve kelimelerin yirmi yıl önce nasıl bir geçerliliği var ise yirmi yıl sonrasında da o geçerlilik yerinde duracak gibi duruyor bugünden bakınca. Umarım gerçekliğimiz değişebilir. Dil gibi içe içe yaşadığımızın farkına varabiliriz.

‘GENİŞ BİR ZAMANA VARABİLSEK…’

İnsanların hikâyelerini anlatırken onların isimlerinin ya da lakaplarının hikâyelerine nasıl yer veriyor ise onun hayatını etkileyen ya da peşine düştüğü kelimelerin hikâyelerini de aynı biçimde anlatıyor. Bütün bu anlatıları örerken okurun üzerinde büyük bir etki bırakmasının nedeni ise hikâyeyi trajik bir yerden değil olağan biçimiyle ele alması. Yoksa “kimsesiz” kelimesinin bir hecesinin düşmesiyle ilgili anlattığı hikâye ile “kimsiz” bir halkı anlatmayı bir metin ya da şiirle de anlatmayı tercih edebilirdi elbette. Andrey Platonov’un Can romanında geçen bir cümleyi hem kendi hatırlıyor konuşurken hem de bana hatırlatıyor “İçlerinde Türkmenler, Karakalpaklar, birkaç Özbek, Kazaklar, İranlılar, Kürtler, Beluciler ve kim olduğunu unutmuşlar vardı.” Sonra da “Keşke hangi milletten olduğumuzu unutsak ya da bu denli hatırlatılmasa, öyle geniş bir zamana varabilsek,” diyor Özyaşar.

Unutmanın yanı sıra yeniden hatırlamayı ve anlatmayı tercih ediyor. İnsanın kendi hikâyesinin ya da gördüğü ve bir şekilde anlatmak istediği hikâyelerin arkasına gizlenmiyor. İnsan başından geçen bir şeyi yaşarken tam manasıyla anlayamıyor. O gün aştığınız eşik, yürüdüğünüz yol, düştüğünüz yer bir zaman sonra onu bir başkasına anlattığınız zaman bir manaya bürünüyor, sizin hikâyeniz oluyor. İnsanın kendini ve derdini kendi sesinden duymasının önemli olduğunu düşünenlerdenim ben. Özyaşar’ın bu yazılarını okurken anlıyorsunuz ki yazar dönüp geçmişine tekrar tekrar bakmış ve orada onun ve tanıdığı pek çok insanın kendileri olmasını sağladığı yerleri bulmaya çalışmış. “Kendimizi tanımamız için başka bir şeyin aynalaması lazım” diyor yazar, “ Kendi hikâyenize sığınırsanız, bunu yüceltirseniz tuzağa düşersiniz. Mağdurun diline yaslanmamamız lazım.”

Aslı Gibidir- Diyarbakır Hikâyeleri aslında tam da buradan çıkıyor. Murat Özyaşar kitabının adını ve içeriğini şöyle anlatıyor; “Yazarın şehrin gerçekleriyle, sokaklarıyla, belgeleriyle kurduğu ilişki, bir tarihçinin ‘gerçeklik ve dokümanterle’ kurduğu ilişkiye benzemez, yazarın metni daha çok ‘Aslı Gibidir’ kaşesinin basıldığı belgenin özelliklerini taşır. Çünkü ‘Aslı Gibidir’ mührünün basıldığı belge aslında ne ‘kopyadır’ ne de ‘aslıdır’, ancak ve ancak ‘Aslı Gibidir’. Mührün kimin elinde olduğu önemlidir burada, iktidar kimse mühür onun elindedir ve ‘Aslı Gibidir’ mührünü basma yetkisi ondadır. Yazar da şehir ve gerçeklikle kurduğu ilişkide, tüm olup bitenleri kendi metnine yedirme noktasında iktidardır ve mühür onun elindedir. Aslında bu kitapta anlatılanlar kurmaca olduğu gerçek, gerçek olduğu kadar kurmaca özelliğini de taşıyor yer yer, bu sebeple anlatılanlar ne aslıdır, ne de kopyasıdır, bu metinleri özetleyecek üst başlık Aslı Gibidir”.

‘KİTABI ALDIM ELİME AMA BENİM DEĞİLMİŞ HİSSİ OLDU’

Kitapları ana diline çevrilmeye başladığında ne düşündüğünü sordum, “İlk kitap Ayna Çarpması Kürtçeye çevrildiğinde çok heyecanlanmıştım. Kitabı aldım elime ama benim değilmiş hissi oldu. Onu başka birileri çevirdi, üzerine uzun uzun düşündü, ama başka birileri yapmış oldu. Ben onun bir parçası oldum sadece.” diyerek cevapladı.

Özyaşar, eylem ve protestolarda atılan sloganların Türkçeden Kürtçeye, Kürtçeden Türkçeye sorgusuz sualsiz nasıl geçtiğini, bugün daha korkusuz olan çocukları, acılı gerçekliğini büyülü bir gerçekliğe dönüştüren elektriklerin kesilmesinden ve duvarlardaki mermi izlerine dokunarak tanıyan Kör Recep’i, Dünya Ana’yı, bir mahpusluk hikâyesinin içinde adı gerçekten Zindan olan o insanı, Deli Hayriye’yi anlatıyor.

Elinize aldığınızda göreceksiniz ki 114 sayfalık bir kitap sadece Aslı Gibidir- Diyarbakır Hikâyeleri. Ama insanın içinde ve aklında kapladığı yer o kadar hafif değil. Meryem Ana’nın hikâyesini okurken sızlayan vicdanınızdan utanacağınız ve vicdan üzerine uzun uzun düşüneceğiniz kadar ağır bir kitap. “Sözün gücü var ben inanıyorum. İnanmasam yazmazdım.” diyor Murat Özyaşar. Bu devirde bizimle inandıklarını paylaştıkları için teşekkür etmemiz gerekiyor.